Kûtu’l-Kulûb ve Tasavvuf Sistemi 


          Ebu Talib el-Mekkî (rah), eserinde, daha sonra bir sistem hâlinde terbiye veren tasavvufun en temel hususlarını ele almış ve incelemiştir.

          Tasavvuf terbiyesinin merkezinde kamil insan bulunur. Buna mürşid denir. Mürşid, Hz. Peygamber’in (s.a.v) davette vekilidir; terbiyede vârisidir. Bu ehliyete sahip olan kamil insan, nefislere tasarruf gücüne sahiptir. Allahu Teala’nın izniyle ölü kalpleri ilahî nur, feyiz ve sevgi ile uyandırır, canlandırır, hakka bağlar.

          El-Mekki’ye göre insanları terbiye işine giren bir kimsenin mutlaka ehil ve ehliyetli olmasını gereklidir.

          Hz. Peygamber (s.a.v): “Kim, ehli olmadığı halde kendisini doktor gösterir de yanlış tedavisi ile bir kimsenin ölümüne sebep olursa, o kimsenin diyetini öder.”143 Buyurmuştur. 

          El-Mekki, bu hükmün zâhirî hastalıkları tedavi ile uğraşanı ilgilendirdiği gibi, bâtınî ve manevî hastalıklar ile uğraşan kimseleri de ilgilendirdiğini belirtir ve bu nedenle manevî terbiye ile ilgilenen kimsenin, bu iş için gerekli bütün ilim, irfan, terbiye, tecrübe, ehliyet ve kıvamı elde etmesini şart görür.144

          Büyük arif Ebû Talip el-Mekkî (k.s) irşatla görevli Rabbânî bir alimde şu beş vasfın bulunması gerektiğini söylemiştir: Haşyet, huşû, tevazu, güzel ahlak, zühd. 

          El-Mekkî (rah), demiştir ki: “Allah’tan kulları içinde ancak, gerçek alimler korkar.”145 ayeti, alimde bulunması istenen haşyeti gösterir. 

          Haşyet, sevgiliyi üzerim korkusuyla hep onun isteklerini yerine getirmektir. Allah’tan korkan O’na koşar. Yüce Allah’ı yakinen tanımayan ve sevgiyle emrine itaat etmeyen kimse alim değildir. 

          “Onlar Allah için huşu sahibi olarak, O’nun ayetlerini az bir dünya metaı karşılığında satmazlar.”146 ayeti, kamil insanda bulunması gereken huşuyu tanıtır. 

          Huşu, kalbin Allahu Teala’nın azameti ile dolması ve huzur içinde emirlerine teslim olmasıdır. 

          “Müminlere tevazu (şefkat) kanadını indir. De ki: Şüphesiz ben apaçık bir korkutucuyum.”147 ayeti, kamil insanın en önemli sıfatı olan tevazuyu ortaya koyar. 

          Tavazu, herkese Allahu Teala’nın değer verdiği kadar değer vermek ve kendini ilahi rahmete en muhtaç kimse görmektir.

          “Sen, Allah’dan gelen bir rahmet (ve merhamet) sayesinde onlara yumuşak davrandın. Eğer, kaba, sert ve katı yürekli olsaydın; muhakkak onlar etrafından dağılıp giderlerdi. Artık onları bağışla (kendilerine hoş görü ile davran) ve onlara Allah’tan mağfiret dile. Dünya işlerinde onlarla istişâre et.!”148 ayeti, kamil insandan beklenen güzel ahlâkı ta’rif eder. 

          “Kendilerine (Ahiret hallerine ait) ilim verilenler (Karun’un zenginliğine imrenenlere): ‘Yazıklar olsun size! İman edip salih amel işleyenler için Allah’ın sevabı daha hayırlıdır. Ona da ancak (itaat ve taata) sabredenler kavuşur.’ dediler.”149 ayeti ise, kamil insanın en şerefli ahlakı olan zühdü açıklar. 

          Zühd, Allahu Teala’dan başka hiçbir şeye kalbini bağlamamak, eldeki mala değil, Yüce Mevla’ya güvenmektir. Kimde bu saydığımız ahlak ve sıfatlar bulunursa o, Aziz ve Celil olan Allah’ı bilen, marifet sahibi bir alimdir. Onlara arif denir. Sadece zâhirî ilimlere sahip bir alime, dinî meselelerde bir sorun çıktığında müracaat edilir. Fakat yukarıda özellikleri sayılan marifetullah sahibi Rabbânî alimlere, kalbi şüphe ve manevî hastalıklar sardığında gidilir.”150 

          Veliler, her devirde bulunup Kıyamete kadar dini ihyâ ve ikâme ederler. Bu konuda Resûlullah (s.a.v) buyurmuştur ki: 

          “Ümmetimden bir topluluk kıyamete kadar Allah’ın emrini ayakta tutmaya devam ederler. Onları terkedenler ve kendilerine karşı çıkanlar onlara bir zarar veremez. Bu durum, Allah’ın kıyamet emri gelinceye kadar devam eder. Onlar insanlara devamlı üstün gelirler.”151

          “Şüphesiz Allahu Teala bu ümmet için her yüz senenin başında onlara dinlerini yenileyecek (kalpleri şirk, nifâk ve gafletten, hâlleri bid’at ve ma’siyetten temizleyip kulları Allah’a sevkedecek) kimseler gönderir.”152

          Her devirde ilâhî emirleri ayakta tutacak ve dini yayacak bu kimseleri Hz. Ali (r.a) şöyle tanıtmıştır:

          “Yeryüzü, Kıyamete kadar Allahu Teala’nın dinini ayakta tutacak, ayetlerini ibtalden koruyacak kimselerden boş kalmaz. Onlar, insanlar içinde adedi çok az, fakat Allah katında kıymetleri çok yüksek kimselerdir.”153

          Ebu Talib el-Mekki, eserinde virdlerle ilgili özel bir bölüm açmıştır. bu konuya tahsis ettiği 24. bölümde özetle şöyle der:

          “Bil ki vird ve evrad; kulun Allah Teala’ya ibadet etmek üzere gece ve gündüz, belirli bir vakitte tekrar ettiği ibadetlerin ismidir. Kul bu belirlediği vakitte kendisini, sevgilisi olan Cenabı Hak’ka verir ve O da, bunun karşılığını ahirette ona ikram eder. 

          Kurbetin iki manası vardır. Birisi yapılması emredilen farzlar, diğeri de teşvik edilen faziletlerdir. Kul, bunları gece veya gündüz belli vakitlerde yapmaya devam eder. Bu, onun bir virdi olup yarın kıyamet gününde karşılığını alır.

          Günlük virdin/amelin en azı, dört rekat namaz kılmak veya Mesânî diye tabir edilen ayetleri yüzden az olan bir süre okumak veya iyilik ve takvada diğer insanlara yardım etmeye koşmaktır.

          Enes b. Sîrîn şöyle demiştir: “Muhammed b. Sîrîn’in her gece yedi virdi vardı. Onlardan yapamadığını gündüz kaza ederdi.” 
          
          Vakti belirlenen ve devamlı yapılmak üzere vazife edinilen amellere “vird” ismi verilmiştir.

          Mutemir b. Süleyman şöyle anlatır: “Ölümü yaklaştığında telkinde bulunmak üzere babamın yanına gittim. Bana, eliyle işaret ederek: “Beni bırak. Çünkü ben şu anda dördüncü virdimle meşgul bulunuyorum.” dedi.

          Kur’an’ın hizb isimi verilen belirli bölümlerinden herhangi birisinin belli bir vakitte okunmasına da “vird” denir. Bazı amel sahiplerinin virdi hergün belirli miktar Kur’an okumaktı. Bazısının virdi nafile namaz kılmaktı. Bazı alimler, virdlerini gece ve günüz belirledikleri vakitlerde yapıyorlardı. Virdlerini bir ayetle meşgul olmak, namaz kılmak, tefekkür etmek veya bir müşahedede bulunmak şeklinde yapanlar da vardı. 

          Ariflere gelince, şüphesiz Allah (c.c), onların kalblerini masivadan/kendinden başka her şeyden boşaltmıştır. Kalplerinin tek noktada toplanması sayesinde bütün dağınık işler onlar için bir olmuştur. Yüce Allah onları kendisi için şahit yapmıştır. Artık her şey onlar için manen bir ilerleme sebebidir. Onlar her şeyde tevhide ulaşırlar. İçlerinde meydana gelen her düşünce, kendilerini Allah’a sevk eder. Nazar kıldıkları her şey, onlara Allah’ı gösterir. Her bakış, her hareket, onlar için, O’na götüren bir yoldur. Onların tevhid inançları, her vesile ile devamlı artmaktadır. 

          Bunlar, ehlinden başkasının bilemeyeceği makamlardır ve bu makamlar ancak onlara uygun ve layıktır. Başkaları onlara kıyas edilmez, boş dava ile onlara ulaşılmaz.”

          Seyru sülükte devamlılık ve denge gerekir. El-Mekki bu hususta şu tenbihlerde bulunur: 

          Virdlere/günlük nafile vazifelere devam etmek, müminlerin huylarından ve abidlerin izlediği yollardandır. Bunlar, onun kavî iman ve yakîn sahibi olduğunu gösteren ibadetlerdir. Hz. Âişe’ye, Rasûlullah’ın (s.a.v) amel şekli sorulduğunda şöyle demiştir: 

          “O, başladığı amele devam ederdi, onu en güzel bir şekilde yapar ve devam ettirirdi.”154 

          Rasûlullah (s.a.v):meşhur bir hadisinde şöyle buyurmuştur. 

          “Amellerden, gücünüz yettiği kadarını üstlenin. Çünkü sizler usanmadıkça, Allah sevap vermekten usanmaz.”155 

          Diğer hadislerde: “Amellerin en sevimlisi, az olsa da en devamlı olanıdır.”156 

          “İlmimi artırmadığım yeni bir gün benim için hayırlı ve mübarek değildir.”157 Buyrulmuştur.

          Yine Hasan-ı Basrî ve Hasan b. Ali’den nakledilen, bazı rivayetlerde de Hz. Rasûlullah’a ait olduğu söylenen bir haberde şöyle buyrulmuştur:

          “İki günü birbirine eşit olan kimse aldanmıştır.Kimin içinde bulunduğu günü, dünden daha kötü olursa o, mahrumdur. Kim, (her gün manen) artma içinde olmazsa, o noksanlıkta demektir.”

          Diğer bir rivayette hadis şu lafızlarla bitmektedir:

          “Kim noksanlığını nefsinde araştırmaz ise o, noksanlaşmaya davam eder. Noksanlık içinde bulunan kimse için ölüm daha hayırlıdır.”158 

          Hiç şüphesiz mümin şükreder. Şükreden kul ise devamlı artış içindedir.

          Şunu hatırtarak sözümüzü tamamlayalım: 

          Ebu Talib el-Mekkî (rah), tasavvuf ve insan terbiyesi yolunda sadece bir müellif değil, aynı zamanda kamil bir mürişiddir. O, manevî bir tabibdir; Hz. Peygamber (s.a.v) ilmine varis Rabbani bir alimdir. Hak dostudur; aşıktır, sıddktır. 

          Eserinde öyle ilim ve hallerden bahseder ki, onları ancak bizzat tadan ve yaşayan kimse dile getirebilir. Hatta bazen yüksek manevî hallerden bir miktar anlattıktan sonra: “Bundan ötesini söz ile anlatmak yasak ve tehlikelidir. Onu ancak ehli bilir; tanır.” Şeklindeki sözleri, onun bahsettiği halleri müşahede ettiğinin bir delilidir. 

          Ebu Talib el-Mekkînin eserinde üzerinde durduğu bir nazik konu da, kişinin manevi yolda boş davalara girmemesi, olduğundan başka görülmemesi ve bilinmemesidir. El-Mekkî, insanın ulaşmadığı hallere ulaşmış havasına girmesinin yalançılık ve Yüce Allah’a karşı bir iftira olduğunu belirtip bundan şiddetle sakındırmaktadır. Bu edeb, tasavvuf terbiyesinin temelini oluşturmaktadadır.

          Allahu Teala Ümmet-i Muhammed adına bu büyük zata sonsuz rametiyle bol mükafatlar ve yüksek dereceler ihsan eylesin. Bizi de onunla ve diğer salihlerle birlikte affedip Rasûlullah (s.a.v) Efendimize cennette komşu eylesin. Âmin.

          Zâhir ve bâtın konusundaki kısa bir makele ile bahsimizi kapatıyoruz: