Salı, Eylül 07, 2010
   
Yazı Boyutu
RSS

 [Büyük İslam İlmihali]

[Dini Terimler]

[Kaynaklarıyla Tasavvuf (2)]

[Kaynaklarıyla Tasavvuf -1 ]

[Kütüphane]

Ferdin Islahı

Pazar, 27 Eylül 2009

Cenab-ı Hak, hepimizden güzel kulluk istemektedir. Bütün şirk çeşitlerinden uzak kalmamızı, yakin bir iman ve halis bir kalple kendisine dönmemizi emretmektedir.1 Bunun yolu olarak da içimiz ve dışımızla, Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimize teslimiyet gösterilmektedir.2

Bizden istenen iman, salih amel, edep ve takva farzdır. Bütün mesele, bu farzı yerine getirmektir. Bunun tek yolu Hz. Resulullah’a uymaktır. Onun (s.a.v) izine tabi olmadan Allahu Teala’ya ulaşılamaz. Bunda hiçbir müminin şüphesi yoktur. Asıl işimiz, Allah’ın razı olacağı bir şekilde Hz. Peygamber’e (s.a.v) tabi olmaktır. Ancak, Allah’ın Rasûlü (s.a.v) ahireti şereflendirmiştir. Kendisinden sonra gelenlere iki büyük emanet bırakmıştır. Bunlar Kur’an ve sünnettir. Diğer bir ifadeyle İslam’dır.

Tabi olmak için tanımak gerekir. Tanımak için görmek lazımdır. Acaba kendisini bizzat görme imkanı bulamadığımız Allah’ın Rasülünü tanımanın ve kendisine tabi olmanın en güzel yolu nedir? Bu konuda insanlar farklı yollar tercih etmişlerdir.

Bazıları, Hz. Rasûlullah’ı (a.s) nakil yoluyla tanımaya çalıştı. Bunun için siyer, tabakat, tarih ve hadis kitaplarına yöneldi. Bazıları, Hz. Peygamber’in (s.a.v) yerini ve görevini akıl yoluyla anlamak istedi. Kimisi, zamanındaki aydın insan anlayışından hareket ederek ve gördüğü aydın insanlarla kıyaslayarak onun yüceliğini, vazifesini ve manevi derecesini tespite yöneldi. Kimi insanlar, baba ve annesinden öğrendiği şekilde Hz. Peygamberi tanıdı. Bazı insanlar ise bu iş için daha kolay ve daha faydalı bir yolu seçti. Bu yol, Hz. Rasûlullah’ın (a.s) ilim ve hallerine varis olan alim, arif, salih bir Hak dostunu kendisine örnek almaktır.

Bu yolu seçenler, nakli, aklı, kalbi, gönlü ve gözü kullanarak yol aldılar. Çünkü onlar, Hz. Peygamberi (s.a.v) tanımak için kalplerini arındırmak ve nefislerini terbiye etmekle işe başladılar. Kalp uyanmadan, gönül aynası günah kirlerinden arınmadan, nefis uslanmadan rahmet Peygamberi’nin (s.a.v) hakkıyla tanınamayacağını anladılar. Bunun için irşatla görevli bir mürşidin edep halkasına girdiler. Hz. Peygamber’in (s.a.v) getirdiği edebin nasıl yaşandığını onda gördüler. Rasûlullah’ı (a.s) canlı örneğinden tanıdılar, sevdiler ve bu sevgi ile sünnetine tabi olmaya çalıştılar.

İşte, hidayetin hakikatine ulaşanlar ve İslam’ı bütün varlıklarıyla yaşayanlar bunlardır. Çünkü, bu yolda örnek alınan kamil mürşitler, güzel ahlakta örnektirler, hidayet yolunda rehberdirler. Edep ve takvada imamdırlar. Onlar bu hâle ancak içleri ve dışlarıyla Allah’ın Rasûlüne (s.a.v) tabi olarak ulaşmışlardır. Bu derece bir teslimiyet, yüksek bir terbiyenin sonucu hasıl olmuştur. Bu terbiye de kamil-mükemmil bir Allah dostunun elinde gerçekleşmiştir. O Allah dostu da kendisinden önceki bir kamil mürşitten terbiye görmüştür. Bu terbiye silsilesi böylece devam ederek sahabeye ve onlardan Allah Rasülüne kadar uzanmaktadır. Buna manevi hâl intikali denir. İlim nasıl bir alimden diğerine geçerse, manevi haller ve güzel huylarda da bir ariften diğerine intikal eder. Böylece Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin ilim ve ahlak mirası ümmete ulaşmış olur. Bundan sonrası onu almaya kalır.

Herkes için hedef, marifetullah ve takvadır. Bir vacibin yerine getirilmesini temin eden şeyler de vaciptir. Buna göre, Allahu Teala’yı tanımak için hakiki bir Allah dostu, takvaya ulaşmak için de gerçek bir takva imamı gerekli olmaktadır. Bu işin en kolay yolu budur. Başka yollar da vardır. Fakat hiçbirisi, yolu bilenle gitmek gibi güvenli değildir. Elbette Kur’an ve sünnet caddesinde gittikten sonra, irşat ve ıslah yolları çoktur. Fakat biz, kalbin irşadı ve kulların ıslahı için en selametli, en verimli, en sevimli ve en tecrübeli yol olarak gördüğümüz kamil mürşit terbiyesinin niçin gerekli olduğunu aşağıda çeşitli yönleriyle ortaya koymaya çalışacağız.

Hiç şüphesiz, kamil-mükemmil mürşitlerin üstlendikleri bu hayatî görev, birçok yönden bizleri ilgilendirmektedir. Çünkü onlar, Hz. Rasûlullah’ın (a.s) kendisine vekaleten bu işi yürütmektedir.

Amaç, insanın terbiyesidir. Bu terbiye herkes için gereklidir. Hiç kimse, güzel ahlakta son noktaya ulaşmamıştır. Güzel kulluğun bir sonu yoktur. Kalp devamlı kontrol altında tutulmalıdır. Nefsin terbiyesi uzun bir süreçtir. Şeytan her an pusuda ve insanın peşindedir. İnsan acı-tatlı birçok imtihan ve olayların içinde yaşar ve gelişir. Bütün bunların arasında mükellefiyet devam etmektedir. Her mükellef insan, marifetullah ve takvaya ulaşmakla yükümlüdür.

Marifetullah, Yüce Allah’ı tanımaktır. Takva, Yüce Allah’ın sevdiği halde olmaktır. Bu haller son nefese kadar istenir. Şu halde terbiye ve irşat devamlıdır. Bunun herkese göre alanı ve şekli az çok değişik olsa da, hedefi aynıdır.

Hedef, olgun insan olmaktır ve Yüce Allah ile huzur bulmaktır. Buna her devirde ihtiyaç vardır. Kalbi uyanmamış insan, kimsenin kalbini uyandıramaz. Hakka aşık olmayan insan, kimseye ilahi aşkı tattıramaz. Edepli olmayan, edep öğretemez. Bilmeyen öğretemez. Tanımayan tarif edemez. İnsanlığın bu mühim ihtiyacını görecek olanlar, gerçek alimlerdir, kamil mürşitlerdir. Mana aleminin sultanları olan bu zatlar manevi mimarlardır. İnsanlık bu gönül sultanlarına muhtaçtır. Aşağıda bu gönül sultanlarının vasıtası ile dinin nasıl ihya edildiğini ve insanların ne şekilde terbiye edildiğini göreceğiz. Önce hastalığımızı ve ihtiyacımızı tespit edelim.

 

 

« Back