
[Büyük İslam İlmihali]
[Dini Terimler]
[Kaynaklarıyla Tasavvuf (2)]
[Kaynaklarıyla Tasavvuf -1 ]
[Kütüphane]
Pazar, 27 Eylül 2009
Hiç kimsenin helal olan bir şeyi haram yapma veya haram olanı helaldir diye savunma yetkisi yoktur. Rasulullah (a.s) bu konuda önümüze şu temel ölçüyü koymuştur:
“Allah’a isyan konusunda hiç kimsenin sözü dinlenmez ve emrine itaat edilmez.”297
Bu ümmetin en faziletlisi Hz Ebu Bekir Sıddîk (r.a), halife seçildiği gün Ashap’tan biat alırken, onları şu şekilde uyarmıştır:
“Ben Allah’a ve Rasulüne itaat ettiğim sürece bana itaat ediniz. Ben hak çizgiden ayrılınca, artık kimsenin bana itaat etmesi gerekmez!”298
Enes (r.a) anlatıyor: Muaz b. Cebel, Rasulullah’a (s.a.v): “Ya Rasulallah! Eğer bizim başımızda senin sünnetine göre hareket etmeyen, senin emrini dikkate almayan emirler bulunursa, onlara karşı ne yapmamızı emredersiniz? diye sordu, Rasulullah (a.s): “Allah’a itaat etmeyene itaat edilmez.” buyurdu.299
Hedefi marifetullah, takva ve nefisle cihat olan tasavvuf terbiyesinde de hüküm aynıdır.
Hiçbir şeyh, hiçbir sebeple herhangi bir farzı müritlerinden kaldıramaz. Din ne kadar ruhsat veriyorsa, şeyh de o kadar genişlikten bahsedebilir, ötesine adım atamaz. Kitap ve sünnetle sıhhatini ölçmediği keşif, ilham ve rüyası ile yeni bir hüküm koyamaz.
“Tasavvuf ilmi ince ve sırlı bir ilimdir; herkes anlamaz, ehline itiraz olmaz.” diyerek, kimse, hakkın dışında bir hâl veya düşünceyi dinin bir emri gibi savunamaz.
Bu konuda bütün sufilerin kabul ettiği prensip şudur:
“Kur’an ve sünnete ters düşen her batinî hâl ve ilim, batıldır.”300
Nakşibendî büyüklerinden İmam Rabbânî (k.s), bu hususu şöyle açıklamıştır:
“Maneviyat ilminin sıhhatinin alameti, onun, dinin açıkça ortaya koyduğu ilimlere uymasıdır. Zerre kadar şaşar ve uymazsa o, manevi sarhoşluk hâlinde söylenmiştir. Ona itibar edilmez. Bu tür sözlerle amel de edilmez. Hak olan, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat alimlerinin söyledikleridir.”301
Ancak bu konuda, yanlış anlaşılan bir hususu biraz açıklığa kavuşturmamız gerekir. Gerçek tasavvufu ve kamil mürşidi yeterince tanımayan bazı kimseler, tarihteki bazı örneklere bakarak, tasavvufu tenkit ve terk etmektedirler. Takıldıkları örneklere göre, bazı mürşitler, müritlerine, dinin haram kıldığı şeyleri emretmekte, mürit de, mürşidine teslimiyeti gereği, aldığı bu emri hiç düşünmeden yerine getirmektedir. Mesela, hırsızlık yapmasını emreden bir mürşidin emrini hemen yerine getirmesi gibi.
Önce şunu belirtelim: Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat akaidi üzere terbiye veren bütün tarikatların görüşü şudur: Derecesi ne olursa olsun, hiçbir mürşit, peygamber gibi masum yani kusur ve günahlardan tertemiz değildir. Her mürşidin hata yapma ihtimali mevcuttur. Ancak, onların hataları, halkın mübtela olduğu büyük günahları işlemek şeklinde değildir. Onların hatası genelde, doğruyu ararken yaptığı içtihatlardadır. Ayrıca salih insanlar, beşer şaşar hükmünce içine düştükleri bir hatada ısrar etmezler, hemen tövbe eder, işledikleri kusurları istiğfar, göz yaşı ve güzel ameller ile temizlerler. Böylece, sanki hiç günah işlememiş gibi olurlar.
Şu bir gerçektir ki, hayatının bildiğimiz her safhasında takva üzere amel eden hiçbir tasavvuf büyüğü, Kur’an ve sünnetin ruhsat vermediği bir ameli müritlerine emretmez, emretmemiştir.
Burada, “ruhsat” dedik. Çünkü, bazı durumlarda dinimiz, mahzurlu olan şeyleri mübah kılmaktadır. Mesela, yanında içkiden başka bir içecek ve yiyecek bulamayıp açlıktan ölüm sınırına gelen bir kimseye ölmeyecek kadar içki içmesi helaldir. Haram olan diğer yiyecekler de böyledir. Bazı hallerde yalan, bazı durumlarda gıybet helal olmaktadır.
Bir mahzurun işlenmesi nefsin keyfinden değil, ya umumî bir maslahat veya şahsî bir zaruretten dolayı mübah olabilir. Bu maslahatın zamanını ve zaruretin miktarını, yetkili alimler belirler.
Bütün bunların yanında bir de şu durum vardır: Bazı meselelerde bir kaç türlü hüküm şekli ve çıkış yolu bulunabilir. Bunlar, çoklarına gizli kalabilir. Bir müçtehit veya mürşit, pek çok kimsenin fark edemediği bir yolla o meseleyi hükme bağladığında ve onunla amel ettiğinde, işin iç yüzünü fark edemeyenler, hükme itiraz etmektedirler. Bu itiraz, onu yapanın niyet ve şekline göre farklı sonuçlar doğurur:
Eğer itiraz, hakkı koruma niyeti ve dini savunma gayreti ile olursa, sahibi zarar görmez. Ancak, usulde hata ettiği için uyarılır. Böyle bir durumda o kimseye düşen edep şudur: Bir alim katılmadığı bir fikri veya hükmü, o fikrin ve hükmün sahibi ile müzakere etmeli, içtihadı kendisinden dinlemeli, verilen hükmün, sebebini ve delilini ondan sormalıdır. Eğer, verilen hüküm, sağlam bir delile ve geçerli bir sebebe dayanıyorsa, ona bir şey denmez. O delili sağlam ve sonucu sıhhatli bulan kimse hükme katılır. Katılmayan sükut etmelidir.
Eğer bu itirazlar keyfî ve nefsî ise, sahibi zarar görür. Böyle itirazlar ilaç değil fitne olur. Fitne adam öldürmekten daha kötü bir şeydir.
Bu anlattıklarımız, özel durumlara ve zaruret hallerine hastır. Normal şartlarda, herkes, hükmü açık ve kesin emirlere göre hareket etmek zorundadır. Zaten, bütün mürşid-i kamiller, müritlerinden, dinin açıkça emrettiği emirleri yerine getirmelerini istemektedirler. Müritler bunu yapsınlar, yeter de artar bile. İtiraz edenlerin takıldığı özel durumlar ise, çok azdır ve onlar bir maslahat gereği çok özel kimselerde uygulanmış nâdir hâllerdir. Bunlar, herkes için örnek teşkil etmez. Hatta, taklidi sakıncalıdır. O tür uygulamalar bir tedavi maksadıyla yapılmıştır. Bu tür tedavilerin kime tatbik edileceğini ehli olan bilir.
Mesela mürşit, aşırı derecede dünya sevgisine mübtelâ olmuş bir müride, bu hastalıktan kurtulması için bütün malını fakirlere vermesini emredebilir.
Kibir ve gururdan bir türlü çıkamayan bir müride, saçını sakalını kökten tıraş ettirip sokakları temizlemesini, hasta hayvanlarla ilgilenmesini emredebilir.
Mürşid-i kamil, büyük ve nazik işler gördüreceği, insanların terbiyesine göndereceği bir müridinin, sadakat ve samimiyetini, sabır ve dirayetini ölçmek için ona, bazı mübah hazlarını yasaklayabilir.
Mesela, müridin üç gün hiç kimseyle dünya kelamı etmemesini, kırk gün sadece su ile ekmek yemesini, altmış gün hanımına yaklaşmamasını isteyebilir. Benzerî bir durum, Kur’an-ı Hakim’de de anlatılmaktadır. Şöyle ki:
İsrâiloğullarına kumandanlık yapan Tâlut, cihat için hazırladığı askerlerinin önce, sadakat ve sabırlarını ölçmek istedi. Onlara, önlerindeki ırmaktan bir avucun dışında su içmemelerini emretti. Çokları bu imtahını kaybetti. İmtahanı kazanan az bir asker, düşmanla savaştı ve Allah’ın izni ile zafere ulaştı.302
Benzerî durumların hepsi bir siyaset olup işin ve terbiyenin gereğidir. Bütün bunlar, mübah dairede cereyan etmekte ve “maslahat” prensibine göre yapılmaktadır.
Mürit, mürşidinden zuhur eden bazı hâlleri ve sözleri anlayamadığı zaman, hemen itiraz edip tenkide gitmemelidir. Böyle anlarda, Hızır Aleyhisselam ile Musâ Aleyhisselam arasında geçen hâdiseyi düşünmeli; işin sonunu ve sözün hakikatinin anlaşılmasını beklemelidir. Bu konuda büyük müfessir Elmalılı Hamdi Yazır(rah.) şu güzel tespiti yapar:
“Hakikat ehlinin bazı işleri zahir ilme ters düşüyor gibi gözükebilir. Ancak, üzerindeki sır perdesi kaldırılıp işin gizli sebepleri ve gerçek yönü ortaya çıkınca, zahir ile bâtın birleşir, aralarında bir tersliğin olmadığı anlaşılır.”303
Bir şeyin bizim hoşumuza gitmemesi veya o şeyin hakikatine aklımızın yetmemesi, onun bâtıl olduğunu göstermez. Her şeyin anlaşılması icap etmez. Sonra, her anlaşılmaz şeyi akılla çözmeye kalkmak, akıllı işi değildir. Çok şey var ki, akıl terazisi onu tartamaz. Bazı işlerin hakikati, feraset ve takva nuru ile anlaşılır. Bazılarını zaman çözer. Bazılarını hiç çözmek gerekmez. Bazı anlaşılamaz işlerin çözümü ahirete kalmıştır. Şunu da unutmayalım ki, bu alemde, iman edip teslim olmayanların hiç çözemeyeceği pek çok şey vardır.
Her mümin, Hz. Rasulullah’ın (a.s) şu talimatını hiç unutmamalıdır:
“Başındaki emirinden (imamından) hoşlanmadığı bir şey gören kimse, sabretsin (hemen ondan ayrılmasın). Çünkü kim, cemaatten bir karış ayrılırsa, cahiliye ölümüyle ölür.”304
Hz. Ömer (r.a) hak yolunda birliğin ve başındaki imama teslimiyetin önemini şöyle dile getirir: “Başınızdaki görevli vücudu siyah bir köle de olsa, onun hak üzere verdiği emri dinle ve kendisine itaat et. Sana eziyet verirse sabır göster. Bir emir verdiğinde hemen yerine getir. Seni bazı haklarından mahrum bırakırsa ona katlan. Haksızlık ederse tahammül göster. Din adına senden fedakarlık isterse: “canım dinime kurban olsun” de ve cemaatten ayrılma.”305
Kamil mürşide teslim olmak için, onun her yaptığı işin müridin hoşuna gitmesi gerekmez. Nefis beğense de beğenmese de, hak üzere giden ve Cenab-ı Hakk’ın emrini bildiren mürşidin her emrine teslim olmalı, gidişatına uymalıdır. Müride düşen, önce kendi kusurlarını düzeltmektir. Mürşidin hesabı Yüce Allah’a aittir.
Aslında başındaki imama ve mürşide hak üzere gösterilen teslimiyet kula değil Yüce Allah’adır. İmam ölümlüdür, fakat itaat devamlıdır. Çünkü kul, Yüce Allah’a ibadet ve itaat etmektedir. Şu örnekleri hatırlayalım:
Alemlere rahmet olan Hz. Rasulullah (s.a.v) vefat ettiğinde bütün ashap büyük bir üzüntü ve dehşete kapılmışlardı. İlk anda onun öldüğüne inanmayanlar vardı. Bunlardan birisi de Hz. Ömer’di (r.a). Fakat Hz Ebu Bekir (r.a) hemen duruma müdahele etti. Ashabın önüne çıktı ve yüksek sesle şu mühim konuşmayı yaptı:
-Sizden kim şimdiye kadar Hz. Muhammed’e (s.a.v) tapıyor idiyse, bilsin ki Hz. Muhammed vefat etmiştir. Kim de Yüce Allah’a kulluk ediyorsa Allahu Teala Hayy’dir, ölmez. Allah şöyle buyurmaktadır:
“Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmişti. O ölür veya öldürülürse sizler dininizden gerisin geriye mi döneceksiniz. Dininden dönenler Allah’a hiçbir zarar veremez. Allah güzel kulluk yaparak şükredenlerin mükafatını hakkıyla verecektir.”306 Abdullah İbnu Abbas (r.a) der ki:
-Vallahi Ashap, Efendimizin (s.a.v) vefatıyla o derece şaşkınlığa düşmüştü ki, Ebu Bekir bu ayeti okuyana kadar Allah’ın bu ayeti indirdiğini sanki bilmiyorlardı. Ondan işittiklerinde bu ayeti ve içindeki ikazları yeniden öğrenmiş gibi oldular ve herkes onu okumaya başladı.”307
İbnu Ebi Muleyke anlatır: Ömer b. Hattab (r.a) cüzamlı bir kadının Kabe’yi tavaf ettiğini görünce:
-Ey kadın! Evinde otursan da şu halinle halkı rahatsız etmesen olmaz mı? diye uyardı. Kadın da evine kapandı, evinde ibadetiyle meşgul oldu. Bir müddet sonra Hz. Ömer vefat etti. Adamın birisi kadının yanına gelerek:
-Dışarı çıkmanı yasaklayan adam öldü, artık dışarı çık, dedi. Kadın:
-Sağ iken itaat ettiğim kimseye, ölünce asi olacak değilim, cevabını verdi ve aynı şekilde ibadetini evinde yapmaya devam etti.”308
« Back