
[Büyük İslam İlmihali]
[Dini Terimler]
[Kaynaklarıyla Tasavvuf (2)]
[Kaynaklarıyla Tasavvuf -1 ]
[Kütüphane]
Pazar, 27 Eylül 2009
Dördüncü vecih: Bir mümine kin ve düşmanlık beslemek, belli belirsiz bir suçundan dolayı onu mahkum etmek hayat-ı şahsiye nazarında dahi zulümdür. Şu dördüncü vechin esası olarak bir kaç düsturu dinle:
Birincisi: Eğer içinde bulunduğun mesleğin (meşrebin) ve sahip olduğun fikirlerin hak ise, bu durumda: “Mesleğim (meşrebim) haktır veya daha güzeldir” demeye hakkın var. Fakat, hak yalnız benim mesleğimdir (başkasında hak ve hayır yoktur), demeye hakkın yoktur.”
Üstad (rah.) burada, ehl-i sünnet vel cemaat çizgisinde iman ve amel eden bütün mezhep ve tarikât mensuplarına mühim bir esası, vazgeçilmez bir edebi öğretiyor. İnsan, tabiatına ve fikrine uygun bir meşrepte seyr u süluk edebilir, etmelidir. İlmini iyi bildiği bir hak mezhepte amel ve ibadet edebilir, etmelidir. Bağlı bulunduğu mezhebi ve meşrebi, kendisi için en güzel, fıtratı için en uygun, ıslah ve Allah’a yaklaşmasına en münasip bulmalı ve bilmelidir. İmam Şaranî’nin (k.s) belirttiği gibi bir mürit, manevî nasibinin önündeki mürşidinin vasıtasıyla kendisine ulaştığını ve Allah tarafından bu işle onun görevlendirildiğini düşünmelidir. Bu anlayışla, dünya kamil mürşitle dolu olsa o, önündeki mürşidi kendisi için tekden bilmeli ve ona bütün kalbiyle yönelmelidir. Çünkü, manevi ilacı ve rızkı o kapıdadır.636
Hak yolcusu kör bir taassuba düşüp, muhabbet adına diğer mürşitleri, salihleri ve hak yolcularını inkar etmemeli, basit görmemelidir. Böyle bir haksızlığı din, akıl ve vicdan kabul etmez.
Hanefi mezhebi üzere amel ve ibadet eden bir müslüman, mezhebinin fetvalarının en isabetli olduğunu söyleyebilir. Ancak, diğer hak mezheblerin de isabetli ve hak üzere olduğunu bilmelidir. Diğer mezheptekiler de bu anlayış üzere bulunmalıdır.
Nakşibendî meşrebine göre seyr u süluk yapan ve kalbini ıslaha çalışan bir mürit, bu yolun ve önündeki mürşidinin kendi hastalığı için en güzel bir ilaç olduğunu, ancak diğer hak tarikatların da güzel olduğunu bilmelidir.
Bir Kâdirî meşrep mürit de, yolunun kendi adına en güzel, mürşidinin en kamil olduğunu, ancak diğer tarik ve meşreplerin de hak ve güzel olduğunu bilmeli ve söylemelidir. Diğerleri de böyle...
Bilinmelidir ki, İslam dairesindeki cemaatların, cemiyetlerin, mezhep ve meşreblerin farklı bir çok usul ve prensipleri varsa da, hedefleri tektir. Bu hedef, Cenab-ı Hak’kın rızası, hakkın üstün ve ayakta tutulması, hayrın yayılması, yani, ilahî ahlakın yaşanmasıdır. Bu işe kısaca takva denir. Bu yol ve hedefte olanlar, sonuçta Yüce Allah’ın rızasına ulaşır. Niyetleri Allah rızası olmayanlar, ne yapsalar zarardadır.
Üstad’ın (rah.), açıklamalarına dönüyoruz:
İkinci düstur: Senin her söylediğin şeyin hak olması, üzerine bir vazifedir. Fakat, her hakkı söylemeye senin hakkın yoktur. Her dediğin doğru olmalı. Fakat, her yerde her doğruyu söylemek doğru değildir. Zira senin gibi niyeti halis olmayan bir adam, nasihatı bazan damara dokundurur, ters tepki yapar, ıslah edeceğim derken ifsat eder.
Üçüncü Düstur: Düşmanlık etmek istersen, kalbindeki düşmanlık duygusuna düşman ol. Onu içinden defetmeye çalış. Sana en fazla zarar veren, senin devamlı kötülüğü emreden nefsindir, kötü hevandır. Sen onların ıslahına yönel. Bu muzır nefsin hatırı için müminlere düşmanlık etme. Eğer düşmanlık etmek istersen kafirler, zındıklar çoktur, onlara düşman ol. Evet, nasıl ki, muhabbet sıfatı, sevilmeye layık olduğu gibi, düşmanlık sıfatı da nefret edilmeye layıktır.
Eğer hasmını mağlup etmek istersen, fenalığa karşı iyilikle karşılık ver. Çünki, eğer kötülüğe kötülükle karşılık verirsen, aradaki düşmanlık artar. Karşı tarafı zahiren mağlup etmiş olsan bile kalbinde sana kin bağlar, düşmanlığı devam ettirir. Eğer sana kötülük yapan kimseye iyilikle karşılık versen, yaptığı kötülüğe pişmanlık duyar, sana dost olur.
Müminin aslî hâli kerim olmaktır. Senin ona yapacağın ikramlar onu sana bağlar. Sana kötülük yapan bir müminin aslını düşün. Bil ki o mümin, iman yönünden büyük bir şerefe sahiptir. Fakat şu yaptığı kötü iş yüzünden kınanacak bir hâle düşmüştür. Evet kötü bir adama: “İyisin iyisin” desen, iyileşmesi ve iyi bir adama: “kötüsün kötüsün ” desen, kötü olması mümkündür. Hem bunun günlük hayatta örnekleri çoktur. Öyle ise:
“İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel olan şeyle (af ve iyilikle) sav. O zaman bir de bakarsın ki, seninle arasında düşmanlık olan kimse, sanki sıcak bir dost oluvermiştir,”637 ayeti ve benzerî Kur’an-ı Hakimin mübarek düsturlarına kulak ver. Saadet ve selamet ondadır.
Dördüncü Düstur: Kin ve düşmanlık sahibi, hem nefsine, hem mümin kardeşine zulmeder, hem rahmet-i ilahiyeye karşı haddini aşmış olur. Çünki, insan kin ve düşmanlık ile önce kendi nefsini büyük bir sıkıntı ateşinin içine atmış olur. Eğer düşmanlığın sebebi, haset ise o büsbütün azaptır. Çünki, haset evvela hased edeni ezer, mahveder, yandırır. Hased edilen için zararı ya azdır veya yoktur...
Bir insan, mümin kardeşine gelen musibetlerden memnun olduğunda veya ona verilen nimetlerden üzülüp hasede düştüğünde, aslında ilahi kadere kızmış ve rahmet-i ilahiyeye onun hakkında ettiği iyiliklerden dolayı küsmüş olur. Bu durumda kaderi tenkit ve rahmete itiraz etmektedir. Kaderi tenkit eden başını demir örse vurur, başını kırar. Allah’ın rahmetine itiraz eden, rahmetten mahrum kalır.
Acaba bir gün düşmanlığa değmiyen bir şeye, bir sene kin ve düşmanlıkla mukabele etmeyi hangi insaf kabul eder? Bu iş bozulmamış hangi vicdana sığar? Halbuki, mümin kardeşinden sana gelen bir fenalığı, tamamen ondan görüp, onu mahkum edemezsin. Çünki, her iş ilahi takdir ile vücut bulur, meydana gelir. Her işte kaderin (ilahî takdirin) bir hissesi vardır. Bu kader ve kaza hissesine karşı itirazla değil, razı olarak karşılık vermen gerekir.
İkinci olarak, o kusurda nefis ve şeytanın hissesi vardır. Onların hissesini ayırmalısın. Bu durumda, o adama düşmanlık değil, belki nefsine mağlup olduğundan acımak ve pişman olacağını beklemek lazımdır.
Üçüncü olarak, sen kendi nefsinde görmediğin veya görmek istemediğin kusurunu gör. Mümin kardeşinin sana yaptığı o kötülüğün bir sebebi de senin Yüce Allah’a karşı işlemiş olduğun gizli kusurların olabilir. Onun için bir hisse de ona ver.
Sonra, mümin kardeşin için geriye kalan küçük bir hisseye karşı en selametli ve hasmını en çabuk mağlup edecek yolu seç. Afv ve hoşgörüye sarıl. Ona karşı büyük bir şefkat göster. Böylece zulümden ve zarardan kurtulursun.
Bak, hakikat ehli Hafız-ı Şirazî bu konuda ne diyor:
“Dünya öyle kıymetli bir şey değil ki çekişmeye değsin.”.
Çünki, bu dünya fanî ve geçici olduğundan kıymetsizdir. Koca dünya böyle ise dünyanın küçük işlerinin ne kadar ehemmiyetsiz olduğunu anlarsın. Yine Hafız Şirazî der ki:
İki cihanın rahat ve selametini şu iki şey kazandırır:
1-Dostlara ikram etmek ve onlarla güzel geçinmek.
2-Düşmanlara sulh içinde muamele etmek.
Eğer bu iş benim elimde değil; fıtratımda düşmanlık duygusu var. Hem, içime işlemiş vazgeçemiyorum, dersen, cevap olarak derim ki:
İçinde kötü duygular var diye korkma. Kötü ahlak ve çirkin huylar ile amel edilmez ve eseri gösterilmezse bir zarar vermez. Madem, ihtiyar senin elinde değil, vazgeçemiyorsun. O halde şunu bil ki, senin kusurunu bilmen ve o haslette haksız olduğunu anlaman, onun şerrinden seni kurtarır. Çünkü böyle düşenmen senin için, manevi bir pişmanlık, gizli bir tövbe ve içeride oluşan bir istiğfardır.
« Back