ON ALTINCI BÖLÜM
KUR’AN OKUMANIN EDEPLERİ
VE FAZİLETLERİ


          Hak yolcusu müridin her hafta, biri gündüz ve biri de gece olmak üzere, iki hatim indirmesi müstehaptır. Gündüz hatmini Pazartesi günü sabah namazında veya daha sonra tamamlar. Gece hatmini de, Cuma gecesi akşam namazında veya daha sonra bitirir. Böylece gündüzün ve gecenin ilk kısımlarını hatimle karşılamış olur. Eğer hatmini gece tamamlamış ise, melekler ona sabaha kadar; şayet gündüz tamamlamış ise, akşama kadar istiğfar ederler. Bu iki vakit, bütünüyle gündüzü ve geceyi içine alır.

          Bir hadiste şöyle buyurulmuştur: “Kim, Kur’an-ı Kerimi üç günden daha kısa bir süre de hatmederse, onu anlayamaz.”468

          Rasulullah (s.a.v), Abdullah b. Ömer’e Kur’an-ı Kerimi, her yedi günde bir hatmetmesini emretmiştir.469 Aynı şekilde Sahabe-i Kiram’dan bir cemaat, hatimlerini cuma günü tamamlıyorlardı. Yani her hafta hatim indiriyorlardı. 

          Yahya b. Haris ed-Dinarî’nin, Kasım b. Abdurrahman’dan rivayet ettiğine göre, Hz. Osman, Cuma gecesi hatim indirmeye başlayarak, Bakara süresinden Mâide sûresine kadar okurdu. Cumartesi gecesi, Enam’dan Hûd sûresine, Pazar gecesi, Yusuf sûresinden Meryem sûresine, Pazartesi gecesi Tâhâ sûresinden Kasas sûresine, Salı gecesi Ankebût sûresinden Sad sûresine, Çarşamba gecesi, Tenzil süresinden Rahman sûresine ve Perşembe gecesi de, Rahman sûresinden Nas sûresine kadar okuyarak hatmini tamamlardı. Aynı şekilde Zeyd b. Sabit ve Ubey b. Kab, her yedi günde bir hatim indiriyorlardı.

          Bize rivayet edildiğine göre, İbn Mesud, Kur’an-ı Kerim’i yediye böler ve her gece yedide birini okurdu. Ancak onun mushafında, sûrelerin tertibi bizim mushafımızdaki tertibin aynısı değildi. Aslında bu pek önemli değildir. Mühim olan bütün ayetlerin okunmasıdır. 

          Selef içinde Kur’an-ı Kerim’i, her gün ve her gece hatmeden bir topluluğun bulunduğu bildirilmiştir. Bununla beraber bazı alimler, Kur’an-ı Kerim’in üç günden kısa bir sürede hatmedilmesini hoş görmemişlerdir. Bu konuda orta yol, bizim zikrettiğimiz gibi, Kur’an-ı Kerim’in her üç günde bir hatmedilmesidir.

          Kur’an’daki Hizibler ve Ashab’ın Hizibleri

          Ashab-ı Kiram Kur’an’ı hiziblere/belirli bölümlere ayırmıştı. Çünkü Kur’an-ı Kerim’i, belirli bölümlere ayırarak her gün ve gece bir bölümü okumak güzel bir yoldur ve bu sünnettir. Bu şekilde hareket etmek, kalbin okunan ayetlere uyum sağlaması, sırayı gözetmesi ve manayı anlaması için daha elverişlidir. Bununla beraber her rekatta Kur’an’ın onda birini, üçte birini veya bunun yarısını okuyabilir. Bu ise, bir veya iki rekatta bir cüz okumak demektir. 

          Yine mürid, günlük olarak sıraya koyup yaptığı vird ve amellerinde Kur’an’dan bir, iki veya üç hizib okursa güzel bir iş yapmış olur.

          Kur’an’daki hizibler yedi tanedir: Birincisi üç sûre, ikinci hizib beş sûre, üçüncü hizib yedi sûre, dördüncü hizib dokuz sûre, beşinci hizib onbir sûre, altıncı hizib onüç sûre ve yedinci hizib ise Kaf sûresinden itibaren Kur’an’ın sonuna kadar olan sûrelerdir. 

          Bunlar, Kur’an-ı Kerimin hizibleridir. Sahabe-i Kiram, onu bu hiziblere göre okuyorlardı. Varid olan bir habere göre, Rasulullah (s.a.v) bir bakıma Kur’an ayetlerini, bu şekilde bölümlere ayırmıştı. Nitekim Kur’an’daki ayetlerin sayısı 6236’dır. Dikkat ettim, hiziblerin birbirlerine yakın olduklarını gördüm. Bu hizib ayrımı, Kur’an’daki humuslar, aşirler ve cüzler ortaya çıkmadan önce idi. Bunların dışında kalanlar ise, sonradan ortaya konulmuş şeylerdir.

          Denilir ki, Haccac, Kufe ve Basra kurrasını topladı. Aralarında Asım b. el-Cehderî, Matar el-Verrak, Şihab b. Şerife de bulunuyordu. Onlara Kur’an üzerinde hareke ve benzeri çalışmaları yapmalarını emretti. Halbuki, Hasan ve İbn Sirîn Kur’an’a humus, aşir ve cüzlerin konulmasını hoş görmüyorlardı. 

          Şabî ve İbrahim en-Nehâî’nin, Kur’an-ı Kerim’in ayetlerine nokta konulmasının ve karşılığında ücret alınmasını mekruh gördükleri rivayet edilmiştir. Onlar: “Kur’an’ı, bu tür şeylerden uzak tutunuz” diyorlardı. El-Evzaî, Yahya b. Ebi Kesîr’den naklen şöyle demiştir: 

          “Kur’an-ı Kerim önceleri mushafta sadece harflerle yazıdan ibaretti. Üzerinde hareke ve benzeri hiçbir şey yoktu. İlk olarak bâ ve tâ harflerinin üzerine nokta koydular. Bu işi yapanlar: “Bunda bir sakınca yoktur, bu onun için bir nurdur.” dediler. Bundan sonra ayetlerin sonlarına konulan büyük noktaları icat ettiler. Ardından: “Bunda hiç bir sakınca yoktur; çünkü onunla ayetlerin başları bilinir” dediler. Sonra sûrelerin bittiğini ve başladığını gösteren işaretler koydular. Bunda da bir sakınca yoktur, çünkü bunlar tanıtıcı alametlerdir.” dediler. 

          Bilinmelidir ki, kendisinde şu hasletler bulanan kimse, Kur’an’ın müşahede ile anlaşılan ve melekût aleminden zuhur eden ince manalarını anlama imkanı bulamaz. O hasletler şunlardır: 

          “Az da olsa bid’at işlemek. Günahlarda ısrar etmek. Kalbinde kibir bulunmak. Kalbini kötü ve haram arzuların sarması. Aşırı dünya muhabbeti. İmanının hakikatine ermeyip taklitte kalmak. Yakîninin zayıf olması. Okuduğunun manasını anlamamak. Kur’an’ın sadece harfleriyle ve zahiri okunuşuyla yetinmek. Sırf zahir ilmi olan bir müfessirîn sözüne bakıp inceliklerinden sarf-ı nazar etmek. Kalbini bir tarafa bırakıp sadece aklıyla yetinmek. Arapça’daki söz sanatının inceliklerine ve hitabın gizli manalara bakan yönlerine hakim olmamak. İşte bu özellikleri taşıyan insanlar, Kur’an’ı gerçek hâliyle anlamaktan mahrumdurlar. Onların anlayışı kendi bildikleri ile sınırlıdır. Onlar anlayışta akıl seviyelerinin ötesine geçemezler. Bu alanda en fazla zahir ilimleri kadar ilerleyebilirler. Tabiat ve fıtratlarına göre bir anlayışa sahip olabilirler.

          Gerçek tevhide ulaşan ariflere göre bu kimseler, kendi akıl ve anlayışları ile bir çeşit gizli şirke düşmüşlerdir. Bu gizli şirk öyle bir şeydir ki, kapkaranlık gecede siyah bir taş üzerinde yürüyen karıncanın ayak izinden daha gizli ve belirsizdir. 

          Muhammed b. Ali b. Sinâne şöyle demiştir: “Gizli şirk tehlikesine düşen kimsenin ilmi ve aklı, kamil değildir. Çünkü kamil akıl, anlayışını Allah’tan alan, O’nun hükmünü ve sözünü tam olarak anlayan akıldır. Nitekim Rasulullah (s.a.v), kamil aklın sıfatı hakkında şöyle buyuruyor: 

          “Gerçek akıllı Yüce Allah’ın emir ve yasaklarını hakkıyla anlayan kimsedir.”470 

          İlmin zahiriyle yetinmek olmaz. Bizden istenen şey, ilimle ihlas üzere amel etmektir. Çünkü bir hadiste şöyle buyurulmuştur: 

          “Ümmetimin münafıklarının çoğu Kur’an okuyucular içinden çıkar.”471

          Burada anlatılan nifak, kalbi Allah’tan başka şeylerin üzerinde tutma ve O’ndan başkasına nazar etme nifakıdır. Yoksa, Yüce Allah’ın kudretini inkar ederek düşülen bir şirk ve nifak çeşidi değildir. Bu kimse, imandan çıkmış, tevhid inancından ayrılmış da değildir. Fakat bu hâliyle daha fazla manevi ilerleme kaydedemez.

          Bir kul, Kur’an okurken Allah Teala’dan gerçek ilmi işitmesi ve gayb aleminden gelecek tecellileri müşahede etmesi için şu sıfatları üzerinde bulundurması gerekir: 

          Önce kelamını dinlediği Rabbinin huzurunda kalbini toplayıp can kulağı ile ilahi kelamı dinlemelidir. Sadece O’nun kelamının sırlarını anlamaya yönelmelidir. Kendisine nazar eden Rabbinin sıfatlarının tecellilerini kalbiyle müşahede etmeye çalışmalıdır. Bu arada kendi aklî düşüncelerini ve daha önce elde ettiği bilgileri bir kenara bırakmalıdır. Kendinde hiçbir kuvvet ve kudret görmemeden, hep O’nun kudretine nazar etmelidir. Her an Rabbini yüceltmelidir. Kendisiyle konuştuğu Rabbinin huzurunda boynunu büküp tevazu içinde olmalıdır. Hâlini ıslah etmeli, ahlakını düzeltmeli, kalbini selim hâle getirmeli, gerçek yakini imanı elde etmeli, sağlam bir ilme ve istikamet hâline yapışmalı ve ancak bu şekilde Kur’anın hakikatini anlayabileceğini bilmelidir.

          Kur’an Nasıl Okunmalı?

          Kur’an okumanın en faziletlisi, tertîl üzere yani tane tane, ağır ağır okuyarak ve manalarını düşünerek yapılandır. Çünkü bu okuyuşta emredilen ve teşvik edilen okuyuş şekli mevcuttur. Ayrıca onda okuduğunu düşünme ve anlama imkanı bulunmaktadır. Hz. Ali’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir:

          “Fıkhını bilmeden yapılan ibadette ve derin düşünce olmadan yapılan Kur’an okuyuşunda hayır yoktur.”

          İbn Abbas’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Bakara ve Al-i İmran sürelerini yavaş yavaş düşünüp anlayarak okumak, bana, Kur’an’ın bütününü alelacele okumaktan daha sevimlidir.”

          Yine onun şöyle söylediği rivayet edilmiştir: “Zilzal ve el-Karia sürelerini düşünerek okumak bana, Bakara ve Al-i İmran sürelerini acele ile anlamadan okumaktan daha sevimlidir.”

          Mücahid’e, namaz kılan iki adamdan bahsedildi. Bunların ikisi de aynı süre kıyamda kalıyorlar. Ancak birisi namazında yavaş yavaş düşünerek Bakara sûresini okuyor, diğeri ise acele ile Kur’an’ın bütününü okuyor. Bunların sevap durum nedir? Diye soruldu. Mücahid: “Onların sevapları eşittir, çünkü kıyamları birdir.” dedi. 

          Düşünerek ve anlayarak yapılan en faziletli Kur’an okuyuşu namazdaki okuyuştur. Denilir ki; namazda yapılan tefekkür, namazın dışındakinden daha faziletlidir. Çünkü bu durumda iki amel birden yapılmış olur. Biri namaz, değeri tefekkür. Çünkü namazdaki tefekkür, okunan ayetlerdeki ilahi müjde ve tehdidinin manasını, emir ve yasakların hikmetini anlamak, kullarını azabıyla korkutan ve onlara emirler veren Allah’ı yüceltmektir.

          Hz Peygamber’e (s.a.v): “Namazların hangisi daha faziletlidir” diye soruldu. 

          -Okuyuşu daha uzun olanı472 buyurdular.

          Bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “Kim Allah’a bir kere secde ederse Allah, onun derecesini bir kat artırır.”473

          Rasulullah’ın (s.a) hizmetçisi olan Ebu Fatıma Efendimiz’den, cennette kendisiyle arkadaş olması için dua etmesini istedi. Efendimiz (s.a.v) ona şöyle buyurdular: 

          “Ben dua edeyim. Fakat sen de çokça namaz kılıp secde ederek kendi adına bu işte bana yardımcı ol”474 

          Ebu Zer el-Gıfarî’den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: 

          “Gündüz namazlarının çok rekatlı olanı ve gece namazlarının da uzun kıyamlı olanı daha faziletlidir.” 

          Denilmiştir ki: Kul kabrinde, namaz içerisinde duyduğu iç huzuru ve sükünet vaziyetine uygun bir halde haşrolunur. Hesaptaki rahatlığı ise, namazda bulduğu rahatlık ve manevi tat miktarınca olur.”

          Ebu Hureyre’den nakledilen şu hadis bu manadadır. Rasalullah (s.a.v) Bilal-i Habeşî’ye şöyle demiştir: “Bizi namazla rahatlat”475 Yani bizi namaza çağır ki onunla genişlik ve rahatlığa erelim. Hadisin Arapça aslında geçen “erıh” fiili; “Bir şeyle bizi rahata erdir” anlamındadır. Bu fiil ayrıca “bizi rahatlat” şeklinde kullanılır. Bu ikinci kullanımının manası “o işi bizden düşürerek ve bizden hafifletmek sûretiyle bizi rahatlığa erdir” demektir. Bunun için Rasulullah (s.a.v): “Onu bizden düşürerek bizi rahatlığa erdir” buyurmayıp, onunla bizi rahatlat ifadesini kullanmıştır. Başka türlü nasıl olur ki, O (s.a.v) göz aydınlığının ve gönül huzurunun namazda olduğunu bildirmiştir.476

          Ariflerden birisi demiştir ki: “Ben bir sûreyi okumak için açarım, okumaya başlarım. Fakat okuduğum ayetlerde müşâhede ettiğim şeyler beni okumaktan alıkoyar. Ve ben başladığım sûreyi bitiremeden sabah olur. Bir türlü okumamı bitirip hevesimi alamam.

          Velilerden Ebu Süleyman ed-Daranî şunu anlatmıştır: 

          “Bir gün din kardeşim İbnu Sevban’a, akşam sana gelip iftar yapacağım diye söz verdim. Fakat gidemedim. Sabahleyin onunla karşılaştığımda bana: “Akşam yanıma geleceğine söz vermiştin, ama sözünde duramadın!” dedi. Ben de kendisine şunları söyledim: 

          “Eğer sana söz vermiş olmasaydım, beni neyin engellediğini haber vermezdim. Yatsı namazını kıldım; ardından sana gelmeden önce vitir namazını da kılayım, dedim. Çünkü, ölüm var kalım var. Kimse aniden ölümün gelmeyeceğinden emin olamaz. Vitir namazında vitir duasını okuduğum sırada, önümde yemyeşil bir bahçe zuhur etti. Cennetin çeşitli çiçekleri ile dopdoluydu. İşte sabah oluncaya kadar ona bakmaktan kendimi alamadım; onun için sana gelemedim.”

          Yüce Allah bir ayette şöyle buyurur: 

          “Allah onların kalbine imanı yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir.”477

          Denilmiştir ki, ayette zikredilen ruhdan maksad “Kur’an-ı Kerim”dir. Yani Kur’an, ilmiyle onların imanını kuvvetlendirmiştir. Çünkü Kur’an, imanın ruhudur. Onların Kur’an’la desteklenmeleri demek, Kur’an’ı yaşamada muvaffak kılınmaları demektir. Şu ayet bu manadadır:

          “Ey Yahya! Kitaba (Tevrat’a) var gücünle sarıl.”478 Yani bütün ciddiyetinle, var gücünle ona sarıl demektir. Şu ayet de aynı manadadır:

          “Size verdiğimiz kitabı, kuvvetle tutun.”479

          “Kuvvetle tutun” demek; onunla amel edin, demektir.

          Ariflerden birine, “Kur’an okuduğunda içinden herhangi bir şeyi düşünüyor, başka şeyle meşgul oluyor musun? Diye sorulunca şu cevabı vermiştir: “Bana, Kur’an’dan daha sevimli ne var ki, onu okurken başka bir şeyle meşgul olayım!” 

          Bu, imanı kuvvetli ve sağlam bir kimsenin sıfatıdır.

          Denilir ki; Kur’an-ı Kerim’de bir takım meydanlar, bostanlar, hususi odalar ve saraylar, ipek elbiseler, bağ bahçeler ve hanlar vardır. Şöyle ki mim harfleri Kur’anın meydanlarını, ra harfleri Kur’anın bostanlarını, ha harfleri Kur’anın saraylarını ve el-Müsebbihat süreleri Kur’anın hususi odalarını, Ha-mimler Kur’an’ın ipekli elbiselerini, mufassal süreleri Kur’an’ın bahçelerini ve bunun dışında kalanlar da hanlarını temsil eder. Mürid, meydanlara gelir, bostanlardan meyveler toplar, saraylara, hususi odalara girer, ziyafetlere şahit olur, ipek elbiseler giyer, bahçelerde dolaşır ve hanların odalarında oturur. İşte bu gördüğü şeyler, onu kendinden alır, Allah’tan gayri şeylerle meşgul olmasını tamamen engeller. 

          Rivayet edildiğine göre; Hz. Peygamber (s.a.v) Besmele’yi okudu ve onu yirmi defa tekrar etti.480 Çünkü her okuyuşunda kendisi için başka bir anlam ve anlayış hâsıl oluyurdu.. Her kelimeden ayrı bir ilme ulaşıyordu. Onun için Kur’an okuyan kimsenin kalbinin, her okuduğu kelimenin manasını müşahade etmesi ve Cenab-ı Hakk’ın kendisine daha fazla manalar açmasını istemesi, okuduğu ayetin diğer ayetle mana irtibatını düşünerek yeni mana boyutlarını görmeye çalışması ve ayrıca onunla diğer ayetleri daha geniş anlamaya gayret etmesi gereklidir. 

          Bir alim şöyle demiştir: “Manasını anlamadığım ve kalbim katılmadan okuduğum her ayet için, bir sevap düşünemiyorum.”

          Önceki alimlerden birisi, bir sûreyi okurken kalbi hazır olup ne okuduğunu anlamazsa onu tekrar okurdu. 

          Kur’an okuyan kimse bir tesbih ve tekbir ayetine geldiğinde, hemen tesbih ve tekbir getirmeli. Bir dua ve istiğfar ayetine geldiğinde dua edip istiğfarda bulunmalı. Korku ifade eden veya ümit veren havf ve reca ayetlerine geldiğinde, azabından Allah’a sığınmalı ve O’ndan müminlere müjde ettiği nimetleri istemelidir. Bu anlatılanlar şu ayette öz olarak ifade edilmektedir:

          “Kendilerine kitap verdiğimiz kimselerden bazısı, onu hakkını gözeterek okurlar.”481 

          Hz. Rasulullah (s.a.v), Kur’an tilavet ederken böyle yapardı.482 Rivayet edilen bir hadisi şerifte bu mana şöyle ifade edilmektedir: 

          “Kim Kur’an-ı Kerim’i sessiz bir şekilde okumak isterse, onu İbn Umm-i Abd’ın kıraatı gibi okusun.”483

          Yani o, nasıl tilavet ediyorsa, öylece okusun, demektir. Çünkü O, okuduğu şeylere şahid bir kalb, hazır bir kulak ve uyanık bir gözle okuyordu. Kur’an’ı, kelamın manasına göre ve kendisiyle kelam ettiği Rabbinin bildirdiklerine uygun olarak okuyordu. Kelamın sahibi Yüce Allah’ın tehdit ve azap haberinin yer aldığı ayeti hüzün ile, müjde ayetlerini şevk ile, öğüt ve nasihat veren ayetleri ibret ile, uyarı ayetlerini korku ile okuyordu. Çünkü o, mütekellimin sıfatlarını bilen ve kelamın tadını bulan bir zattı. İşte bunun gibi kıraat edenler, Kur’an’ı en güzel sesle okuyanlar demektir. Bu manada şöyle bir hadis rivayet edilmiştir:

          “İnsanlar içinde Kur’an’ı en güzel sesle okuyan kimse, kıraatı esnasında Allah’tan korktuğunu anladığın kimsedir.”484

          Bundan dolayı denilmiştir ki:

          “Kur’an-ı Kerimi okuduğunuzda ağlayınız. Eğer ağlayamıyorsanız ağlar gibi yapınız.”485 Bunun bir benzeri de şudur:

          “Kur’an-ı Kerim, hüzün ile inmiştir. Onu okuduğunuzda hüzünlü bir hal alınız.”486 Yani Kur’an’da ağlamayı ve hüznü gerektiren tehditler, azap haberleri, ibretler ve emirler yer almaktadır. Eğer gerçekten hüzünlü olamıyor ve ağlayamıyorsanız, o halde ağlar gibi, üzüntülüymüş gibi bir hal alınız ki, hadisteki emri tatbik ve tasdik etmiş olasınız. Hadis, Kur’an okuyanları tilavet esnasında üzüntülü olmaya ve ağlar gibi bir vaziyet almaya teşvik etmiştir. Çünkü okuyucunun dikkati ancak bu şekilde okuduğu ayetler üzerinde toplanır, ilahi kelamın manasını daha iyi düşünür ve kalbi ayetin manasıyla meşgul olur. Ayrıca ağlar bir vaziyette ve üzüntü içinde olmak, insanın tek derdinin okunan ayetler olmasına ve kalbinin diğer şeylerden ayrılmasına sebep olur. Çünkü ağlamaya çalışan kimse, düşüncesini ağladığı şey üzerinde toplamış olur. Üzüntülü olan, kalbiyle dert ettiği şeye bağlanır, kendini ona verir ve düşüncesini başka şeylerden keser. 

          İbnu Abbas’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Yüce Allah’ın secde ayetini okuduğunuzda, ayetin azametini düşünüp ağlamadan hemen secde etmeyin. Sizden birinin gözleri ağlamıyorsa, bari kalbi ağlasın. Kalbin ağlaması da, üzüntülü olması ve haşyet duymasıdır.” 

          Yani anlayan alimler gibi ağlayamıyorsanız, ağlayamayışınıza kalbleriniz üzüntü duysun, kendinde gerçek alimlerin vasfı nasıl bulunmuyor diye korksun. Garâibu’t-Tefsir adlı eserde bize, aşağıdaki ayetin manasıyla ilgili şu açıklama nakledilmiştir:

          “Çünkü taşlardan öylesi var ki, içinden ırmaklar kaynar. Öyle taşlar var ki çatlar da ondan su fışkırır.”487

          Burada “içinden ırmaklar kaynar” dan maksat, çok ağlayan gözlerdir. Yine “çatlar da ondan su fışkırır” ayetiyle, az ağlayan gözler ifade edilmiştir. Ayetin devamındaki

          “Taşlardan bir kısmı da Allah korkusuyla yukardan aşağı yuvarlanır.”488 buyuruğuyla da, göz yaşı olmaksızın ağlayan kalpler anlatılmıştır.

          Velilerden Sabit el-Benanî anlatıyor: Rüyamda Rasulullah’a (s.a.v) Kur’an okuduğumu gördüm. Okumamı tamamladığımda Rasulullah (s.a.v) bana: 

          “Bu okuyuş! Ama ağlama nerede?” buyurdu.

          Hasan el-Basri şöyle demiştir: “Allah’a yemin olsun ki, bu Kur’an’ı, inanarak okuyan kulun hüznü artar, rahatı azalır ve ağlaması çoğalır; gülmesi azalır, ibadetlerle meşgalesi artar. Bunun yanında rahatı ve boş şeylerle meşgul olması azalır.
Kur’an okumada insanlar üç halde bulunurlar: Onların en yükseği, okuduğu ayetlerde kendisine hitap eden Yüce Rabbinin sıfatlarını müşahede eden, kelamdaki manayı anlayan ve onda saklı duran ilahi ahlakı fark eden kimsenin makamıdır. Bu, mukarrebundan olan ariflerin makamıdır. 

          Kur’an okuyanların bir kısmı, Rabbinin lutuflarıyla kendisiyle konuştuğuna, nimet ve ihsanlarıyla kendisine hitap ettiğini müşahede eder. Bu kimsenin makamı haya ve ta’zim makamıdır. Onun hali; (Allah’ın emirlerine) kulak verme ve onları anlama halidir. Bunlar, ashab-ı yemînden olan salihlerdir. 

          Kur’an okuyanlardan bazısı da kendisinin okuduğu Kur’anla Rabbine münacaatta bulunduğunu görür ve bilir. Bu kimse, isteme ve yakarma makamındadır. Onun hâli isteme ve kalple yönelmektir. Bu makam, marifet sahibi hak yolcularına aittir. Onlar ashab-ı yeminden olan müminlerin seçilmiş grubundandır.

          Kulun Kur’an okurken Yüce Mevla’sının kendisine kelamıyla hitap ettiğine şahid olması gerekir. Çünkü; her şeyden münezzeh olan Cenab-ı Hakk, kendi sözüyle kelam etmektedir. Onda, kulun hiç bir kelamı yoktur. Ancak Yüce Allah kelamını ifade etmesi ve kendisini zikretmesi için, kula ifade imkanı verip onu konuşma mahalli yapmıştır. Nitekim Allah’ın emrini duyuran ağaç da, Hz. Musa (a.s) için bir yön olmuş, Allah, ağaç cihetinden ona kelam etmiştir.489

          Denilir ki, Allah’ın kelamının her bir harfi, Levh-i Mahfuz’da kaf dağından daha büyüktür. Öyle ki, melekler tilavet etmek üzere bir harfi kaldırıp okumak isteseler, buna güçleri yetmez. Ta ki Levh-i Mahfuz’un görevli meleği İsrâfil (a.s.) gelir. Onu Allah’ın izniyle ve rahmetiyle yalnız başına kaldırır. Çünkü Yüce Allah ona, bu görevi vermiştir. Melekler ancak ondan sonra okuyabilirler. 

Cafer b. Muhammed es-Sadık şöyle demiştir: “Vallahi, Yüce Allah halka kelamında tecelli etmiştir. Fakat onlar bunu görmüyorlar.” 

          Bir gün Cafer es-Sadık, namazda iken bayıldı. Kendine geldiğinde nedenini sordular. Şu cevabı verdi: “Okuduğum ayeti tekrar ederek kalbimde düşünüyordum. Nihayet onu, asıl sahibinden duymaya başladım. Artık vücudum Yüce Allah’ın kudretini müşahade etmeğe dayanamadı.” 

          Allah’ın seçkin kulları da böyledir. Onlar bir ayeti, kalplerinde tekrar edip dururlar. Sonra tecellilerini müşahede ettikleri Yüce Rablerinin yardımıyla ayetin hakikatına ererler. Öyle ki o anda anladıkları manalar kendilerini sarar ve ilahi ilim denizine dalıp kaybolurlar.

          Eğer Kur’an okuyan kimse bu müşahede hâlini elde edemezse, hiç değilse Cenab-ı Hakk’a, O’nun kelamını okuyarak münacaatta bulunduğunu ve bu şekilde O’na yalvarıp yakardığını bilmelidir. Çünkü Yüce Allah, ona lisanıyla hitap etmiş ve onun hareketi ve sesiyle ona konuşmuştur. Böyle olması kulun, Cenab-ı Hakk’ın kendisine verdiği ilim ve akılla, bunun ilâhî bir hikmet ve rahmet olduğunu anlaması içindir. Çünkü Cebbâr olan Yüce Allah, kendi sıfatıyla kelam etseydi, bunun karşısında ne Arş ve ne de yeryüzü durabilirdi. Yer ile gök arasında ne varsa O’nun saltanatının azametinden ve nurlarının tecellisinden mahvolurdu. Onun için Cenab-ı Hakk, bunu, gayb ilmiyle akıllardan perdelemiş ve kudretini kalplerden gizlemiştir. Kalplere ancak akılların kavrayabileceği ilmini izhar etmiş ve akıllara da düşünebildikleri şeyleri bilmeyi nasip etmiştir. Bu, Cenab-ı Hakk’ın lütfü, şefkatı, rahmeti ve ihsanıyla olmuştur. 

          Önceki milletlerin haberlerinden şöyle bir olay anlatılır: 

          Yüce Allah, peygamber bulunmadığı fetret döneminde sadık dostlarından bir alimi, zalim ve zorba bir krala, onu tevhide ve nebilerin getirdiği dine davet etmek üzere gönderdi. Kral, ona tevhid ile ilgili bir takım sorular sordu. Alim de, o günkü insanların kullandığı ve kendi aralarında bilinen bir takım örnekler vererek sorularını cevaplandırmaya başladı. Nihayet kral, alime:

          -Peki, sen peygamberlerin getirdiği ayetlerin insanların kelamı olmadığını iddia ediyorsun. O halde onlar Allah’ın kelamı mıdır?. Diye sordu. Alim:

          “Evet” karşılığını verdi. Kral:

          -Peki insanlar, Allah’ın kelamını okumaya ve taşımaya nasıl güç yetirebiliyorlar? Diye sordu. Alim şu cevabı verdi:

          -Bunu anlamak için insanlara bakmak yeterlidir. İnsanlar hayvanları ve kuşları yürütmek, durdurmak, ileri-geri hareket ettirmek istediklerinde, bunu insanların konuştukları dille anlatamayacaklarını gördüler. O zaman ıslık, bağırtı, çağırma gibi onların anlayabilecekleri şekilde seslendiler. Çünkü onların, ancak bundan anlayacaklarını biliyorlardı. İşte aynen böyle, insanlar da, Cenab-ı Hakk’ın kelamını dinleyip anlamaktan acizdir. Onlar, ilahî kelamı asıl hâliyle, kemaliyle ve sıfatıyla anlamaya güç yetirmezler. Onun için ilâhî kelam onlara, aralarında alıştıkları konuşma ve seslerle gelmiştir. Nasıl ki insanlar, bir takım sesler ve bağırmalar ile, hayvanlara kendi seslerini duyuruyor ve onları yönlendiriyorlarsa, ilâhî kelam da insanların anlayacağı şekilde olmaktadır. Bunun böyle olması, ondaki gizli manaları ve hikmetleri ortadan kaldırmaz. Çünkü kelamın şerefi taşıdıkları manaya bağlıdır. Onun büyüklüğü ise içindeki mananın ululuğundan ileri gelir. 

          Şu halde ses, hikmet için bir ceset ve yer durumundadır. Hikmet de ses için bir nefes ve ruh konumundadır. Nasıl ki, insanların cesetleri, taşıdıkları ruhla değerli ve aziz olursa, aynı şekilde kelamı ifade eden sesler de, taşıdıkları hikmetle değerli ve şerefli olur. 

          İlahî kelam, her şeyin üzerinde bir değere sahiptir. O derece bakımından çok yüksektir. Onda herkese boyun eğdiren bir kuvvet vardır. Hak ile batıl arasında ne hüküm verirse geçerli olan odur. O hükmedicidir. Âdildir. Şahittir. Hükmünden razı olunur. Emreder, nehyeder. Güneşin ışınları karşısında gölgenin duramadığı gibi, batıl da onun hikmetli sözleri önünde duramaz. İnsanlar güneşin asıl kaynağından gelen ışınlara bakmaya güç yetiremedikleri gibi, ilahi kelamın taşıdığı hikmetlerin derinliğine ve asıl merkezine de ulaşamazlar. Bununla birlikte, insanlar güneşin ışıklarından bir derece istifade edip önlerini ve işlerini gördükleri gibi, ilahi kelamdan da ihtiyaçları kadar nasiplenebilirler. 

          Allah’ın kelamı, kendisi görülmeyen ama buyrukları halkın içinde mevcut olan bir sultana benzer. Işığı ortada olup asıl kaynağı görülmeyen güneş gibidir. Yahut aslını bilmedikleri halde ışığı ile insanların yol bulduğu yıldızlar gibidir. Hiç şüphesiz ilahi kelam, bunlardan daha şerefli ve daha büyük bir yere sahiptir. O, eşsiz hazinelerinin anahtarıdır. Yüce makamların kapısıdır. İnsanı şerefli derecelere yükseltecek bir merdivendir. Bir defa yudumlayanın hiç ölmeyeceği bir hayat suyudur. Ve bir defa içenin bir daha hasta olmayacağı ilaçtır. Onunla kuşanıp donanmayan kimse kusurlarını ortaya döker. Ehli olmayanlar onu kuşanmaya kalkarsa ellerinde durmaz, çeker gider.”

          Buraya kadar anlattıklarımız, Hak dostu alimin krala karşı söylediği sözlerden naklettiklerimdir. Bu cevaplar karşısında kral daha fazla dayanamayıp, Allah’ın izniyle alimin davetine uymuştur.

          Bunlar; Cenab-ı Hakk’ın bir ayet, bir ibret, bir nimet ve bir rahmet kıldığı kelamının vasıflarıdır. Düşününüz o alim, nasıl Yüce Allah’ın kelamını anlamada beşer aklının, kuşların ve diğer hayvanların, insan sesini anlama makamında olduğunu görmüş ve anlamıştır? Kuşlar ve hayvanlar, kendilerine yönelen sesin manasını bilmedikleri halde, ifade edilmek istenen maksadı anladıkları gibi; insanlar da, Allah’ın kelamını kendilerine verilen anlayış sayesinde, kendi ölçülerince anlayabilirler.

          “Şüphesiz ki Rabbim, dilediğine bol bol insan eder. Çünkü O, her şeyi en iyi bilendir, hikmet sahibidir.”490

          Bunlar, O’nun sonsuz kudretinden sırlı bir kudret tecellisi ve eşsiz hikmetlerinden apaçık bir hikmet göstergesidir. Şüphesiz O, sonsuz hikmet sahibidir, her şeyi hakkıyla bilendir.

          Sonra kul şunu görmelidir: Fatiha’dan sonuna kadar bütün Kur’an’ın maksadı ve ayetlerin asıl hedefi, insandır. İnsan bilmelidir ki Kur’an, onun için misaller getirmiş ve onun zikrine ve vasıflarına yer vermiştir. Çünkü her şeyden münezzeh olan Yüce Allah’ın, bu ilâhî kelamla müminleri muhatap almış olması onları bu işe ehil bulduğunu ve onlarla beraber olduğunu gösterir. Yüce Allah, kendilerine Kur’an’ın indirilmesi hususunda müminler ile Peygamberini (s.a.v) eşit tutmuş ve şöyle buyurmuştur: 

          “Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini, size verdiği hidayeti, size öğüt vermek üzere indirdiği kitabı ve hikmeti hatırlayın.”491

          Yine müminlere hitaben şöyle buyurdu:

          “Andolsun size içinde alacağınız öğüt, şan ve şerefiniz bulunan bir kitap gönderdik.”492

          Peygambere (s.a.v) hitaben de şöyle buyurdu:

          “İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için ve ola ki düşünüp anlarlar diye sana da Kur’an’ı indirdik.493

          Şu ayetler de aynı konuya değinmektedir:

          “İşte, böylece Allah, insanlara kendilerinin misallerini anlatır.”494 Yani O, insanların vasıflarını anlatır.

          “Andolsun biz, bilmediklerinizi size açık seçik bildiren ayetler indirdik.”495

          “Andolsun ki, sana apaçık ayetler indirdik.”496

          “Ey Muhammed, Sen, sana vahyedilene uy ve Allah hükmedinceye kadar sabret.”497

          “Rabbinizden size indirilen Kur’an’a uyun.”498

          “O halde, seninle beraber tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol.”499

          Burada şunu hatırlatalım: Yüce Allah, ayetlerini bir delil ve açıklama olarak bütün insanlara göndermiş, ancak onları iman ve takva sahipleri için hidayet ve rahmet sebebi yapmıştır. Şu ayetler bunu ifade ediyor:

          “Bu Kur’an, insanlar için apaçık delillerdir, yakinen inanan toplum için ise hidayet ve rahmettir.”500

          “Bu Kuran, bütün insanlığa bir açıklamadır; takva sahipleri için ise bir hidayet ve öğüttür.”501

          Ayette geçen mûkınûn; takva sahibi olanlardır. Hidayete erenler ise rahmete ermiş olanlardır. Bizlere Kur’an’ı okumak emredildiği gibi, onu anlamaya çalışmak da emredilmiştir.

Bu konuda Efendimizin (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

          “Kur’an’ı okuyunuz ve onun gizli manalarını araştırınız.”502

          İbn Mesud şöyle demiştir: “Kim öncekilerin ve sonrakilerin ilmini elde etmek istiyorsa Kur’an-ı Kerime sarılsın.”

          Hz. Ali, Hz. Peygamber’in (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

          “Beni hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederek söylerim ki, ümmetim dinin aslı ve birliği konusunda yetmiş iki fırkaya bölüneceklerdir. Hepsi hak yoldan sapmışlardır, insanları da sapıtırlar. Onlar, ateşe çağırırlar. Böyle bir durum olduğunda, sizin, Allah’ın kitabına sarılmanız gerekir. Çünkü, onda sizden öncekilerin ve sizden sonrakilerin haberleri ve aranızdaki meselelerin hükmü vardır. Ona zalim kimselerden kim muhalefet ederse, Allah onu helak eder.
Allah, ondan başkasından ilim arayanı sapıklığa düşürür. O, Allah’ın sağlam kopmaz ipi, aydınlatan nuru, fayda veren şifasıdır. Kendisine sarılan için koruyucudur. Kendisine uyan için bir kurtuluş vesilesidir. Onda eğrilik yok ki düzeltilsin. Onda sapma yok ki istikamet verilsin. Onun hayret verici yönleri bitmez. Onun ayetleri çok tekrar etmekle eskimez. O, cinlerin dinlediği ve: “Gerçekten biz, doğru yola ileten harikulade güzel bir Kur’an dinledik. Ve ona iman ettik”.
503 Dedikleri bir kitaptır.

          “Ona göre konuşan doğru söylemiş, onunla amel eden sevap almış, ona sarılan en doğru yola ulaşmış olur.”504

          Hz. Huzeyfe’nin rivayet ettiği hadis de, bu manadadır. O demiştir ki: 

          “Rasulullah (s.a.v), kendisinden sonra doğacak bir takım ihtilaf ve gruplaşmaları haber verdiğinde, ben:

          -Ya Rasulallah! O zamana yetişirsem bana neyi emredersiniz? dedim. Şöyle buyurdu: 

          -Allah’ın kitabını öğrenir, onda olanlarla amel edersin; bu seni onlardan kurtarır.” Ben aynı soruyu tekrar sordum: Rasulullah (s.a.v) yine: 

          -Allah’ın kitabını öğrenir, onda olanlarla amel edersin; o seni ihtilaf ve fitnelerden kurtarır.” buyurdu. Ben tekrar aynı soruyu dile getirdim. Rasulullah (s.a.v) tekrar: “Allah’ın kitabını öğrenir, onda olanlarla amel edersin. Kurtuluş Kur’an’dadır” 505 buyurdu.

          Rivayet edildiğine göre, Hz. Ali şöyle demiştir: Rasulullah (s.a.v), insanlardan saklayıp da bana gizlice bir ilim vermedi. Ancak Allah Teala’nın bir kula Kitabındaki ayetleri anlayacak özel bir anlayış vermesi bunun dışındadır. Bana verilen de budur.”506 Yine Hz. Ali şöyle demiştir: 

          “Kim Kur’an’ı anlarsa onun kapalı manalarını açıklayabilir.” 

          İbnu Abbas: “Kime hikmet verilmişse ona, pek çok hayır verilmiştir.”507 Ayeti hakkında şöyle demiştir:

          “Bu ayetteki “çok hayırdan” maksat, Allah’ın kitabını güzel anlamaktır. Yüce Allah güzel anlayışı şöyle övmüştür: 

          “Biz Süleyman’a meselinin çözümünü ortaya koyacak bir anlayış verdik. Bununla birlikte onların her birine (Davud ve Süleyman’a) hüküm ve ilim verdik.”508

          Görüldüğü gibi, bu ayette Yüce Allah, anlayışı hüküm vermenin ve ilmin üzerinde bir makam olarak zikretmiştir. Bir de: “Süleyman’a ayrı bir anlayış verdik” ifadesiyle anlayışı Yüce Allah zatına nispet ederek ona ayrı bir hususiyet kazandırmıştır. İlim ve hükmün ise her ikisine ait umumi bir makam olduğunu bildirmiştir. Şu halde kul, ilâhî kelamı anlayıp Yüce Mevla’sına karşı ona göre muamelede bulunursa; okuduğu ayeti gerçekleştirmiş olur. Böylece Kur’an’ın ehli, ve Allah’ın dostu olma şerefine ulaşır. Böyle davranırsa okuduğunu sadece nakleden birisi olmaz. Bu durumu şu ayetleri okuyan kimse için düşünelim: 

          “Deki ben, Rabbime isyan edersem, gerçekten büyük bir gün olan kıyametin azabından korkarım.”509

          “Rabbimiz sadece sana güvendik ve sana yöneldik.”510

          “Sizin bize verdiğiniz eziyetlere, elbette katlanacağız.”511

          Bu ayetleri hakkıyla okuyan kimse kıyamet gününden korkar, Allah’a tevekkül eder, sadece O’na yönelir, O’nun yolunda çekilen eziyetlere sabır gösterir. Bu konuda hep Mevla’sına güvenir. Böyle yaparsa ayetleri sadece asıl sahibinden nakletmekle kalmamış olur. Çünkü ayetlerin yaşanmasıyla elde edilecek manevi tad ve nimetler, sadece okumakla elde. edilmez Ama ayetlerde sözü edilen amelleri, hakkıyla yaparsa; işte o zaman Kur’an okumanın tadını bulur ve Yüce Allah’a dostluğa adım atmış olur.

          Aynı şekilde kötü fiillerin yapıldığı ve yapanlara ilahi gazabın bildirildiği ayetleri okuduğun da, onlardan birisi olmamaya çalışmalıdır. Bu durumu şu ayetlerde düşünebilirz:

          “Hal böyle iken, onlar gaflet içinde yüz çeviriyorlar.”512

          “Onun için sen, zikrimize yanaşmayan ve dünya hayatından başka bir şey istemeyenlerden yüz çevir.”513

          “Kim de işlediği günahlara tevbe etmezse, işte bunlar zalimlerdir.”514

          Kur’an okuyan birisi bu ayetlerde bildirilen gruptan olduğu halde, o fiilleri yapanları ayıplaması ne kadar çirkindir! Aynı vasfı taşırken, onları kötülemek, ne büyük bir yanlışlıktır. Halbuki okuduğu ayetler bu haldeki kimsenin aleyhine bir delil olmaktadır. Artık bu sıfatlar üzerinde bulanan bir kimse münacaat etmenin tadını bulamaz ve Yüce Allah’ın hitabını duyamaz. Çünkü sahip olduğu kötü sıfatlar ve içine düştüğü hevası, kendisini Kur’an’ın hakikatini anlamaktan perdelemiştir. Kalbinin katılığı onu ilahi kelamı anlamaktan uzaklaştırmış ve içinde bulunduğu hali, okuduklarına karşı kendisini yalanlamış ve susturmuştur. Ama kul, uyanık olur, Allah’a yönelir ve samimi bir şekilde tövbe ederse; kalp kulağı açılır ilahi hükmü işitir kendisini davet eden Rabbine nazar eder ve istedikleri kabul edilir.

          Yüce Allah, kendisine yönelmek için basiretli olup ibret almayı ve öğüt almak için de kalb huzurunu şart kılmıştır. Şu ayetler bunu ifade eder:

          “Bütün bunları Allah’a yönelen her kula, gönül gözünü açacak birer ders ve ibret vesilesi yaptık.”515

          “Allah’a yönelenden başkası ibret almaz.”516

          “Bunu ancak akıl sahipleri anlar. O akıl sahipleri ki, Allah’ın ahdini yerine getirirler, verdikleri sözü bozmazlar.”517

          Yaptığı tövbeyi bozmadan istikamet üzere kalmak, ahde vefadır. Allah’ın çizdiği helal ve haram sınırlarını çiğnemek ise Allah’a verilen sözü bozmaktır. Bu sadakatin azlığındandır. 

          İnabe, tevbe etmek ve Allah’a yönelmektir. Kur’an’da “elbâb” ifadesiyle anlatılan akıl sahipleri, temiz akıl ve kalp sahipleridir. 

          Allah’tan korkan, kendisi adına iyi niyetli ve halka karşı samimi davranan, temiz bir kalbe sahip olan bir kimse Kur’an okurken şu anlayışta olması gerekir: Kur’an’da okuduğu bütün ilahi müjde, övgü, güzel sıfat ve Allah dostlarına ait makamları kendi nefsine layık görmemeli, kendisinin o hallerden çok uzakta olduğunu, bu anlatılanların diğer müminlere ve salihlere layık olduğunu düşünmelidir. Bunu onları selamet içinde gördüğü ve samimiyetlerine inandığı için yapmalıdır.

          Bunun yanında içinde kendilerine gazap edilenler, azapla korkutulanlar, kötü sıfatları ile gafiller ve günahkarların anlatıldığı ayetleri okuduğunda, kendisini onlardan biri gibi görmeli ve bu ayetlerdeki muhatabın bizzat kendisi olduğunu düşünmelidir. Bu bakış açısıyla hareket ederse halk adına ümit, kendisi adına korku içinde bulunur. Böylece kalbi, diğer kulları selamette, kendisini ise, günah içerisinde görür. 

          Rivayet edildiğine göre Hz. Ömer şöyle demiştir:

          “Ey Allah’ım! Senden zülmün ve inkarım için af diliyorum.”

          Ravi diyor ki: Ey mü’minlerin emiri, zülmü anlıyoruz da, buradaki inkarın manası nedir? dedim. Bunun üzerine şu ayeti okudu:

          “Doğrusu insan çok zalim çok inkarcıdır.”518

          Bir kul, kendini övülmeye layık görür ve tüm iyi vasıfları taşıdığına inanır, bunun aksine başkalarını ayıplayıp ve kötülemeye müstehak bilirse, kalbi sadıkların ahlakından dönmüş ve gerçek korku ehlinin yolundandan sapmış olur. Bu hâlde olan bir kimse hem kendisi helak olur ve hem de başkalarını helake sürükler. Çünkü kim, Yüce Allah’a yakın olduğu hâlde, kendisinin oradan çok uzakta olduğunu düşünürse, kendisine korku hâli ihsan edilir. Kim de, ilahi huzurdan ve dostluktan uzak bir halde bulunuyorken, kendisinin Allah’a yakın olduğunu düşünüyorsa, bu emniyet hâli ona bir tuzak olur.

          Alimlerden biri şöyle demiştir: “Ben, Kur’an okuyordum ama, tadını bulamıyordum. Nihayet onu, sanki Rasulullah (s.a.v), ashabına okuyor ben de dinliyorum gibi, okumaya başlayınca artık tadını ve halavetini buldum. Sonra bir üst makama yükselerek, sanki onu, Cebrail (a.s), Rasulullah’a (s.a.v) okurken dinliyorum gibi, okumaya başladım. Daha sonra Cenab-ı Hak bana, bir ileri dereceyi nasip etti Şimdi onu, sanki Yüce Allah’tan işitiyormuş gibi, okumaya başladım. Artık onu okurken bir hoşluk bir tat alıyorum ki, ondan uzak durmaya sabredemem.”

          Hz. Osman veya Huzeyfe şöyle demiştir:

          “Kalpler temiz olsa, Kur’an okumaktan doymazlar.”

          Sabit el-Benanî, demiştir ki: Yirmi yıl Kur’an’ı okumak ve anlamak için uğraştım, bu sayede yirmi yıl nimetler içinde yaşadım.”

          Alimlerimizden biri şöyle demiştir: “Her ayetin altmış bin manası vardır. Geriye kalanları ise, daha fazladır.” 

          Hz. Ali’den şöyle dediği rivayet edilmiştir:

          “Fatiha süresinin tefsiri için altmış deve yükü tutacak bilgi ortaya koyabilirim.” 

          Süleyman ed-Daranî şöyle demiştir:

          “Ben bir ayeti okuyor, onun üzerinde dört gece (beş gece olduğu da rivayet edilmiştir) duruyorum. Onunla ilgili kesin fikre varmadıkça, diğer ayete geçmiyorum.”

          Seleften birinin, Hud sûresi üzerinde altı ay durduğu, onu tekrar tekrar okuyup, anlamaya çalıştığı ama tamamlayamadığı, rivayet edilmiştir.

          Arif bir zat şöyle demiştir: “Benim her cuma bir hatmim, her ay bir hatmim, her sene bir hatmim ve otuz seneden beri devam etmekte olan başka bir hatmim vardır. Ama onu henüz tamamlayamadım.” Bu son hatim müşahede ve ayetlerin hakikatini anlama hatmidir. 

          Bu zat yine şöyle demiştir: “Kendimi tamamen ibadete verdim. Günlerce, aylarca, senelerce Kur’an’la iç içe çalıştım. İnsanlar, ilâhî kelamın asılın anlamaktan ve ilahi muradın sırrının çözmekten perdelenmişlerdir. Çünkü Yüce Allah, onlardan, marifetin aslını, ilmin hakikatini örtmüştür. Yüce Allah onlara, Zatı hakkındaki marifetleri kadar, kelamı ile ilgili marifet vermiştir. Çünkü O’nun sıfatları, fiilleri ve hükümleri kelamının manalarıyla bilinir. Ayrıca O’nun kelamının manaları, sıfatlarının ve ahlakının manalarındandır. Bundan dolayı Kur’an’da, kolay, latîf, şedid, ümit ve korku verici ayetler vardır. Çünkü O’nun sıfatları arasında rahmet, lutuf, intikam ve azapla yakalayış bulunmaktadır. İnsanlar nasıl ki, O’nun zatını bilmekten aciz iseler, aynı şekilde kelamının hakikatini bilmekten de acizdirler. O’nu, yalnız O bilir. Sıfatlarının hakikatini de sadece kendisi bilir. 

          Kelamının manalarını en iyi bilenler, sıfatlarının manaları hakkında en çok marifet sahibi olanlardır. Kullardan ilahi sıfatların, ahlakın ve hükümlerinin gizliliklerini en iyi bilenler, hitabın gizliliklerini, harflerin vecihlerini ve batın kelamın manalarını en iyi bilenler ve onlar hakkında en fazla marifet sahibi olanlardır. Ondan en fazla korkanlar da, O’na en yakın olanlardır. Ona en yakın olanlar ise, kendilerine manevi derece verdiği ve inayetine erdirdiği insanlardır. Bu manaya işaret eden bir hadiste şöyle buyrulmuştur:

          “Kur’an’ı, kıraat edenlerin en güzel sesli olanı, Kur’an okurken Allah’tan korktuğunu gördüğün kimsedir.”519 

          O’ndan, ancak marifet ehli olanlar korkar. O’nun marifetine ancak O’nunla muamelesini düzeltenler erer. Bu muameleyi ancak, ilahi yakınlığa erenler gerçekleştirir. O’na ancak, O’nu maksud edinenler ve O’nun nazarına nail olanlar yakın olur. İşte bu durumda olanlar, ilahi hitabın sırrına ve marifete ererler. Kitabın iç yüzüne vakıf olurlar. 

          Kul tilavet secdesi yaptığında; ayetlerde geçtiği gibi hayır dua etmeli ve yine ayetlerde öğretildiği şekilde şerlerden Allah’a sığınmalıdır. Bu, Kur’an’ı bilen alimlerin amelidir. Allah, bunu sever. Bunun için kullarının kendisine secde etmelerini emretmiştir. 
          
          Mesela kul: 

          “Onlar kendilerine ayetlerimizle öğüt verildiğinde büyüklük taslamadan secdeye kapanırlar ve Rablerini, hamd ile tesbih ederler.”520 ayetini okuduğunda, şöyle dua etmelidir: “Allah’ım! Beni sana secde edenlerden kıl. Sana hamd ederek tesbih edenlerden kıl. Kibirli olmaktan sana sığınırım. Senin emrine karşı gelmekten, büyüklenmekten, evliyana karşı büyüklenmekten sana sığınırım.”

          “Ağlayarak yüz üstü yere kapanırlar Kur’an okumak, onların Allah’a saygısını artırır.”521 ayetini okuduğunda şöyle dua etmelidir:

          “Allah’ım! Beni ağlayanlardan ve senin için huşu sahibi olanlardan eyle.”

          Bu ve benzeri durumlarda, Kur’an onun ameli, ilmi, zikri, duası, asıl meselesi ve meşgalesi olmalıdır. Onunla Allah’tan ister, onunla sevap elde eder. Elde ettiği makamı ondan kaynaklanır. Bütün şerefi ondadır. Bütün bunlar Kur’an’da toplanmıştır. O’nun kelamıyla arifler, O’nun marifetini elde etmiş, O’nun hitabıyla yakîn sahibleri, sıfatlarını müşahede etmişlerdir. Onların ilimleri, O’nun kelamındadır; vecdleri O’nun ilimlerinden, müşahedeleri O’nun sıfatlarına nail olmalarındandır. Onların kelamı, müşahedelerindedir. Çünkü kelamın çeşitleri, Allah’ın sıfatlarının manalarıdır. Nitekim O’nun razı olduğunu, gazap ettiğini, ihsanda bulunduğunu, intikam aldığını, cebbar ve mütekebbir olduğunu, çok şefkatli ve ikram sahibi olduğunu bildiren kelamları vardır. Kul, Allah’ı bilen ilim ehlinden, anlayış ehlinden ve müşahede ehlinden olursa, diğer insanlar için gayb olan bilgileri, müşahede eder ve diğerlerinin göremediği şeyleri o, basireti ile görür. Bunu ifade için Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

          “Hayır, işin gerçeği müşriklerin zannettikleri gibi değil. Görebildiklerinize ve göremediklerinize yemin ederim ki...”522

          “Ey basiret sahipleri, ibret alınız.”523

          Bunun manası, ayetleri anlamak için bana yöneliniz ki gerçeği görünüz. Çünkü Allah onlara eller ve gözler verdi. Onlar da kendilerine verilen bu kuvvetler ile gördüklerine yöneldiler. Yarattıklarına bakıp O’nu zikrettiklerinde halktan ayrılıp Allah’a koştular. Böylece imtihandan güzelce çıktılar. Başlarına gelen bela ve imtihanlar onların güzel hallerine hiç bir noksanlık getirmedi. Onlar, şu ayette haber verilen kimselerden oldular:

          “Her şeyden çift çift yarattık ki, düşünüp öğüt alasınız. O halde Allah’a koşun, Allah ile beraber başka bir tanrı edinmeyin.”524

          Onlar tevhid ve ihlas ehlinden oldular. Allah da onlar için tek dost ve kurtarıcı oldu. Sonra onlar, eşyayı tefekkür ve ibret makamını geçip ilerlemeye devam ettiler. O’nu, O’nunla zikrettiler. O’nu tevhid ederek Onun ile O’na kavuştular. Mâsivâyı ilah edinmediler, başka hiçbir şeyin uluhiyyetini kabul etmediler. Onlar, yalnız Yüce Allah’a ibadet ve kulluk ettiler. Abdullah b. Mesud’a ait Mushafta yukarıdaki ayete bu manayı verdiren bir kıraat gördüm. Bu kıraat “Fe firrû ilellahi minhü” şeklinde olup mana şudur:

          “Allah’tan Allah’a kaçın. Şüphesiz ben O’nun tarafından size gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.”

          Ayrıca Kur’an’ın zâhiri ve bâtını konusunda Abdullah b. Mesud’tan bir haber gelmiştir. Bazı raviler onun senedini Hz. Peygamber’e (s.a.v) kadar çıkarırlar. Biz de onu senediyle rivayet ettik. Bunu bize rivayet edenler haberlere vakıf, ilmin inceliklerini bilen, muhlis ve muhabbet ehli seçkin arif kimselerdir. Haber şudur:

          “Kur’an’ın bir zâhiri manası, bir Bâtınî manası vardır. Onun her ayetinin bir haddi ve bir matlaı vardır.”525 

          Biz deriz ki, Kur’an’ın zâhiri manasını Arapça’yı iyi bilenler anlar. Bâtınî manasını ise yakin ehli arifler anlar. Onun haddini yani ayetlerin manalarının sınırını zahir ilme sahip alimler bilir. Matlaını, yani ayetlerin kalp gözüyle görülebilecek gizli sırlarını ise, seçkin arifler, Allah dostları ve gerçek manada O’ndan korkanlar bilir. Bunlar, kendilerini bu ilme ulaştıran Rablerinin azabından korktukları zaman O’nun özel ihsanlarına ulaştılar. Bundan sonra kendilerine emin bir makamda özel sırlar emanet edildi, sağlam bir hâle ulaştıklarında gizli haberlere vakıf edildiler. Böylece ilahi huzurda yakınlık elde ettiler. Çünkü onlar devamlı O’nu müşahede etmekteydiler. Bunun için herkesten ayrı bir ilme sahip oldular. Onların bu hâlini Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle ifade buyurmuştur:

          “Bir şeye şahid olan kimse, uzakta olanın görmediği şeyleri görür.”526
 
          Kim ilahi huzurda kabul görürse, özel tecellilere şahid olur. Şahid olan O’nu bulur. Bulan O’nu tevhid eder, birliğine yakinen inanır. Tevhid eden aziz olur. Kim ilahi huzurdan uzakta ise gözü kör olur. Kör olan kaybeder. Kaybeden unutur. Unutan unutulur. Bu kimsenin hâli ayette şöyle anlatılmıştır:

          “İşte böyle, sana ayetlerimiz geldi, ama sen onları unuttun. Bugün de aynı şekilde sen unutuluyorsun.”527

          Yani, ayetlerimizi terkettin, onları anlamaya, onlar üzerinde düşünmeye çalışmadın. İşte bugün sen de, kendi hâline terk edileceksin. Sana rahmet nazarı ile bakılmayacak, ilahi huzurda yakınlık ve kabul görmeyeceksin. Bu halden Yüce Allah’a sığınırız.