Eserin Muhteva/İçerik ve Özellikleri


          Sünnî tasavvufun başlıca kaynakları yer alan ve tasavvufun tatbikine yönelik muhtevaya ve örneklerine sahib olan Kûtu’l-Kulûb87, sünnî tasavvuf çevrelerinde çok kabul görmüştür. Keşfu’z-Zunun’da belirtildiğine göre tasavvuf ve tarikatın incelikleri konusunda benzerinin tasnif edilmemiştir.88 

          Eser sadece tasavvuf ile ilgili meseleler bulunmamaktadır. Eserin içindekilerine bakıldığında şu konularla ilgili meseleleri ihtiva ettiği anlaşılır:

          İtikad, kelâm (inanç), fıkıh-hukuk, ahlak ve tasavvuf.

          Eser fıkıhla ilgili meselelere geniş yer vermekte, bu bakımdan fıkıh çerçevesine giren bir çok konunun eserde yer aldığı görülmektedir. Eserin bu durumuna bakıp Ebu Talib el-Mekkî’nin tasavvuf ile şeriat arasında bir köprü kurmaya çalışan sûfîlerin ilki olduğu söylenebilir. Bundan dolayı eser, sûfîler arasında son derece büyük bir rağbete mazhar olmuştur.
89 

          Kutu’l-Kulub, bir felsefe değil, bizzat yaşanan amel, edeb, ahlak ve aşk kitabıdır. Eser, her seviyede insana hitap etmektedir. İman dairesine giren müminle, ilahi huzurda kabul gören ariflerin her birisine lazım olan ilim, edeb, anlayış verilmektedir. 

          Eser, baştan sona ilahi sevgi ve ahiret hazırlık şuuruyla devamlı amel, ibadet, zikir, fikir ve hizmeti işlemektedir.

          El-Mekkî (rah), bu eserde, her müslümanın sabah akşam yani bir gün içinde yapacağı farz ve nafile vazifeleri işledikten sonra, insanı kamil insan yapan ve manevî terbiyesini tamamlayan üstün ahlakları ele almıştır. Sufilerin temel esaslarını verdikten sonra, ilim üzerinde durmuş; ilmi zâhir ve bâtın diye iki ayırmış; her ikisinin de farz ve fazilet olan kısımlarını tesbit etmiş, en faziletli ilmin marifetullah/Yüce Allah’ı tanıma ve yakin ilmi olduğunu genişçe açıklamıştır.

          “Yakin, ilimlerin en şereflisi ve en kıymetlisidir.” Diyen Ebu Talib el-Mekki (rah) bunun izahını şöyle yapmıştır:

          “Önce şunu bil: Pek çok ilim vardır ki, bir münâfık veya bid’atçı veyahut müşrik bile ona rağbet edip üzerinde dursa, öğrenmesi, hıfzetmesi ve yayması mümkündür. Çünkü bu tür ilimler zihnin neticesi ve aklın ürünüdür. İman ve yakin ilmine gelince, bunların müşâhede hâlinde kalbde meydana gelmesi ve hakikati hakkında konuşmak ancak, başlangıcında yakine ulaşmış bir mü’min için mümkün olur. Çünkü bu haller, son derece kuvvetli bir imanın kalbde yerleşmesine ve kişinin ilmin hakikatine ulaşmasına bağlıdır. 

          Yakîn hâli; Allahu Teala’nın kudretinin ve azametinin keşfolmasıyla hâsıl olan ilâhî bir âyet ve Allah’ın dostlarına va’didir. Hiç şüphesiz Allah’ın âyetleri, fâsık kimselere keşfolmaz, zâlimler ilahi va’de ulaşamaz. Hak yoldan çıkanlara ilâhî kudretin güzellikleri açılmaz. Bâtıla dalanlarda mânevî vecd ve aşk oluşmaz.

          Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz, iman ve yakini zayıf olan kimselerin büyük bir tehlike ile yüzyüze geldiklerini şu şekilde ifade buyurmuştur: 

          “Ümmetim hakkında sadece yakinlerinin zayıflığından korkuyorum.”
90

          Ariflerden birisi de demiştir ki: “Kimin yakîn ve mârifet ilminden bir nasibi yoksa, onun kötü akibetle ölmesinden korkarım. Yakin ilminden elde edilecek en küçük nasip bu ilmin varlığını tasdik etmek ve onu ehline teslim etmektir.”

          Bir başka arifte şöyle demiştir: “Kim de iki haslet varsa, ona marifet ilminden hiçbir şey açılmaz. Bunlar, kibir ve bid’attır.”

          Bir grup marifet ehli şöyle demiştir: “Kim dünyayı sever ve hevasında ısrar ederse o, marifet ilmini elde edemez.”

          Ebu Muhammed Sehl et-Tüsteri (rah) demiştir ki: “Marifet ve yakin ilmini inkar edene gelecek en küçük cezâ, kendisine ebediyyen ondan hiçbir şey verilmemesidir. 

          Bil ki, tevhid ilmi ve Allahu Teala’nın sıfatlarını yakinen tanıma ilmi, diğer ilimlerden apayrıdır. İslam’ın diğer ilimlerinde alimlerin ihtilaf etmesi ve farklı görüşlere ulaşması, bu alimler ve ümmet için bir rahmettir; tevhid ilmindeki ihtilaf ise, sapıklık ve bid’attır. Zâhirî ilimdeki hatâ affedilmiştir. Hatta âlimler içtihad edip de hatâya düştüklerinde, bu hatâ kendileri için bir sevap olarak yazılmaktadır.
91 Tevhid ilminde ve imanın temeli olan şehâdette meydana gelecek hatâ ise, baştan küfürdür.”92

          “Her kulun, Allahu Teala’nın azamet ve kudretinin tecellilerini müşahededeki nasibi, tevhid ilminden ve nurundan nasibi kadardır. Tevhiddeki nasibi, yakini miktarıncadır. Yakîni de Cenab-ı Hakk’a yakınlığı nisbetindedir. Kulun Allahu Teala’ya yakınlığı, Allahu Teala’nın onun kalbine yakınlığı miktarıncadır. Allahu Teala’nın kalbe yakınlığı, ondaki marifet ilmi ve ilahi bilgideki genişliği kadardır. Kalbin iman ve marifetle genişlemesi, Allahu Teala’nın ihsanı miktarıncadır. Allah’ın kuluna ihsanı, ona yaptığı inayeti ve tercihi kadardır. Bundan öte, Allah’ın ilmi vardır. Bütün bunlar, bizlere kapalıdır; onlar ilahi kudretin sırrı ve bilemediğimiz tecellileridir. 

          Kul ne kadar gaflete düşerse o kadar ilahi ilim ve hikmetlerden cahil kalır, mahrum olur. İnsan dünyayı sevdiği kadar gaflete düşer; heva ve hevesine ne kadar düşkünse o kadar dünyayı sever. Heva ve hevesin kula hakimiyeti nefsin sıfatlarını ortaya çıkarması ölçüsünde olur. Kalbte iman ve yakin nuru zayıfladığı ölçüde nefsin kötü sıfatları ortaya çıkar. Bu zayıflık da kalbin Allah’tan gayri şeylerle perdelenip kulun Rabbinden uzaklaşmasıyla meydana gelir.”
93

          Yakin makamlarını dokuz kısma ayıran el-Mekki, bunları şu sırayla tek tek işlemiştir: Tövbe, sabır, şükür, reca, havf, zühd, tevekkül, rıza ve muhabbet.

          Eserde, İslam’ın beş temel esasına özel bir bölüm açılmış, iman ve İslam konuları ve Ehl-i Sünnet İnancı ayrı bölümlerde ele alınarak işlenmiştir. 

          Eserde, imanın, her kalpte fark derecelerde olduğunu, kulun yakinine göre artıp eksildiğini belirten el-Mekkî, bütün işlerde sona itibar edileceğini, her işin İlahî hüküm ve irade altında olduğunu, kul için en emniyetli durumun Yüce Allah’ın rahmetine güvenip ümid ile korku ile arasında bulunmak gerektiğini sıkı sık dile getirmektedir. 

          Allah için kardeşlik ve dostluk bölümünde çok güzel bilgiler veren el-Mekkî, merkezinde Allah rızası bulunmayan her şeyin vebal ve zarar olduğuna dikkat çekmiştir.

          Eserde, sufilerin çok önem verdiği helal kazanma ve helal lokma yeme prensibi de özel bölümlerle genişçe ele alınmıştır. 
Kısaca eser, takdim yazısında da belirttiğimiz gibi; Allahu Teala’nın: “Ben cinleri ve insanları ancık bana kulluk etsinler diye yarattım. “ ayetinin, güzel bir tefsirinden ibarettir. Bu eserle bir kul, büluğ çağından ölene kadar, her hâl ve durumda Yüce Allah’a güzelce nasıl kulluk yapacağını öğrenip uygulayabilir.