
[Büyük İslam İlmihali]
[Dini Terimler]
[Kaynaklarıyla Tasavvuf (2)]
[Kaynaklarıyla Tasavvuf -1 ]
[Kütüphane]
Biat ve intisabın tarihi seyri
Salı, 06 Ekim 2009
Görüldüğü gibi biat, Kur’an ve sünnetle teşvik edilmiş bir ameldir; Allah’ın halifesi ile Allah yolunda sözleşmektir.
Bu sözleşme aslında kalp ile olur. Fakat işin ciddiyeti için bazı usuller kullanılır. Bu usullerin en güzeli, erkeklerin el ele tutarak, kadınların ise sadece sözlü olarak bu anlaşmayı yapmalarıdır.
Rasulullah (s.a.v), hayat-ı saadetlerinde insanlardan sadece İslam’a giriş için biat almıyordu. Daha çok güzel ahlak ve Allah yolunda cihad için bu sözleşme yapılıyordu. Bunun hedefi, kalpleri uyandırmak ve fertleri hak yolda canlı tutmaktı.
Merhum Said Havva’nın da belirttiği gibi:
“Bu tür biatlar, Rasulullah’ın (s.a.v) şahsını dinlemek ve kendisine her konuda itaat etmek üzere oluyordu.
Çünkü Efendimiz (s.a.v), kendisine tâbi olanlardan, içi ve dışıyla, kalbi, kafası, hissi, heyecanı ve bütün arzusuyla kendisine teslim olmasını istiyordu. Çünkü O (s.a.v) kendi adına değil, Allah için davet ediyordu.
Kul ile Rabbi arasında en emin bir vasıta idi. Kendisine itaat Allah’a itaat sayılıyor, elinde yapılan biat Allah’a biat oluyordu. O’nun eli, Allah için uzanmış bir eldi.
Efendimizin (s.a.v) vefatından sonra, biatın alanı daraldı. Artık biat için bir tür şekil ortaya çıktı. O da siyasî biat idi. Bu biat İslam devletinin başkanına yapılıyordu.”843
Hz. Rasulullah’dan (s.a.v) sonra İslam ümmetinin idaresini üstlenen Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali gibi raşid halifeler, sadece siyasî manada biat alıyorlardı. Fakat aynı zamanda takva, fetva ve içtihatla ilgili konularda da Rasulullah’a (s.a.v) tam vârislik yapıyorlardı.
Hz. Peygamber’in (s.a.v) aslî görevlerinden olan halkın terbiyesi ve kalplerin tezkiyesi görevlerini de ihmal etmiyorlardı. Allah’ın halifesi ve Rasulullah’ın vârisi sıfatıyla bu mühim görevi de yerine getiriyorlardı.
İdaresini üstlendikleri halkın dünya huzuru gibi ahiret saadetini de düşünüyorlardı. Bunun için takva ahlakını hedef gösteriyor, zahir ve batın terbiyesini beraber yürütüyorlardı.
Kısaca dini bir bütün olarak yaşıyor ve yaşatmak için çalışıyorlardı. Esasen ümmet için bunların hepsi bir ihtiyaçtı. Kalpte yerleşen tevhid anlayışı hayatla ispat edilemez, içteki iman dıştaki taat ve takva ile ortaya konamazsa, orada hakiki İslam’dan ve gerçek müslümandan söz edilemez.
Ebu’l Hasen Ali en-Nedvi, manevî terbiye işini ve bunun yanında müslümanların içine düştükleri halleri şöyle dile getirir:
“Müslümanların kendilerine zahir ilmi öğretmenin yanında, hikmeti öğretecek ve nefis tezkiyesini yerine getirecek dirayetli davetçilere ihtiyaçları vardır.
Rasulullah’ın (s.a.v) vefatıyla peygamberlik nuru kesildi. Artık Ümmet-i Muhammed’in içinde Rasulullah’ın (s.a.v) tebliğ ve kalpleri tezkiye görevini yürütecek rabbani alimler bu görevi üstlenmeli. Buna şiddetle ihtiyaç var.
Bu alimlerin temel görevi, ümmetin Allah ve Rasulü ile olan bağını yenilemek, sönmüş imanlarını canlandırmak, bütün müslümanları kelime-i şehadet etrafında toplamak, onları nefse ve şeytana karşı uyandırmak ve zalimlere karşı Allah yolunda cihad etmeyi öğretmek olmalıdır.
Fakat ilk İslam halifeleri hariç, idareyi üstlenen diğer halifelerin çoğu, bunu ihmal ettiler. Fetih ve ganimetlerle yetindiler. Halktan Allah rızası ve takvaya ulaşmak için değil, kendileri ve yerlerine geçecek çocukları için biat aldılar. Kendi dertlerine düştüler.
Daha sonra gelen alimler sadece fetva, vaaz, nasihat, öğretim, ilim ve telif ile meşgul oldular. Halkı ıslah faaliyetlerinde başarılı olamadılar. Çünkü halk kendilerine uymuyordu. Bunun sebebi açıktı.
Alimlerin çoğunluğu peygamber makamını hakkıyla temsil edemiyordu.
Alimlerin durumu böyle olunca, esnaf, çiftçi ve işçi hatta havassın çoğu ve okumuşlarda İslam’ın biat anlayışı, Allah’la kul arasında manevî bir alış-veriş şuuru iyice zayıfladı.
Bunun sonucu olarak insanlar, kendilerini serbest hissettiler. Nefsanî arzularında doludizgin gittiler. Başlarında çoban bulunmayan bir sürü gibi oldular. Çoklarında ibadetlere karşı rağbet azaldı.
İhsan derecesine ulaşma istek ve gayreti zayıfladı. İmanın hakikatine ulaşma, ibadet neşesini elde etme, yakin nuruna kavuşma arzusu sönükleşti. Kalpler acil dünya zevklerine yöneldi. Ruhlar safiyetini kaybetti.
İslamî halifelik -yukarıda söylediğimiz gibi- hilafetin ruhunu kaybetti, peygamberlik makamını tam temsil edemedi. Halifelik, saltanata dönüştü ve siyasî bir makam hâline geldi.
Bu durumda İslam ülkelerinde o makamın yapması gereken ıslah, irşat ve takva ile ilgili işleri Rabbanî alimler ve Hz. Peygamber’in (s.a.v.) manevi halifeleri olan kamil mürşitler yüklendiler.
İslam’ı anadan-babadan kalma bir miras gibi, âdet yerini bulsun diye kabullenenler, onların sayesinde bilinçlendiler.
Bu kamil insanlar, talim ve terbiyeleri ile İslam’ın tadını, imanın lezzetini geri getirdiler. Allah’a karşı güzel kulluğu ve O’nun yolunda cihad etme aşkını canlandırdılar.
Hasan el-Basri, Fudayl b. İyad, Maruf el-Kerhi ve Cüneyd el-Bağdadî gibi büyükler bu ıslahatçıların en meşhurlarındandır. Allah cümlesine rahmet eylesin.”844
Merhum Said Havva’nın kaydına göre, hicrî V. asra kadar müslümanlar sadece siyasî biatla yetiniyordu. Bu asırda, belirli çevrelerde takva adına kamil mürşitlere de biat edilmeye yani intisaba başlandı.
Şeyhlere yapılan bu tür biatlar siyasî biatlardan ayrı idi. Bu durumda bazı kişilerin iki tane biatı oluyordu:
Biri: Umumî hallerde sultana itaat için yapılan biat.
Diğeri ise: Takvadan ayrılmayacağına dair kamil bir mürşide yapılan biat.
Bu çerçeve içinde her mürşit, müritlerinden biat almaya başladı. İslam devleti yıkılıncaya ve birçok alanda İslam ahkamı yürürlükten kaldırılıncaya kadar bu durum devam etti.
Zamanla devlet başkanına biat fikri artık ortadan kalktı. Sadece tasavvufî çevrelerde takva için yapılan biat ve intisap kaldı.”845
Hz. Rasulullah (s.a.v) Efendimizden sonra, eğer Allah’a yönelmiş rabbani alimler devreye girmeseydi, ümmetin işi gerçekten zordu.
Onların bu ümmete ne gibi hizmetler yaptığına tarih şahittir. Bu konuda büyük arif İmam Sühreverdî’nin (k.s), şu sözleri çok önemli:
“Vahiy kesildi. Rasulullah (s.a.v) Efendimiz ahirete irtihal etti. Onun vefatıyla peygamberlik nuru gizlendi. Bundan sonra müslümanlar arasında farklı fikirler ve yollar ortaya çıktı.
Herkes kendi görüş ve anlayışı ile yetindi. İlim kaynakları safiyetini kaybetti. Takva temelleri kökünden sarsıldı. Zahitlerin anlayışları birbirine karıştı.
İnsanları cehalet kapladı ve gönüllerde perdeler oluştu. Âdetler çoğaldı, insanların çoğu bu boş işlerin peşine takıldı. Dünyaya yönelişler çoğaldı.
Ancak bir grup var ki bunlar salih amelleri, yüce halleri ve dindeki sağlam istikametleriyle bu insanlardan ayrıldılar. Dünyadan ve eşya muhabbetinden gönüllerini çektiler. Uzleti ve yalnızlığı ganimet bildiler. Kendilerine Ashab içinde Suffe ashabını örnek aldılar.
Tamamen Allah için insanları içine topladıkları toplandıkları tekke ve zaviyeler yaptılar. İşledikleri salih ameller kendilerine yüce haller kazandırdı. Kalp safiyetleri onları ince anlayışlara ulaştırdı.
Böylece onlara diğer insanlardan farklı bir iman ve irfan nasip oldu. Esasen bu şekilde manen yenilenme ve insanlardan ayrı bir hâle sahip olma durumu sahabede de oluyordu.
Ashabtan Hârise (r.a)’in, ‘Gerçek bir mümin olarak sabahladım’846 sözü bu hâli yeterince anlatmaktadır. O bu sözle normal halinin dışında, imanında yeni bir keşif ve yükselme olduğunu anlatmak istemiştir.
İşte bu anlattığımız grup sufilerdir. Onlar sahip oldukları takva sayesinde çok yüksek ilim ve hâl sahibi oldular. Onlar daha sonra kendilerine has bu ilim ve halleri anlatan eserler meydana getirdiler. Sonra gelenler onlardan bu ilmi aldılar. Bu ilim ve hâl intikali her devirde sürüp gitti.
Bu güzel hâl ve sıfatları sebebiyle onlara sufî ismi verildi. Artık bu isimle anılır ve çağrılır oldular. İsimleri onların alâmeti, marifetullah sıfatları, ibadet süsleri, takva en belirgin özellikleri, hakikatin inceliğine ulaşmaları ise sırları oldu.”847
“Sûfilerin kalpleri büyük bir anlayış gücüne sahiptir. Çünkü onlar işlerini takva esasları üzere kurduktan sonra, gönüllerini dünyaya kaptırmadılar. Bu takvaları sebebiyle nefisleri tertemiz oldu.
Dünyadan gönüllerini çekmeleri sebebiyle de kalpleri sâfileşti. Zühd hâlini elde ederek dünyanın gereksiz meşguliyetlerinden kurtuldukları zaman, batınlarının manevi gözleri açıldı, kalp kulakları hakkı işitti.
Tefsir, hadis, fıkıh alimleri Kur’an ve Sünnetten bir çok ilimler elde ettiler. Onlardan hükümler çıkardılar. Yeni hâdise ve meseleleri Kur’an ve hadise götürerek çözdüler. Allahu Teala bu alimler vasıtasıyla dinini korudu.
Sufiler, çalışma ile elde edilen ilimlerden kendilerine yeterli olanı aldılar. Bu onlara bildikleriyle amel etme özelliği kazandırdı. Onlar diğer alimlerle zahir ilminde ortak olmuşlardır. Fakat başka bir ilimle zahir alimlerden ayrılmışlardır.
Bu özel ilim, Hz. Peygamberin manevi hallerine ve kalpleri terbiye işine vâris olma ilmidir.”848
“Sufilerin yolunda mürşitlik rütbesi, rütbelerin en yükseğidir. Allahu Teala’ya davette nübüvvet makamının ise vekilliğidir. Nübüvvetten sonra, bu makamdan daha yüksek bir makam yoktur.”849 Bir gönül ehli ne güzel söylemiş:
Varsa aklın, yanaş bir arifin sohbetine,
Aç gönlünü, gir Hakk’ın muhabbetine.
Dünya senin olsa sevinme onun kadar,
Eğer ki girmişsen bir arifin gönlüne.
Uyanık ol! Karıştırma saf altını kalp paraya,
Sen geçerli mal biriktir yarınki gününe.
Ölümlü dünyada fani dostlara dayanma,
Yolcu olduğunu bil de azık ekle yüküne.
En hayırlı azık takvadır diyor Kur’an,
İnan ve itimat et Rabbinin ayetine.
Susuz isen gidip de tuzlu su içme;
Günahlar şifa olmaz, dert yükler nefsine
Zahid mala değil Rabbine güvenir.
Dünyayı elinde tut, fakat sokma kalbine.
Allah ile dost, zikriyle arkadaş ol.
Budur derde deva, bakma başka sözlere.
« Back