|
Kelam İlmi ve Kûtu’l-Kulûb |
Ebu Talib el-Mekkî’nin, Cehmiyye, Mürcie, Mutezile, Kerrâmiye, Râfıza ve Havâric gibi kelamî fırkaların görüşlerini nakledip, değerlendirmeye tabi tutmasından bu ilim dalı hakkında da bilgi sahibi olduğunu anlamaktayız. Aynı şekilde, hayatının belli döneminde kelam ilminin bazı meselelerini onlarla tartıştığını anlatması da bunu göstermektedir. İbnu Hacer’in anlattığı102, Zirikli’nin de103 daha sonra tekrarladığına göre, İbnu’n-Nedim gibi bazı müellifler Mekkî’yi kelam ilmi müelliflerinden saymış ve onu özellikle Mutezile’ye nisbet etmişlerdir. Kelamcıların metod ve durumlarını bilen Ebu Talib Kûtu’l-Kulûb’da bu ilimle meşgul olanlara karşı tavır takınmıştır. Evvela o, diğer bazı mutasavvıf ve hadisçiler gibi bu ilmi selef zamanında olmayan ve sonradan ortaya konan ilim dallarından biri olarak görmüştür. Der ki: “Sonradan icat edilen ilimlerden birisi de, kelam, cedel, kıyas ve istidlal ilmidir. Akıl, rey ve kıyası Kur’an ve Hz. Peygamberin sünnetlerine tercih etmek de sonradan çıkmıştır.” Ayrıca Mekkî, kelam ilmini yakîni ifadede yetersiz görür. Onun kalpteki şek ve şüpheyi gidermek bir yana, kalbe şek ve şüphe tohumları ektiğini söyleyerek şu tenkidi yapar: “Bu ilmin kendisi şektir, şüphedir. Nasıl olur da bununla şüphe izale edilir.” Mekki kelam ilmini tenkidde o kadar ileri gitmektedir ki, kelam ilmindeki pek çok şeyi ilim olarak değil, cahillik olarak nitelendirmektedir. Bir sözünde şöyle der: “Kelam, rey ve akla dayanan pek çok şeyin aslı cehalet olmasına rağmen, cahiller yanında ilim olarak kabul edilmiştir.” Kelam alimlerinde ilmî eksiklik, yakîn zaafiyeti gören Ebu Talib, onların selefin sünnetinden ayrıldıkları, bu sebeple de pek çok insanın haktan sapmalarına, batıl şeylerle meşgul olmalarına neden oldukları kanaatindedir. Yakîn derecelerini inceleyen Ebu Talib bunlar içerisinde kelamcıları dünya ehli sınıfına katmıştır. “Yakinin dereceleri üçtür: Birincisi müşahede ye dayalı yakindir. Bu derece sıddık ve şehitler içindir. İkincisi tasdik ve teslimiyete dayalı yakindir. Bu da müminlerin umumu içindir. Yakînin üçüncüsü derecesi ise zanna dayalı olanıdır. Bu kısım, ilim ve haberlerin delilleri ve alimlerin sözleriyle kuvvet kazanır. Aynı zamanda delil ve istidlale dayalı yakin diyebileceğimiz bu yakîn türü rey akıl, kıyas ve istidlal ehlinden olan mütekellimler içindir.” Ebu Talib el-Mekkî’nin kelamcılara karşı böyle bir tavır takınmasında sûfî olmasının yanında selefî bir yapıya sahip olmasının da rolü vardır. Zira ilk dönemlerden itibaren selefin, insanları cedel ve kelamdan sakındırdığı malumdur. Nitekim Ebu Talib, selefin bu konudaki tutumlarından bahsederken onların cedel ehlini dinlemediklerini, onlara cedel ve istidlal ile mukabele etmediklerini, onları bidatlerinden dolayı reddettiklerini anlatmakta ve Ahmed b. Hanbel, Malik b. Enes gibi bazı alimlerden yapmış olduğu nakillerle de görüşünü desteklemektedir. Ayrıca şeyhlerinden bazılarının hadis ehlinden olmasının da, bu şekilde düşünmesinde etkili olduğu gözden uzak tutulmamalıdır. Mesela, şeyhi Ebu Bekir el-Acurrî kelam ve cedel ehlini ayıplamış, insanları sünnete sarılmaya çağırmış ve onlara cedel ve münazarayı terketmeyi tavsiye etmiştir. Sıfatlar meselesinde tamamen nakle dayanılması gerektiğini, akıl ve kıyasla Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarını araştırmanın tehlikeli olduğunu söyleyen el-Mekkî, Allah Teala’yı kendisi nasıl vasfediyor, Hz. Peygamber’den (s.a.v) varid olan sahih sünnet nasıl anlatıyorsa, o şekilde kabul etmekte ve bunun da tevhidin şartlarından olduğunu ileri sürmektedir. Daha sonra bu sıfatlardan hareketle Allahu Teala’nın bazı özelliklerini saymaktadır. Müslümanın da Allahu Teala’nın sıfatları konusunda herhangi bir tevile gitmeksizin sahih haberlerde varid olduğu şekliyle inanması gerektiğini ifade eden Mekkî, hadis ehlinin düşüncesini en doğru ve selefin anlayışını en sahih yol olarak görmektedir. Çünkü hadis ehli şöyle demiştir: “Teslimiyyeti kabul et, hadisleri araştırmadan ve yorum yapmadan geldiği şekilde kabullen.” Ebu Talib, ayrıca Allah Teala’nın Zatı’nın kemal ve celaline yakışmayan, teşbih, temsil ve noksanlık gibi sıfatları da nefyetmekte ve bunu da tevhidin şartlarından saymaktadır. Allahu Teala’nın sıfatlarının sonradan kendisine ilave edilmediğini ve sıfatların kadîm olduğunu ifade eden Mekkî, şöyle demektir: “Yüce Allah’ın sıfatları, kıdemiyle kadîmdir, varlığıyla mevcuttur. O, bütün sıfatlarıyla mevcut olacak ve zail olmayacaktır. Sıfatları O’nun için vardır ve O’nunla kaimdir. Böyle de devam edecektir. Bu sıfatlar Allah için yaratılmış değildir, O’ndan da ayrılamaz.” Ebu Talib el-Mekkî bu konuda selefî bir metod takip etmesine ve ehli sünnete tabi olmasına rağmen, bazılarınca tenkit edilmekten de kendisini kurtaramamıştır. Sıfatlar meselesi Kûtu’l-Kulûb’da ele alınmış tek kelam konusu değildir. Bunun dışında Kur’an, İslam, iman, imanın artıp eksilmesi, kulların fiilleri, va’d ve vaîd, büyük günah işleyen kimsenin durumu, kerametin isbatı, Allahu Teala’yı görme gibi pek çok kelam problemi incelenmiştir. Bu konularda da Ebu Talib, selefin yolunu takip etmiş, ehli sünnetin görüşlerine tabi olmuş ve sonradan çıkan fırkaları bidat ehli olarak suçlamıştır. Ebu Talib el-Mekkî bu konularda Mutezile’ye muhalefet etmiştir. Mesela, Halku’l-Kur’an meselesinde karşı çıktığı Mutezile’yi mahlukun istıtaatını yani sahip oldukları hazır güç potansiyelini Yüce Yaratıcının iradesine takdim etmelerinden dolayı onları cahillikle suçlamış ve bunu tevhid çerçevesinden dışarı çıkma olarak nitelendirmiştir. Aynı şekilde, Vaîd konusunda da mutezilenin fikrine katılmamış ve bunun Allah’ın rahmetinden ümit kesmeye sebeb olacağını söylemiştir. Bütün bunların neticesinde Ebu Talib’i Mutezile fırkasından görmek isabetli bir görüş değildir.104 |