İLHAM ve VEHBÎ İLMİN DELİLLERİ


          Yüce Allah’tan gelen bir ilham yoluyla ayetleri anlamanın ve işârî tefsir yapmanın caiz olduğuna dair Kur’an’da ve hadis-i şeriflerde işaretler bulmaktayız. Bu konuya ışık tutacak bazı ayetler şunlardır:

          “Allah kimi hidayete erdirmek isterse onun göğsünü İslam’a açar.”
14

          Sahabe-i Kiram, Rasulullah’a (s.a.v): “Allah, insanın göğsünü nasıl açar? diye sorduklarında, Efendimiz:

          “Göğsüne bir nur atar; onunla göğsü açılır.” Buyurdu. Bunu gösteren bir belirti var mı? diye sordular. Şu cevabı verdi:   “Aldatıcı dünya hayatından gönlünü çeker, ebedi ahiret yurduna yönelir, ölüm gelmeden önce hazırlık yapar.”
15

          Allah, kimin kalbine nurunu koyarsa bu işleri o kimseye kolaylaştırır. Bunun için kalbin nuru kabul etmesi ve ona teslim olması için, kalbi o tarafa yöneltir ve genişletir. Ona hak yolunu tanıtır ve onu imanda muvaffak kılar. Kalbin İslam’a açılması ve genişlemesi, kinaye yollu bir anlatımdır. Bununla, kalbin hakkı kabul edecek bir duruma getirilmesi ve haktan gelenleri kabul etmeye hazır bulunması anlatılmaktadır. Kalp nurla genişleyince, içinde Hakka engel olan ve ona ters düşen her şeyden tasfiye edilmiş, temizlenmiş olur. 

          Böylece kalp, Allah tarafından ikram edilen bir sekînet ve rûh ile hakkı kabul etmeye açılır.
16
İlim iki kısımdır. Biri muamele ilmi, diğeri de mükaşefe ilmidir. Öncelik hakkı olan muamele ilmi, Allah’ın rızasına yaklaştıran veya ondan uzaklaştıran sebepleri açıklayan ilimdir. Mükaşefe ilmi ise, tasfiye edilmiş kalbe doğan ve kendisiyle gayb alemi müşahede edilen bir nurdur. 

          İbn Abbas(r.a), kalp temizliğini kalbin tevhîd ve imana açılmasıdır, şeklinde anlamıştır. Kalbin açılması, onun marifet ve iman etmeye sevk edilmesi, hikmet için bir kab durumuna gelmesi ve boş düşüncelerden temizlenmiş olmasıdır.
17

          Bir diğer ayette: “Bu topluluğa ne oluyor ki, nerde ise söz anlayamayacaklar.”
18 Buyurulur.

          Ayetin uyarısı şudur: Onlar, kendilerine öğüt veren Kur’an’ı anlamıyorlar. Oysa onu anlasa ve manasını düşünseler, her şeyin Allah tarafından olduğunu anlarlardı. Bu halleriyle onlar, sanki anlayışı olmayan yaratıklar gibidir.

          Bu ayette konu edilen Yahudi ve münafıklardır. Ayet, kendilerini kınıyor ve soruyor: Ne olmuş ki, hiç bir söz anlayamıyorlar? 

          Bilindiği gibi anlamak fıkıhla ifade edilir. Fıkıh, elde mevcut bir bilgi ile, ince bir takım bilgilere ulaşmak demektir. Buna da nurlu bir aklın yanında, temiz bir kalp ve iyi bir niyetle ulaşılır. 

          Ayette bahsedilenler nefisleriyle perdelenmiş kimselerdir. Bundan dolayı onların, hakkı işitme ve hıfzetmenin merkezi olan kalp kulakları tıkanmış olduğundan söz anlayamıyorlar. 

          Görüldüğü gibi bu ayet, ilâhî mesajı herkesin anlamadığını, bu nurdan mahrum insanların bulunduğunu ifade etmektedir. 

          “Kur’an’ı düşünüyorlar mı?... O Allah katından olmasaydı onda bir çok çelişki bulurlardı.”
19

          Büyük Müfessir İsmail Hakkı (rah), bu ayetteki işarete şöyle dikkat çeker:

         “İnsanlık, Kur’an’ın mucizelerini, hidayet nurlarını, ayetlerindeki nazmı, fesahat ve belağatını, manasındaki dengeyi, sırlarını, hakikatlerini, işaretlerindeki inceliklerini, günahın ortaya çıkardığı manevî kalp hastalıklarını nasıl tedavi ettiğini gereği gibi düşünüp anlayabilselerdi, şüphesiz o ilâhî kelamda her hastalığın ilacını, mutluluğa götüren her prensibi, her konudaki hayrı yakalarlar ve onu, acayiplikleri bitmeyen bir deniz, hayret veren şeyleri son bulmayan bir umman bulurlardı.
20 

          Bu ayet de gösteriyor ki insanlar, Kur’an’ı anlamda farklı derecelerde bulunmaktadır.

         “Allah, size zahir ve batın nimetlerini bol bol verdi.”
21 ayeti de manevi ilimlere işaret etmektedir.

           Müşahede edilebilen yani gözle görünebilen nimetlere zahirî nimetler denir. Ancak bir delil yardımıyla bilinebilen nimetlere de batınî nimet denir. Meleklerin Allah’ın izniyle yardım etmesi batınî nimettir. Marifet, akıl, kalb anlayışı da batınî nimetlerdendir.
22
          “Kur’an üzerinde düşünmüyorlar mı? Yoksa kalblerinde kilit mi var?”
23 ayetinde, kalbi kilitli, yani gaflet ile kapalı olan kimselerin ilahi kelamı anlayamayacağı belirtilmektedir.

            İdrak ve anlayışın merkezi kalptir. Kalp, ilahi nur ile aydınlanmaz ise, Yüce Allah’ın muradını anlamaz, ilahi aşkı tadamaz, marifetten nasibi olmaz. 

           Aslında gaybî ilmi’lerin kalbe açılması, Yüce Allah’ın bir ihsanıdır. Herkes için Yüce Allah’a vuslat, şuhud, kabul ve kurb makamları müyesser değildir. Kur’an’ı iyice düşünüp anlayamamak, bir mahrumiyet belirtisidir. Burada anlayışı engelleyen mâniler, kilit diye ifade edilmiştir.

        “Onlar, Allah’tan fazla sizden korkarlar. Çünkü onlar anlamayan bir topluluktur.”
24

          Ayette şu durum anlatılıyor: Onlar Allah’ı tanımıyorlar. Onun azamet ve kudretini bilmiyorlar. İlahi marifetten mahrumlar. Bu yüzden kalpleri perdelidir. Ondan dolayı münafıklar Allah’tan çok sizden korkarlar. Bunların Allah’tan çok az korkmaları ve O’na karşı tazim, hürmet ve saygı nedir bilmeyişleri, kalplerindeki anlayışlarının azlığından dolayıdır. İman nuru zayıf olan kimsenin, ilahi hükümleri ve Allah’ın muradını anlama idraki de o derece zayıftır.

          Hz. Ali (r.a): “Yüce Allah’ın senin yanındaki azameti, mahlukatı gözünde küçültür.” demiştir. Şu halde kalpleri kapalı olanlar, idrak ve anlayışlarının eksikliğinden dolayı, Yüce Allah’ın tazim edilmeye ve korkmaya layık tek ilah olduğunu anlayamıyorlar.
25

          Bu ve benzeri ayetlerde olduğu gibi, hadislerde de işarî tefsirin varlığını gösteren bilgilere rastlıyoruz. Nitekim bazı hadis-i şeriflerde, ilâhî ilhama mazhar bazı insanlardan bahsedilmektedir. Herkesin anlayabileceği zahirî ilimden başka, bir de ancak seçkin kimselere verilen batınî bir ilmin bulunduğu belirtilmektedir. 

          Şimdi bu hadislerden bir kaç tanesini kaydedelim:

          Ebu Hureyre’nin naklettiğine göre, Nebî (s.a) şöyle buyurmuştur. 

          “Sizden önce yaşamış İsrâil oğulları arasında öyle kimseler vardı ki, onlar Peygamber olmadıkları halde, Allah tarafından kendilerine ilham edilen haberleri konuşurlardı. Eğer ümmetimden de bunlardan bir kimse bulunursa (ki şüphesiz bulunacaktır), o da muhakkak Ömer’dir.”
26

          Çünkü İslam Ümmeti, ümmetlerin en faziletlisi olduğundan, öbürlerinde bulunan ilham ile desteklenen kimselerin, İslam Ümmeti içinde de bulunması kesindir. 

           Peygamber olmadıkları halde, Allah tarafından haber alan ve kendilerine çeşitli ilimler ilham olunan kimselere muhaddesûn denilir. Bu ilme mazhar olan kimseler, olayları önceden keşfedebilirler, diğer insanlara kapalı olan durumlar ve ilimler onlara açılır.

           Hz. Ömer (r.a), İranlı Ebu Lü’lü tarafından, zehirli bir hançerle yaralandığında yanına gelen İbn Abbas’a: “Benim şu andaki ızdırap ve endişem senin içindir. Senin en yakın, en sadık dostların içindir.” demiştir. 

           Gerçekten Hz. Ömer’in, onlar hakkında endişe etmesi, kendinden sonra kopacak bir fitne ve ihtilali sezmesinden dolayı idi. Nitekim Hz. Osman (r.a) zamanında o fitne başladı ve devam etti. 

           Bilindiği gibi, gayb ilmi, Allah’a mahsus olmakla birlikte, bazı gaybî bilgileri, dilediği bir kuluna mucize veya keramet olarak, ya vahiy veya ilham yoluyla bildirebilir. 

           Hadislerde, her ayetin bir zahiri, bir de batını olduğu ifade edilmiştir. Bu hadislerde zahir ile batınının anlaşılmasında insanların farklı olduğuna dikkat çekilmektedir.

           Abdullah b. Mes’ud’un rivayet ettiği bir hadiste Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır: 

          “Kur’an’ın bir zahiri, bir batını, bir haddi ve bir matla’ı vardır.”
27

           Hz. Ali (r.a) de, göğsüne işaret ederek: “Âh, şurada toplanmış ilimleri benden alacak birilerini bulabilseydim!” demiştir. 

           Allah Rasalü (s.a.v): “Biz nebiler topluluğu, insanlara akıllarına göre konuşmakla emrolunduk.” buyurmuştur.
28 Hz. Aişe (rah) validemiz: “Rasulullah (s.a.v) bizlere insanların konum, durum ve derecelerine göre konuşmamızı emretti.” Demiştir.29

            Ebu Hureyre’nin rivayetine göre Rasulullah şöyle buyurmuştur:

          “İlimler arasında sedef içerisindeki inci gibi bir ilim vardır ki, onu Allah’ı bilen alimlerden başkası bilemez. Onlar bu ilmi söyledikleri zaman, Allah’tan gafil ve cahil olanlardan başkası onu inkar etmez.”30 

            Diğer bir hadislerinde de Rasulullah (s.a.v): “İlim ikidir: biri kalpte gizlidir ki faydalı olan budur” buyurmuştur.
31

          “Benim bildiğimi bilseydiniz, çok ağlar az gülerdiniz. Hanımlarınızla yatakta keyfedemezdiniz, dağlara çıkar Allah’a yalvarırdınız.”32

             Serrac (378/988) der ki, Peygamberimizin işaret ettiği bu ilim, herkesin bileceği hak arasında bilinen ilimlerden olsaydı benim bildiğimi bilseydiniz dediği zaman, dinleyenler senin bildiğini biliyoruz, derlerdi. Onun risaletinin hakikati ve Allah’ın ona verdiği özel ilim, dağlar üzerine konsaydı, dağlar erirdi. Bunun için Efendimiz (s.a.v) ashabına ancak anlayabilecekleri şeyleri söylerdi.
33
            
             Görüldüğü gibi, zikrettiğimiz bu hadis-i şeriflerde; herkesin anlayabileceği zahiri ilimden başka bir de seçkin kimselere verilen özel batınî bir ilmin varlığından haber verilmektedir. İlham ile manen desteklenen bazı insanların bulunduğu bildirilmektedir. Ayetlerin zahir ve batın manalarından bahsedilmektedir. Sedef içinde saklı inci gibi gizli bir ilmin var olduğu ve bunları ancak Allah’ı bilen alimlerin bilebileceği zikredilmektedir. 

             Ayetin zahiri lafzı; batını da tevilidir, diyenler olmuştur. Kur’an’ın geçmiş milletlerden verdiği haberler ayetlerin zahiri, o haberler vasıtasıyla insanlara verdiği öğüt ve uyarı da batınıdır, diyenler vardır.
34

             Bazı alimlere göre ayetin zahiri, onun okunan lafızlardır. Batını, ayetlerin içindeki saklı mana ve murad-ı ilahidir. Ayetlerin haddi, helal ve haramı bildiren hükümleridir. Matlaı ise müjde ve tehdit içeren haberlerdir.
35 Kul, ayetlerin zahirini ve batınını bilerek, hükümlerini yaşayarak, gösterdiği hedefleri görüp gözeterek kâmil bir insan olur. 

              Diğer bir yaklaşıma göre ayetin zahiri, zahir ilim erbabına açılan manalarıdır. Batını ise, Allah’ın hakikat erbabına verdiği gizli ilim ve sırlı manalardır.

             Abdulvahhab eş-Şa’ranî şöyle der: “Şeriatın ahkamıyla ihlaslı olarak ibadet eden sufi, zahir alimlerin bilemeyeceği öyle ilimlere vakıf olur ki, tarifi mümkün değildir. Bu arif zatlar, Kur’an ve sünnetin zahirinden hüküm çıkarmaya muktedir olduğu gibi, zahir ulemasının anlayamayacağı manalara da aşina olurlar. O halde her sufi aynı zamanda bir fakihtir; fakat her fakih sufi değildir.”
36

              Burada sufi deyince, manevi terbiyeye yeni adım atmış ve hak arasında sufi diye anılan kimseler değildir. Gerçek sufi, dini hakkıyla bilen, yaşayan ve takvaya eren kamil müminlerdir. Onlar, Kur’an’da mukarrebun sıfatıyla anlatılan ilahi yakınlığa ulaşmış salihlerdir. 

              Genel olarak bütün alimler de batın manayı kabul etmektedir. Nitekim et-Taftazanî, Nesefî’nin akaid kitabını şerh ederken şöyle demiştir: “Nasslar zahir manaları üzerinedir. Onları delilsiz ve münasebetsiz olarak başka manalara çekmek, dini tahrif edenlerin işidir. Batınîlere batınî denmesinin sebebi, ayet ve hadislerin zahir manalarını kabul etmemeleridir. Onlar böylece Şeriatı=dini bütünüyle bozup ortadan kaldırmayı düşünürler. Bazı muhakkik alimler demiştir ki: Nasslar (ayet ve hadisler) zahirleri üzere yorumlanır. Bununla beraber onlarda, tasavvuf ve sülûk erbabına açılan bir takım ince manalar, gizli işaretler vardır ki, bunlarla zahir mana çatışmaz. Ancak iki ilim arasındaki irtibatı ehil olan anlar..
37

              Ehl-i tasavvufun bahsettiği bâtın ilmi ile, bozuk bir fırka olan Batınîler’in yaptığı yanlış ve dini yıkıcı yorumları birbirine karıştırmamak lazımdır. 

              Kur’an’ın zahir manası açıktır. Herkese mahsus olan dinî hükümler zahir manaya dayanır. Bunları Allah Rasulü izah etmiştir. Tefsir ve fıkıh alimleri onları açıklamışlardır. Bütün bunların yanında Kur’an’ın gizli, sırlı manalarının anlaşılması kalmıştır. Onu da ehli olanlar bilir ve ihtiyaç kadarını açıklarlar. Bu iş zahir ilim yanında yüksek derecede bir ruh olgunluğu, kalp temizliği, nefis eğitimi ve manevi destek ister.