|
Ebu Talib el-Mekki’nin |
Ebu Talib el-Mekki (rah), eserin ilim bölümünde kendi rivayet metodlarını ve usûlünü genişçe ifade etmiştir. Bu kısmı burada vererek, müellifin ve tasavvuf ehlinin hadis konusundaki usûl ve metodlarını tesbite çalışacağız. el-Mekki (rah), der ki: Biz kitabımızda Ras”ulullah’dan (s.a.v), Sahabe-i Kiramdan, Tabiûn ve Etbau’t-tabinînden rivayet ettiğimiz bütün haberleri hıfz yoluyla kaydettik ve mana yoluyla naklettik. Ancak elimizde bulunan az bir kısmını, (kitaptan naklini) faydalı bulduğumuz için, uygun yerlere naklettik. Manen bize uzak gelen ve anlamakta güçlük çektiklerimizle hiç meşgul olmadık. Kitabımızda bulunan doğrular, güzel açıklama ve tesbitler Allah Teala’nın güzel tevfiki ve kuvvetli desteği ile olmuştur. Hata, acele ile karıştırma ve hevaya ait şeyler ise, gaflet ve yanılma yoluyla bizden kaynaklanmış, acele ve unutturma yoluyla da şeytanın ameli olarak ortaya çıkmıştır. Nitekim, İbn Mesûd da kendi görüşüyle vermiş olduğu bir hükümde aynı şekilde söylemiştir. Bizim sözümüz onun görüşüne göre söylenmiştir ve ona tabidir. Bize ulaşan bir hadisi şerifte Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Doğru beyan ve (güzel) tesbit Allah Teala’dan, acele ve unutma ise şeytandandır.”115 Yani son iki durum şeytanın vasıtası ve ilâhî tevfikin azlığı sebebiyle meydana gelmektedir. Bu kitabımda zikrettiğim haberlerin ekseriyetinde lafza itibar etmedim ve hemen hepsinde manayla rivayette bulundum. Çünkü bana göre, kelamın geliş ve kullanış şekillerini, manaların değişik yönlerini bildikten ve kelamı tahrif ve tebdil edip anlaşılmasına mani olan şeylerden sakındıktan sonra, haberi manasıyla rivayet ettiğinde artık lafızları araştırmak vacip değildir. Hadislerin bizzat lafızlarının dışında mana yoluyla rivayet edilebildiği konusunda bir grup ruhsat vermiştir. Hz. Ali, İbnu Abbas, Enes b. Malik, Vaîl b. el-Eska’ ve Ebu Hureyre bunlardandır. Ayrıca Tabiûndan pek çok kimse de bu fikirdedir. İmamların İmamı Hasan-i Basrî, sonra Şa’bî, Amr b. Dinâr, İbrahim en-Nehaî, Mücahid ve İkrime de bu grubun içindedirler. Bunu onlara ait haberleri içeren muhtelif siyer kitaplarından naklettik İbn Sîrîn demiştir ki: “Ben bir hadisi on kişiden dinlerdim, hepsinin manası bir lafızları ise farklı olurdu.” Bunun için, Sahabe-i Kiram, Rasulullah’dan (s.a) yaptıkları hadis rivayetinde farklı metodlar kullanmışlardır. Bir kısmı hadisin tamamını, rivayet etmiş, bazıları özetle, bazıları manayla nakletmiş, bazıları da, manaya ters düşmediği ve meramı karıştırmadığı sürece farklı lafızlar kullanmışlardır. Bunu yaparken hiçbirisi Rasulullah (s.a.v) adına kasden yalana niyetlenmemiş hepsi de doğruyu anlatmayı ve işittiğinin manasını nakletmeyi kasdetmiştir. Bunun için bu konuda geniş davranmışlardır. Alimler: “Yalan, ancak kasden yaptığındır.” demişlerdir. Rivayet edildiğine göre İmrân b. Müslim şöyle demiştir: “Bir adam Hasan-i Basrî’ye: “Ya Eba Saîd! Sen bize hadis rivayet ediyorsun. Sizin bu konuda bize göre çok güzel bir anlatımınız, sağlam bir araştırmanız ve çok fasih bir diliniz var, bu durumda biz ne yapacağız” diye sordu. Hasan-i Basrî de: “Manayı düzgün ifade ettikten sonra, lafızları aynen nakletmemende bir sakınca yoktur” dedi.116 Nadr b. Şumeyl demiştir ki: “Hişâm, ifadesi bozuk birisiydi bunun için onun sözünü size (düzelterek) güzel bir tarzda sundum.” Nadr ise nahivci ve ifadesi düzgün birisiydi, ondan rivayet ettiğimiz bütün şeyleri onun dediğine benzer ifadelerle ve aynı manada naklettik. İbn Mesûd da bir hadisinde aynısını söylemiştir. Süleyman et-Teymî naklettiği bütün rivayetleri için böyle söylerdi. Sufyân demiştir ki: “Bir adamı mecliste hadisin lafızlarına çok dikkat ederek ve iyice inceleyerek rivayette bulunurken görürsen bil ki o (etrafındakilere): “Beni iyi tanıyınız, ilmimi görünüz.” demek istiyordur.” Yine o demiştir ki: “Bir adam Yahya b. Saîd el-Kettân’dan hadisten bir kelimenin lafzının nasıl okunacağını sorunca, Yahya ona: “Ey adam elimizde, Allah’ın Kitabından daha üstün bir şey yokken onun bile bir kelimesini yedi harf (vecih) üzere okumaya ruhsat verildi.” demiştir. Öyleyse rivayet etmiş olduğumuz bazı mürsel ve maktû haberlerde (niçin değişik lafızlarla ve manen rivayette bulundum diye) bana fazla yüklenilmesin. Onların bir kısmının senedi hakkında pek çok söz edilmiş olabilir. Çoğu kez maktû ve mürsel bir haber imamlar rivayet ettiği için bazı müsned haberlerden daha sahih olmaktadır. Bizim böyle yapmamız bir kaç sebepten dolayı caizdir: 1- Haberin yakînen batıl olduğunu bilmiyoruz. 2- Elimizde bir delil var, o da haberle ilgili rivayetimizdir. Biz onu bizzat işiterek naklettik. Bu durumda rivayetimiz Allah katındaki hakikate uymaz ise mesuliyet bizden düşer. Çünkü biz işittiğimizi, ve kulaklarımızla şahid olduğumuzu naklediyoruz. Nitekim Hz.Yakub’un (a.s) oğulları kardeşleri Bünyamin için babalarına: “Oğlum hırsızlık yaptı” sözleri hakkında: “Biz ancak bildiğimize (gördüğümüze) şahitlik ediyoruz, biz gaybın bekçileri değiliz (işin içi yüzü hakkında bir şey diğemeyiz)”117 demişlerdir. Onlar bu sözleriyle Allah katındaki hakikate yani işin aslına ters beyanda bulunmuşlardı. Ancak, onları bu karara ve kanaate sevk eden bir delil bulunduğu için mazur idiler. O da, Bünyamin’in yükü içinden çıkan çalınan tası görmeleriydi. 3-Rivayet ettiğimiz zayıf haberlerin Kitab ve sünnete muhalif olmamalarıdır. Böyle olunca onları reddetmemiz gerekmez. Hatta Kitab ve sünnette onların sıhhatine delalet eden beyan ve işaretler mevcuttur. 4-Bizler güzel zan ile kulluk yapıyoruz. Zannın bir çoğundan nehyedildik. Ayrıca su-i zan da kötülenmiştir. Bunun için her haber ve onu rivayet eden kimse hakkında hemen olumsuz bir tavır koymak ve şüphe ile yaklaşmak doğru değildir. 5-Bir haberin hakikatine ancak bizzat görme yoluyla ulaşılır. Bizden önceki haberler için buna imkanımız yok. Bu durumda elimize geçen bir haberi gönül huzuru ve kalb sukünetiyle karşılıyor, rivayet edildiği şeyliyle hak olarak görebiliyorsak; ravileri hüsnü zanla değerlendirerek haberi tasdik ve aynen nakletmek zorunda kalırız. Ayrıca, bizden önceki mü’minlerin hakkında onların (risalet devrine daha yakın ve nurdan nasibleri daha çok olduğu için) bizden daha hayırlı olduklarına itikad etmemiz gerekir. Sonra biz, Rasulullah (s.a.v) Ashab ve Tabiûn adına yalan söylemezken, onların yalan söyliyeceğini nasıl düşünebiliriz. Hem onlar bizden daha üstün kimselerdir. Bir de şu var; bazen sahih senetlerle zayıf hadisler rivayet edildiği gibi, bir başka yönden sahih olarak rivayet edilme ihtimalinden dolayı zayıf senetlerle de sahih hadisler rivayet edilebilir. Çünkü biz bütün hadisleri toplayabilmiş değiliz. Şunu da gözden kaçırmamak gerekir; Bazı hadisçilerin zayıf gördüğünü, diğer bazıları kuvvetli bulmakta, bazılarının cerh ve zemmetiği ravileri, bazıları, adil bulup methetmektedir. Bu durumda o ravi, hakkında ihtilaf olan birisi olmaktadır. O zaman kendisinden üstün veya (en azından) kendisi gibi olmayan birinin sözüyle, bu kimsenin hadisi reddedilmez. Bazen hadis, ravilerinin zayıf görüp hadislerini illetli kabul ettikleri bir kimse, fakihler ve marifetullah sahibi alimler yanında illetli ve mecruh görülmez. Mesela, ravi kendisini gizlediği halk içinde pek ortaya çıkmadığı için -ki buna teşvik de edildik- bilinmez veya talebe ve tabilerinin azlığından dolayı pek tanınmaz. Çünkü o, kendisini tanıtacak iz ve eserlerini ortaya çıkarmaz. Ya bir söz veya hadisi sadece o bilmekte, sika raviler ona ulaşamamış olabilir. Ya da hadisi asıl lafzıyla zikretmeyip mana yolu ile rivayet etmiş olur. Veya onu ezberlemeye ve öğrenmeye itina göstermiş olabilir. Bazen hadis hafızları birisi hakkında cesaret ve atılganlıkla konuşur, cerhde çok ileri gider, sözünde haddi aşar, alimler yanında ondan daha yüksek bir derecede olur. Bu durumda cerh kendisine döner, (cerh eden kusurlu çıkar). Bazen hadis hafızları (yukarıda bahsi geçen kimse) üzerinde (beğenmediği) bir elbise görür veya kendisinden onu fakihlerin yanında cerh edecek bir söz işitir ve bunlara göre değerlendirmesini yaparak onu kusurlu bulup devre dışı bırakır. Şunu da belirtelim ki; bir takım hadisçilerin zayıf bulduğu bazı kimseler ahiret alimlerinden ve marifet ehlinden olabilir. Bu kimselerin bazı hadisçilerin usülü dışında hadis ve haber rivayetinde kendine has bir rivayet metodu vardır; rivayetlerinde ona göre hareket eder. Artık hadisçiler onun üzerinde bir hüccet olmaz. Ancak o, hadisçiler için bir hüccettir. Çünkü kendi metod ve görüşünün dışında bir görüşü benimsediği zaman kendisini zayıf bulan hadisçilerin dışında kendi ashabı yanında alim sayılmamaktadır. Alimlerden birisi demiştir ki: “Hadis şehadet konusunda bile olsa güzel zann ile manayla rivayete genişlik verilmiştir. Nitekim doğum yaptıran kadının ve benzeri kimselerin şehadetinde olduğu gibi, zaruret halinde tek kişinin şehadetinin kabul edilmesi caiz görülmüştür.” Bu manada Ahmed b. Hanbel’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Rivayet edilen bir hadis Kitab ve meşhur sünnete ters düşmez. Her ne kadar Kitab ve sünnet açıkca bu rivayeti desteklemese bile, hadisin mana ve mefhumu ümmetin icması dışına çıkmaz ise, onu kabul etmek ve Rasulullah’ın (s.a.v) sözüyle amel etmek vaciptir.” Nasıl böyle olmasın ki, pek çok alim tarafından “Bana göre zayıf hadis, kişisel görüş ve kıyastan daha tercihlidir” denmiştir. Ahmed b. Hanbel’in görüşü de budur. Bir hadis iki asır boyu insanlar arasında nakledilip durmuş yahut onu hicri üçüncü asır insanları rivayet etmiş veya birinci asırda ümmet içinde nakledilirken o asırın alimleri tarafından inkar edilmemiş ve meşhur olmamışsa, artık daha sonraki tabakadan hiçbir müslümanın (onun zayıflığına ihtimal verip) inkara gitmesi doğru değildir. Senedi hakkında söz edilmiş olsa bile hadis bizim için bir huccettir. Ancak Kitab ve sahih sünnete veya ümmetin icmasına muhalif olan yahut ümmet içinde güvenilir sadık kimselerin şehadetiyle ravisinin yalanı ortaya çıkan haberler bunun dışındadır. Onlar kabul edilmezler. Vekî b. el-Cerrah demiştir ki: “Hiç kimseye, kesin sebep ve delilini göstermeden “bu hadis batıldır” demek uygun değildir. Çünkü hadisler onun bildiklerinden çok daha fazladır.” Ebu Davud, Ebu Zur’a er-Razî’nin şöyle dediğini nakletmiştir: “Rasûlullah (s.a.v) devamlı etrafında bulunan yirmi bin Medine’linin arasında vefat etmiştir. Bunların herbiri kendisinden bir hadis, bir kelime veya bir rivayet nakledecek olsalar, Allah Rasûlü’nün (s.a.v) hadisleri sayılamayacak kadar çoğalır.” Adamın biri Zührî’nin yanında bir hadis zikretti. Zührî: “Biz bunu işitmedik” dedi. Adam: “Sen Rasulullah’ın (s.a.v) bütün hadislerini işittin mi?” diye sordu. Zührî: “Hayır” dedi. Adam: “Yarısını işittin mi?”diye sorunca; Zührî suküt etti. O zaman adam: “Bunu da o işitmediğin kısımdan say” dedi. Ahmed b. Hanbel demiştir ki: “Yezîd b. Harun zayıf olduğunu bildiği halde, kendisinde keskin zeka ve hadis ilmi gördüğü kimselerden hadis yazardı.” İshak b. Rahuvey demiştir ki: Ahmed b. Hanbel’e: “Şu fevaid cinsi haberlerin içinde bir takım münker (kabul edilmeyen) haberler var, onlardan güzel olanları yazmamızı uygun görür müsünüz?” diye soruldu. İmam: “Münker olan ebediyyen münkerdir (onun güzeli olmaz) dedi. “Zayıf haberler hakkında ne dersiniz” diye sorulunca: “Bir vakit gelir ki insanlar onlara ihtiyaç duyar” diye cevap verdi. Sanki onların yazılmasında bir sakınca görmedi. Ebu Bekir el-Mervezî de İmam Ahmed’in “Zayıf raviler yoluyla gelen hadislere bazen ihtiyaç duyulur.” dediğini nakletmiştir. İmam Ahmed’in hadisler hakkındaki geniş tutumunu ve anlayışını gösteren en büyük delillerden birisi, bütün hadislerini naklettiği “Müsned” isimli eseridir. Bu eser şeyhlerimiz kanalıyla oğlu Abdullah’ın babasından rivayetiyle bize kadar ulaşmıştır. İmam, kitabında sadece sahih hadisleri dikkate almamıştır. Eserde, sika ravilerin zayıf olduğunu bildikleri pek çok hadis mevcuttur. Aslında kendisi onların zayıf olduğunu diğerlerinden daha iyi bildiği halde onları Müsned’ine almıştır. Çünkü o, sahih senetleri değil müsned hadisleri ortaya koymak istemiştir. Bu hadislerin istihracı da işittiği gibi nakletmektir. İmam Ahmed hicri 228 senesinde insanlara hadis rivayetini kesmişti. Kendisi 241 senesinde vefat etti. Bu müddet içinde hiç kimse ondan hadis dinlemedi. Ancak oğlu Abdullah ve İbnu Menî’ kendisinden bir cüz dolduracak hadis dinleyip rivayet ettiler. İbnu Menî’e de dedesi Ahmed b. Menî’ aracılık etmişti. Bize ulaşan bir habere göre İmam Ahmed şöyle demiştir: “Abdurrahman b. Mehdî, önce bazı hadisleri münker bulurdu. Bir zaman sonra yanımıza gelerek, onun sahih olduğunu tesbit ettim, derdi. Vekî’ ise; hiçbir hadisi münker görmezdi, fakat böyle bir hadis, kendisine sorulunca: “Ezberimde bilmiyorum.” derdi. Bize, Abdurrahman b. Mehdî’nin şöyle söylediği nakledildi: “Benim muhaddis bir dayım vardı. Önceleri pek çok hadisin üzerini çizer, sıhhatli bulmazdı. Bir zaman sonra onların sahih olduğunu söyledi ve ben de onları kendisine okudum. Bir ara: “Sen bir zaman bunları sahih bulmazdın” dediğimde: “Evet önceleri öyleydi, fakat sonra ben onları zayıf kabul edince, onu nakledenin adalet sıfatını düşürmüş oluyorum. Bu ravi kıyamet günü Allah’ın huzurunda yakama yapışarak: “Niçin benim adalet vasfımı düşürdün? Sen beni gördün ve sözümü işittin mi ki bu karara varıyorsun?” derse, ona karşı kendimi savunacak bir delilimin olmayacağını düşündüm ve ilk yaptığımdan vazgeçtim” dedi. Seleften vera sahiplerinin hâli ve yolu bu idi. Seleften birisi demiştir ki: “Şu’be ile oturmayı terkettik, çünkü bizi durmadan gıybete sokuyordu. Bütün konuşması başkalarının hadis ve benzeri ilimlerde zayıf olduğunu söylemekle ve onları cerhle geçiyordu.” Birisi de ravileri cerh ve tadil konusunda: “Eğer niyetini halis tutarsan, yani yaptığını Allah için ve dinin selameti için yaparsan sonuçta ne zararın ne de kârın (sevabın) olur.” demiştir. Burada zikrettiğimiz şeyler aslında, hadis usülünü ilgilendiren hususlardır. Bu, ehli için özel bir ilim ve usülüne göre uğraştıkları bir yoldur. Sonra sahasında ilmî ehliyeti, bu konuda güzel bir kabiliyeti ve ciddi bir ibadeti olmayan bazı kimseler bu sahada konuştular. El attıkları bu alanı meşgul oldukları bir ilim yaptılar, kendilerine kulak verenleri de onunla meşgul ettiler. Bu sahada birçok kitaplar yazdılar. Raviler hakkında cerh ve tadil ile konuşmaya başladılar. Hataların peşine düştüler. Böylece hadislerdeki eleştirilerini gören bid’at ehline, sünneti reddetme ve aklî görüşleri tercih etme yolunu açtılar. Onlar da özellikle zamanımızda insanların sünnet ve haberlere hiç önem vermediğini görünce, kıyas ve nazara rağbet ettiler. Halbuki ahirete teşvik, dünyaya karşı zühd sahibi olma, Allah Teala’nın azabından korkutma, amellerin fazileti ve ashabın üstünlüğü konusunda varid olan hadisler makbuldur. Onların munkatı’ olsun, mürsel olsun ifade edildiği gibi olması her halde muhtemeldir. Hemen karşı gelinip reddedilmemelidir. Kıyamet ahvali ve dehşetiyle ilgili hadisler de aynı şekildedir. Hemen akılla inkara gidilmemelidir. Bilakis tasdik edilip teslimiyet gösterilmelidir. Selef-i salihin böyle yapıyorlardı. Çünkü ilim buna delalet etmekte ve asıl kaynaklar bunu ortaya koymaktadır. Bize ulaşan bir haberde şöyle buyrulmuştur: “Kime Allah ve Rasülü’nden (s.a.v) bir fazilet ulaşırda onunla amel ederse, söylenildiği gibi olmasa bile Allah ona o amelin sevabını verir.”118 Diğer bir haberde de şöyle buyrulmuştur: “Kim benden (nakille) hak bir şey rivayet ederse, ben onu söylememiş olsam bile söylemiş sayılırım. Kim de (benden) batıl bir şey rivayet ederse, (onu reddedin, çünkü) ben batıl söylemem.”119 Biz de bu kitabımızda nakledip kaydettiğimiz bütün şeyler hakkında deriz ki: “En iyisini, en doğrusunu Allah bilir. O’nun ilmi en öndedir. İlimlerin hakikatı O’nun katındadır. Bütün işler sonuçta ona dönecektir. O, ne dilerse olur. Yardım O’ndan istenir. Hayra kuvvet, şerden sakınma ve korunma ancak O’nunladır.120 |