Tefsir ilmi ve Kûtu’l-Kulûb


          Bilindiği gibi Kûtu’l-Kulûb bir tefsir kitabı değildir. Fakat eserde Kur’an tefsiriyle ilgili bazı kaidelerin uygulandığını görmekteyiz. Bu kaideleri arzetmeden önce, Ebu Talib el-Mekkî’nin Kur’an tefsiriyle meşgul olacak kimsede bulunmasını gerekli gördüğü ilim ve şartları özetleyelim. Mekkî’ye göre Kur’an tefsiriyle uğraşacak kimsede şu şartlar bulunmalıdır:

          1-Evvela tefsir yapacak kişi Arap kelamını ve dil kaidelerini çok iyi bilmelidir. Sonra, nassların (ayet ve hadislerin) anlaşılmasına ve tefsirine yardımcı olacak ilimlerde, özellikle Maânî ilminde derinliğine bilgi sahibi olmalıdır. Çünkü, Kur’an-ı Kerim Arap diliyle nazil olmuştur. Manayı beyanda, mutavvel (uzun), muhtasar (kısa-öz) mukaddem (öne alma) ve muahhar (yer değiştirip sona bırakma) türü sanat ve ifadelerin kullanılması bu dilin özelliklerindendir. Bundan dolayı, Kur’an tefsiriyle meşgul olacak kişi, Arap dilini ve edebiyatını çok iyi bilmelidir. Nitekim, İbn Abbas (r.a) şöyle demiştir: “Size Kur’an’dan bir şey karmaşık geldiğinde çözümünü Arap kelamında arayınız.”

          Mukatıl b. Süleyman’ın Arap dilini derinlemesine bilmediğinden dolayı “(Allah suçluların günahlarını bilir, onların her yaptıkları, anında tesbit edilmiştir. Onun için) suçlulara günahlarından sorulmaz. (Buna ihtiyaç yoktur.)”94 ayetinin tevilinde hata ettiğini ifade eden Ebu Talib, Kaderiyye’nin de Arapçayı bilmemelerinden dolayı helak olduklarını ve Nisa süresindeki 78 ve 79. ayetleri yanlış anladıklarını söylemiştir.

          2-Kur’an tefsiriyle meşgul olacak kişi ikinci olarak, devamlı şekilde Kur’an’la beraber olmalı, onun tilavetini sürekli ve çokça yapmalıdır. Çünkü Allahu Teala’nın hitabını anlamada, ihlas ve tefekkürün yanında, Kur’an tilavetinin çok yapılması da Kur’an-ı Kerim’in doğru tefsir edilmesine yardımcı olur.

          3-Üçüncü olarak, müfessir bid’atlerden, haramdan, günahtan ve şüpheli şeylerden kaçınıp, Allahu Teala’nın emirlerine teslim olmalıdır. Ebu Talib, aşağıda sayacağımız şu hasletleri kendinde bulunduran kimselerin Kur’an’ı anlayamıyacakları düşüncesindedir.

          “En hafif manada olsa dahi bid’at işlemek, günahta ısrar, kibir, boş işlerle fazlasıyla meşguliyet, dünya sevgisi, yakîn duygusunun za’fa uğraması, sadece lafzın zâhiriyle uğraşmak, harfleri araştırmaya özen göstermek, lafızlarda gizli hakikatlere gözünü açamamak.” 

          Yukarıdaki üç şartı üzerinde bulunduran kimse, Kur’an’ı anlamaya, ondan hükümler çıkarmaya ehildir. Bu kimsenin sözü doğruya daha yakın olur. 

          Mekkî’ye göre, te’vil, icmadan dışarı çıkmadıkça muteberdir. Çıkarılan hüküm Kitab’a dayalı olup ayet ve hadislere ters düşmedikçe varılan sonuç bir ilim ifade eder.

          Aslında Ebu Talib el-Mekkî Kur’an’ın anlaşılması ve tevil edilmesinde farklı dereceler olduğu kanaatindedir. Ona göre Kur’an’ın umum ve hususu, muhkem ve müteşabihi, zâhir ve bâtını vardır. Umumu avam halk için, hususu da halkın içerisindeki has kişiler içindir. Zâhiri, zâhir ehli için, bâtını da bâtın ehli içindir. Ebu Talib el-Mekki bu görüşüne destek için de, İbnu Mesud (r.a) yoluyla gelen şu hadisi zikretmiştir: 

          “Kur’an’ın zâhiri ve bâtını, had ve matlaı vardır.”95 

          Fakat el-Mekkî tevillerinde pek aşırı değildir ve ileri sürmüş olduğu görüşlerinde, Arap dilinden istifade etmiş ve daha çok rivayet tefsirlerine yakın olmuştur. Genellikle de tesbit etmiş olduğu te’villere uygun hareket etmiştir.96