Fıkıh İlmi ve Kûtu’l-Kulûb


          Kûtu’l-Kulûb bır fıkıh kitabı değildir. Aksine o, seyr u sulûk adabı ile, kalplerin muamelelerini konu edinen, onlarla ilgili esaslar ortaya koymaya çalışan bir eserdir. 

          Aynı şekilde eser, ekserisi ibadetlerle ilgili olmak üzere fıkhî konuları da ihtiva etmektedir.

          Bunlar içerisinde, nikah, talak ve alış-veriş gibi muamelatla ilgili meseleler de mevcuttur.

          Ebu Talib’in taklit etmiş olduğu belirli bir mezhebi yoktur. Kendisi bazı esaslar içerisinde fıkıh konularını ele almakta, onları değerlendirmeye tabi tutmakta ve haklarında hükme varmaktadır. Şimdi bu esasları tesbit etmeye çalışalım.

          Evvela o, fıkhî hükümlerin çoğunda, sünnete, Hz. Peygamber’in (s.a.v) hadislerine dayanmıştır. Mesela cuma namazından sonra kılınan sünnet namazın miktarı, namazda iftitah tekbirinden sonra okunması gereken teveccüh duaları, teşehhüd siğaları ve imamın besmeleyi gizli olarak okuması meselelerinde olduğu gibi. O aynı konuda varid olmuş hadisleri bir araya getirmiştir.

          Ebu Talib pekçok konuda fukahanın cumhuru ile ittifak hâlindedir. Bazan hacc farizası konusunda olduğu gibi, bunu şu şekilde açıkça ifade etmiştir: “Bu konudaki mezhebim, alimlerin ekserisinin mezhebi gibidir ki, haccın farzı dörttür. Alimlerin çoğuna göre, umre de hacc gibi farzdır.” 

          Zaman zaman da, Hicaz ehlinin mezhebini tercih etmiştir. Mekke’de yetişmesinin ve oradaki alimlerden ilim almış olmasının bunda etkili olduğunu sanıyoruz. Mesela, Ezan ve Kamette, ezanın çifter, kametin tek tek okunmasında Hicaz ehlinin mezhebini tercih etmiştir. 

          Yine nişanlanmak isteyen birinin nişanlanacak kadına bakması konusu ile, erkeğin hayızlı karısından faydalanma (istimta) meselesinde Hicazlıların görüşüne katılmış ve hatta son meselede bunun kendisine sevimli gelen iki tercihten birisi olduğunu söylemiştir. 

          Fakat bazan Hicaz ehline muhalefet ettiği de olmuştur. 

          Ebu Talib el-Mekki, farklı görüşler arasından ihtiyatlı olanı tercih eder. Bu ihtiyat prensibini pek çok fer’î meselelere de tatbik etmiştir. 

          Mesela: “Kim zaruret halinde, taharet veya namazın farzlarından birini eksik yaparsa, gücü yettiği zaman, imkan bulduğunda bu namazı iade etmesi bence bana iyidir.” der.

          Aynı şekilde, karanlık veya bir başka sebebden dolayı kıbleden şüphe ederek namaz kılan kimsenin namazdan sonra, kıblenin yanlış olduğu açığa çıkarsa, kıldığı namazı iade etmesini daha iyi görmüştür.

          Bunlara ilave olarak o, sahabenin fiillerini delil olarak kullanmış, alimlerin görüşlerini bir araya getirmiş ve fakihlerle hadis ehlinin görüşleri arasında tercihlerde bulunmuştur.

          Eserde dikkatimizi çeken bir başka husus da şu olmuştur: 

          İbadetler konusunda fıkıh kitaplarında olduğu gibi, sadece şart ve rükunlerin sayılmasıyla yetinilmemiş, bunlara ek olarak ibadetlerin ruh ve adabına, ahlakî tesirlerine ve nefis tezkiyesindeki fonksiyonuna da temas edilmiştir. 

          Mesela, namaz sadece kıyam, rukû ve secdelerden meydana gelen zâhiri hareketler manzumesi değildir. Aksine namaz, huzurdur, hakkı müşahededir, münacaattır. Bütün bunlar, rükunların yerine getirilmesiyle gerçekleşir. 

          Namaza duran mü’min diliyle Allahu Ekber dediği vakit, kalbiyle buna katılmaldır. Bu da onun kalbinde Allah’ın her şeyden büyük olmasını gerektirmelidir. Bu anlatılan durum: “o kurtuluşa erenler emanetlerini ve ahidlerini gözetirler.”97 ayetinde zikredilen medh ve senaya dahil olmak için ahdin gözetilmesidir. Ahid, dilinle verdiğin sözdür. Gözetmek (riaye) ise, “...Ve kim Allah’a verdiği sözü tutarsa, Allah ona büyük bir mükafaat verecektir.”98 ayetinde belirtildiği gibi, büyük ecre müstehak olabilmek için kalble yapılan ifâdır.”

          Kûtu’l-Kulûb’da fakihlere karşı yöneltilmiş bazı tavsiye ve tenkitlere de mevcuttur. Fukahanın kalblerini ıslah etmelerini, amellerinde ihlaslı olmalarını ve Allah’la ilgilerini güçlendirmeleri gerektiğini savunan Ebu Talib, şöyle demektedir: 

          “Fakat bu fakihler fetva, hüküm ve kaza ile meşgul olurlar, vakitlerini boşa geçirirler. Bunlar başkalarını ıslah etmenin kendi nefislerini ıslah yerine geçmeyeceğini bilmezler. Akıllı kişi, her şeyden önce hâlini düzeltmeye, akibeti için azık hazırlamaya özen gösterir. Ama bu kimseler, insanların rızasını Allah’ın rızasına tercih ederler. Şayet bu kimseler, ilimleriyle Allah’ın rızasını, sünnetin yayılmasını ve müslümanların salahını kastetmiş olsalardı, bu daha iyi olurdu. Fakat fıkıhla meşguliyetlerinin arkasındaki gizli etken riyadır, riyaset sevgisidir...”

          Ebu Talib el-Mekki fakihleri sık sık başvurdukları “fıkhî hileler” yüzünden de tenkit etmektedir. 

          Buna rağmen Ebu Talib tenkitte insaf çizgisini aşmış da değildir. O, din düşmanlarının dini tahrif etmesinden, batıl ehlinin hilelerinden ve cahillerin dini yanlış yorumlamasından korunmasında diğer alimlerle birlikte fakihlere de büyük iş düştüğü inancındadır. Fukahanın ilminin İslam’la birlikte bâki, müslümanlarla birlikte var olacağını ifade eden Mekki, şöyle demektedir: 
“Çünkü bu, Allah’ın kullarına karşı kullanacağı bir huccettir.” 

          Bu duruma göre, fukahanın İslam ümmeti içerisindeki yeri tartışılmaz. Böyle olunca, Ebu Talib bu kimselerin makamlarıyla mütenasip ahlaki değerlere sahip olmalarını arzu etmektedir. Zira o, bu konuda Hasen-i Basrî gibi şu düşünceyi paylaşmaktadır: “Fakih, dünyaya karşı zahid, ahireti arzulayan, diniyle basiretli, Rabbine ibadete müdavim, vera sahibi, zayıf müslümanların mallarından yüz çeviren ve cemaate nasihat eden kişidir.”99