|
TASAVVUFUN KAYNAĞI? |
Tasavvuf kelimesinin nereden geldiği hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Oysa tasavvufun, sistemi ve muhtevası itibarıyla Kur’an ve Sünnet’e dayandığı göz önünde tutulursa, mesele kolayca çözülür. Kelimeler üzerinde tartışmaya girmenin bir faydası yoktur. Bu konuda tedirgin olmak da gerekmez. Çünkü elimizde Kitap ve Sünnet gibi iki yanılmaz ölçümüz mevcuttur. Dinle ilgili her sorunu onlarla çözebiliriz. Üzerinde pek çok söz söylenen tasavvuf ilminin de dindeki yerini ve bağlayıcılık değerini Kur’an ve sünnetten öğrenebiliriz. Önce tasavvuf kelimesinin tarihî süreç içerisinde geçirdiği devreleri ve kazandığı manaları hatırlatalım. Sufiler niçin farklı isimlerle anılmıştır? Sorusunun cevabı gayet kolaydır. Bazı sufi büyükleri, ilâhî huzura erebilmek için hükümdarlığa varana kadar bütün maddî imkanlarını ve dünyalıklarını rahatlıkla feda edebiliyorlardı. Bunu görenler onlara fukara (fakirler) diyorlardı. Tasavvufta fakir, elinde hiç malı olmayan değil, gönlünde mal sevgisi bulunmayan, geçim endişesi çekmeyen, gelecek kaygısı taşımayan, kalbi Yüce Allah ile zengin olan ve Allah sevgisinden başka hiçbir şeref aramayan kimse demektir. Bu kimsenin eline dünya dolusu mal geçse, onda kendisinin kadar, diğer müminlerin de hak sahibi olduğunu kabul eder. Kimin ihtiyacı varsa ona sarf eder. Yine Hak aşıkları zevkine erdikleri manevi alemin coşkusuyla dünyadan kopuyor, dağ, şehir ve yollara düşerek irşat ve tebliğle uğraşıyorlardı. Bu hallerini görenler onlara seyyahîn diyorlardı. Ayrıca Allah dostları, seyrine daldıkları ahiret güzellikleri yanında, her şeyi ile solmaya mahkum dünyayı garipler diyarı olarak görüyorlardı. Bu onları, fani dünyada garip olmaya çağırıyordu. Zaten Allah Rasülü (s.a.v) Efendimiz: “Dünyada garip gibi ol, yahut hemen hareket edecek yolcu gibi davran ve kendini ölüler arasında say.”1 Buyurmuştu. Allah adamlarına kalabalıklar bir fayda vermiyordu. Bunun için yalnızlığı seçmişlerdi. Bu yüzden onlara gurâbâ (garibler) de deniyordu. Onlara verilen isimler bunlarla sınırlı değildir. Abid, zahid, nüssak, derviş, sufi, mutasavvıf, veli gibi isimler en yaygın olanlarıdır. Gönül ehlinin ulaştığı ve yaşadığı her farklı duruma göre kendilerine değişik isimler verilmiştir. Bunlar aslında sıfattır, isim olarak kullanılmaktadır. Tasavvuf kelimesinin hangi kök ve kelimeden türetildiği hakkındaki görüşleri ise şu şekilde özetleyebiliriz: 1-Ashab-ı Suffe: Sayılarının en çok dört yüz kadar olduğu rivayet edilen ve Mescid-i Nebevî’ye bitişik sofada yaşayan, sadece ilim ve ibadetle uğraşan sahabilere Ashâb-ı Suffe denir. Tasavvuf kelimesinin aslının suffe kelimesi olduğunu ileri süren bu görüş, mana ve muhteva yönünden doğru olsa da, lisan bakımından izahı zordur. Sufilerin bir çok yönden Ashab-ı Suffeye benzediği doğrudur. Ancak bu benzerlik hal, ahlak, yaşantı ve sıfatlardadır. Sufi ve tasavvuf isimlerini suffeden türetmek zordur. 2-Saff-ı Evvel: Yüce Allah’ın hoşnutluğuna uygun davranışlarından dolayı, ilahî huzurda ön safta bulunanlara “ilk safta olanlar” denir. Tasavvufun saff kelimesinden gelmiş olabileceğini ileri sürenler vardır. Ancak gramer açısından bu da geçerli değildir. 3-Benu’s-Sûfe: Bu bir kabile ismidir. Onlar, İslam gelmezden önce Kabe’ye hizmet eden Mudar kabilesinden bir topluluktur. Sufiler, Hakka ibadeti ve halka hizmeti ön planda tuttuklarından kendilerine, bu kabileye nispetle sufi denmiştir. İbnu’l-Cevzî de bu görüşü benimseyenlerdendir. Ancak bu görüşe, İslam’ın geldiği yıllarda bu adla anılan bir kabilenin bulunmadığını öne sürüp itiraz edenler olmuştur. 4-Safevî: Tasavvufun saf ve duru soydan gelenler anlamına gelen safevî kökünden geldiğini ileri sürenler de vardır. Çünkü, tasavvuf, daha çok bir kalb tasfiyesi işidir. Ancak tasavvuf kelimesinin aslının safa olduğunu izah etmek zordur. 5-Savf: Tasavvuf’un aslının yüz çevirmek anlamında olan savf kelimesinden türediğini söyleyenler de bulunmaktadır. Çünkü sufiler de masivadan yani Allah’tan gayri her şeyden yüz çevirirler. 6-Sophia: Tasavvufun Yunancada hikmet, bilgelik anlamına gelen sophia kelimesinden geldiğini ileri sürenler de vardır. Bîrûnî (443/1051) ve bazı müşteşrikler bu görüştedir. Bu görüş doğru değildir. Çünkü sufi kelimesi yunanca felsefî eserlerin Arapçaya tercümesinden önce kullanılmıştır. Ayrıca İslam filozoflarına hakim ve feylesof gibi isimler veriliyordu. 7-Sûf: Sufi’nin ve tasavvufun, yün anlamına gelen sûf kelimesinden türediği görüşü dil, tarih ve mana bakımından daha isabetli görülmektedir. Sufî, sûf (genelde yünden mamul elbise) giyen kimse demektir. Bu görüş mana, muhteva ve dil açısından en tutarlı olan görüştür. Yün elbise giymekle ilgili şu rivayetler, konunun temelini oluşturmaktadır. a-Peygamberimiz (s.a.v) sûf=yün elbise giyerlerdi.2 b-Hz. Musa (a.s.) Allah ile kelam ettiğinde üzerinde yün elbise vardı.3 c-Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Yünden elbise giyiniz ki kalbinizde imanın tadını tadasınız.”4 “Yünden elbise giyen, mümin fakirlerle oturup kalkan, merkebe binen ve çömelip süt hayvanını sağan kimse, kibirden kurtulmuştur.”5 d) Yünden mamul elbise giymek, Ashab tarafından da zühd ve tevazu alameti olarak kabul edilmişti. e) Tâbiîn de yünden yapılan elbiseyi bir zühd ve takva alâmeti olarak benimsemişti. 6 Ayrıca sufi kelimesinin bir çöl bitkisi olan sufan ve sufane kelimelerinden alınmış olduğunu söyleyenler de vardır. Çünkü sufiler, nebati yiyecekleri tercih ederlerdi. Şunu kabul etmeliyiz ki tasavvuf, kültür ve medeniyetler gibi hakkında çok ve farklı tanımlar olan bir kavramdır. Tasavvuf, tarihte geniş bir çevrede yayılmıştır. Çok uzun süre gündemde kalmış, değişik kitleler içinde yaşama alanı bulmuş ve bu terbiye sistemi farklı tezahürleri ile asırlar boyu devam etmiştir. Onun için onu farklı bölgelerdeki değişik görünüşüyle tam olarak tarif etmek pek zordur. Tasavvuf yolunun üstatlarından Abdulkerim Kuşeyrî (465/1072), sufi ve tasavvuf kelimelerinin hangi kelime ve kökten geldiği ile uğraşmayı yersiz ve gereksiz görerek son noktayı şöyle koymuştur: “Bu isim, halleri ve yolları meşhur İslam topluluğuna verilmiş bir lakaptır.”7 Kısaca dinde Sahabe yolunu izleyen, Allah’ı devamlı olarak zikreden, kalb temizliğini her şeyin üstünde tutan, kendilerini gaflet ve dünya hayatının kötü etkilerinden koruyan, manevi iç kuvvetlerini ve ruhî kabiliyetlerini geliştirmeye çalışan mü’minlerin geliştirdiği terbiye yoluna tasavvuf denmiştir. Tasavvuf, marifetullah denilen Yüce Allah’ı tanıma, kalbi tezkiye ve nefsi terbiye etmek için gerekli olan bilgi, tecrübe ve eğitimi veren İslamî bir ilimdir. Yine tasavvuf, insanın Yüce Allah tarafından sevilmesi ve buna bağlı olarak da Yüce Mevla’yı sevmesi için gerekli olan edep ve ahlakları konu eder. İnsana ilâhi terbiyeyi kazandırır. Şunu da bilmek lazım ki, ruhanî ve ilâhî aleme ait binlerce ilim, hâl ve hikmeti konu eden tasavvuf, özü itibariyle dile getirilmekten uzaktır. Bu konuda söylenecek sözler, ona bir yönüyle işaretten ibarettir. Bunu şu misalle düşünelim: Bir çok ressamdan bir bahçeyi fırça ile anlatmaları istendiğinde, her biri aynı bahçeyi başka başka tablolarla resmedeceklerdir. Çünkü bahçe fırçadan dökülmeden önce onların şahsî dünyalarından geçecek ve gizli dünyalarından başka başka renkler alacaktır. Artık tablodaki bahçe, sadece o bahçe değildir. Ayrıca tasavvufun tarifleri, mutasavvıfların durumlarına göre de yapıldığından bu tanımlar, onun mertebesinden, mizaç ve meşrebinden, sosyal durumundan ve tasavvufî hayata girmeden önceki yaşayışından etkilenir. Yine bu farklılık, bazen tasavvufu öğrenmek isteyenlerin durumlarına göre cevap vermekten kaynaklanır. Örnek olarak bir kaç tarif verebiliriz: Cüneyd Bağdadî (298/910): “Tasavvuf” Allah’ın senin nefsinde bulanan kötü sıfatları öldürüp, kendisinin hoşnut olduğu güzel sıfatlarla kalbini manevi diriliğe kavuşturmasıdır.” Maruf Kerhî (298/815): “Tasavvuf, hakikatlere sarılmak ve halkın elinde bulunan şeylerden ümidi kesmektir.” Ebu Süleyman Dârânî (215/830): “Tasavvuf, kulun bütün fiillerini Hakk’tan bilmesi ve daima Hakk ile olmasıdır.” İsmail b. Nüceyd (366/876): “Tasavvuf, Allah’tan gayri şeylerden gönlü tamamen çekmek, bilinmemeyi tercih etmek ve hayırlı olmayan şeylerden sakınmaktır. 8 El-Kettanî (322/933): “Tasavvuf, baştan sona güzel ahlaktan ibarettir. Ahlakça senden güzel olan kimse, tasavvuf yolunda da senden ileridedir.”9 İmam Rabbanî (1034/1625): “Tarikat ve hakikat diye bahsedilen ilimler, şeriatın üçüncü merhalesi olan ihlası elde etmek içindir. Bu ilimlerin hedef ve hizmeti budur.”10 Diğer taraftan tasavvufun özü itibariyle, Peygamberimizin ve ashabının yaşayış tarzında görmekteyiz. Hz. Peygamberimiz, çok sade ve tevazu içinde yaşardı. O, çağında güçlü bir devlet kurmuş olduğu halde dünyaya iltifat etmemiş, mal ve şöhret ile değil, sadece Yüce Allah’a kulluğuyla iftihar etmiştir. Allah Rasülü (s.a.v) çok cömert idi. Daima sadaka verir, fakir olurum diye endişe etmezdi. Ashabına, dünyaya kapılmamayı söyler, nafile namaz kılmakla, sabır ve tevekkülle, helal kazançla, çokça zikirle Allah’a yaklaşmayı tavsiye ederdi. Kalp temizliğine çok önem verirdi. Gece namazına çok ehemmiyet verirdi. Öyle ki farz namazdan sonra en üstün namaz olarak gece namazını görürdü.11 Nefis tezkiyesine imân ve İslâm’ın üstünde bir yer vermiş, bunu İhsan sözüyle ifade etmiştir. “İhsan, Allah’a, Onu görüyormuş gibi ibadet etmendir. Çünkü sen O’nu görmüyorsan da O seni görüyor.” 12 buyurmuştur. Efendimiz (s.a.v) ayrıca müslümanları zikre teşvik etmiş ve “Allah’ı zikredenle etmeyenin farkı, diri ile ölünün farkı gibidir."13 buyurmuştur. Ashab-ı Kiram da kendisi gibi zühd ve takva yolunda idiler. İşte tasavvuf, gittikçe gelişen bu zühd ve takva hareketinin bir sonucudur. Kısaca ifade etmek gerekirse, Sahabe ve Tabiûn devrinde ruhlara hakim olan Allah korkusu ve zühd hareketi, daha sonra tasavvuf ismiyle bir terbiye sistemi haline dönüşmüştür. Fıkıh, kelam ve hadis ilmi, birinci ve ikinci hicrî asırlarda tedvin edilmeye başlanmıştı. Öteki ilimler gibi tasavvuf ilmi de, bu asırlarda şekillenmeye ve toplanmaya başlandı. Fıkıh, ibadetlerin zahir kısmını inceliyor, tasavvuf da, ibadetin gayesi olan huşu’ huzûr gibi bâtınî kısmını inceleme konusu yapıyordu. Bunun için tasavvufa bâtınî fıkıh da denir. İslam mezheplerinin oluştuğu hicrî II ve III. asırlarda, bu fırkalar Kur’an ayetlerini ve hadisleri, belirledikleri usuller çerçevesinde tefsir etmeye, ayet ve hadislerden hükümler çıkarmaya başladılar. Tasavvufî veya İşâri tefsir de aynı şekilde, kendisine has usul, metod ve hedef dairesinde tedvin edilmeye başlanmıştır. Tabiûn devrinden itibaren, İslam devletinin sınırlarının genişlemesi ve çeşitli ırk, din, dil ve kültüre sahip insanların İslam toplumu içine girmiş olmaları sebebiyle, tabii olarak fikrî hareketlerde de bir canlanma olmuştur. Özellikle bu dönemde çeşitli bilimlerle meşgul olunmaya başlanmıştır. Bu ilmî faaliyet içinde bulunanlara, uğraştıkları bilim dalına uygun isimler verilmiştir. Meselâ tefsir ilmiyle meşgul olanlara müfessir, hadisle iştigal edenlere muhaddis, kelam ilmi sahasında çalışanlara mütekellim, çalışmalarını fıkıh alanına teksif edenlere fakîh denildiğ gibi; dünyadan yüz çevirip Allah’a yönelen, riyazet ve ibadetle rûhî kabiliyetlerini geliştirmeye çalışan mütedeyyin müslümanlara da sufi, mutasavvıf ismi verilmiştir. |