ON SEKİZİNCİ BÖLÜM
GAFLETİN KÖTÜLENMESİ
GAFİLLERİN SIFATI


          Kur’an okuyan bir kimse, önceki bölümde açıkladığımız güzel sıfatların aksine hareket eder veya bunların zıddı olan kötü arzularda nefsini dinler, hevasına uyar, düşmanı olan şeytanın vesvesesine kulak verir, bir takım zan ve vehimlere dalar, kuruntulara bağlanır, şaşkınlık, manevi körlük, gaflet ve hata içinde bulunursa, şu ayetin bildirdiği sınıfa girer:

          “Onların bir kısmı da ümmidir. Kitap nedir bilmezler. Bütün bildikleri kendilerine anlatılan kuruntu ve uydurma bilgilerdir.”542 Bu ayette geçen “kitap nedir bilmezler” demek, onlar, onu sadece okur, ama onun hiç bir manasını bilmezler, demektir. Nitekim Yüce Allah, onların sadece zan ile hareket ettiklerini bildirerek, ayetin sonunda: “Onlar ancak zanna göre hareket ediyorlar” buyurmuştur. Zan, yakînin zıddıdır. Yüce Allah, zan içinde olanların durumunu kendi ifadeleriyle şöyle haber vermiştir:

          “Onlar: Ancak bir takım zanlarda bulunuyoruz. Onun hakkında kesin bir bilgi elde etmiş değiliz” dediler.543 Şu ayet de gafleti ve gaflette olanları kınamaktadır:

          “Göklerde ve yerlerde nice deliller vardır ki, onlar bu delillerden (ibret almadan) yüz çevirip giderler.”544

          Hiç şüphesiz Kur’an, onları yaratan Yüce Yaratıcının varlığına ve birliğine delalet eden göklerdeki ve yerdeki ayetlerinin en büyüklerindendir. Hal böyle iken onlar, başkasına kulak verip Kur’an’ı hafife alıyorlar. Allah, onların bütün yaptıklarından haberdar olduğunu bildirerek onları şu şekilde uyarmaktadır:

          “Biz, onların seni dinlerken ne maksatla dinlediklerini, kendi aralarında fısıldarken de, o zalimlerin “siz büyülenmiş bir adamdan başkasına uymuyorsunuz” dediklerini çok iyi biliriz.”545 

          Yani onların Kur’an’ı, kalbleri, kendilerine fayda değil, zarar veren şeyle meşgul olarak dinlediklerini ve onu can kulağıyla dinleyenlere, alaylı tavırlarla nelerin okunduğunu soracaklarını Allah bilmektedir. Çünkü onlar, kalpleriyle değil, sadece cisimleriyle orada hazır bulunmuşlardır. Oysa bu, onların aleyhinde bir delil olmaktadır. Şu ayet bu durumu ifade etmektedir:

          “Onların arasında, seni dinleyenler vardır. Fakat senin yanından çıkınca kendilerine bilgi verilmiş olanlara “O, az önce ne demişti?” diye sorarlar.”546 Ayet, şöyle devam eder:

          “Onlar, Allah’ın kalblerini mühürlediği heva ve heveslerine uyan kimselerdir.”547 Onların kalbi mühürlenmiş olduğundan dolayı, ilâhî hitabı derinliğine anlayamazlar. Kalbleriyle onu dinleyemez ve ilahi muradı anlayamazlar . Çünkü Onlar, kötü arzularına ve aslı olmayan zanlarına uymaktadırlar.

          Denilir ki kul, istikamet üzere bulunup, Kur’an-ı Kerim’i tilavet ederse, Cenab-ı Hak ona rahmetiyle nazar kılar, ama başka şeyleri ona karıştırırsa kendisine şöyle nida eder: “Benim kelamımla senin ne ilgin var? Sen, benden yüz çevirmişsin; eğer tevbe etmezsen kelamımı da bırak!”

          İsrail Oğullarıyla ilgili olarak bize, şu rivayet nakledilmiştir:

          “Yüce Allah, Musa ve Davud Aleyhisselam’a şöyle vahyetti: 

          “İsrail Oğullarından isyan eden zalimlere söyle de beni zikretmesinler. Çünkü ben, beni zikredeni zikredeceğime dair yemin ettim. Bu durumda onları, ancak lanetle zikrederim.” 548

          Onlar, Yüce Allah’ın haber verdiği şu kimselerdendir: 

          “Onların ardından hayırsız bir nesil geldi. Bunlar kitaba (Tevrat’a) varis oldular. Fakat ayetlerin hükmünü ve metnini değiştirme karşılığında şu değersiz dünya malını aldılar, nasıl olsa bağışlanacağız diyerek hareket ettiler. Halbuki onlara, ona benzer bir menfaat daha gelse, onu da alırlar. Peki Kitap’ta, Allah hakkında gerçekten başka bir şey söylemeyeceklerine dair onlardan söz alınmamış mıydı? Ve onlar, kitaptakini okumamışlar mıydı? Ahiret yurdu, isyandan sakınanlar için daha hayırlıdır. Hala aklınız ermiyor mu?”549

          Bu, onların kendilerini havf ve sakınmaya götüremeyen yalancı zanları ve aslı olmayan ümitleridir. Onlar, dünya hayatında Yüce Yaratıcılarına isyan ettiler ve ahirette affedilecekleri hayaline kapıldılar. Çünkü onlar, Allah’ın hikmetini bilmiyor ve O’nun hükümlerinden yüz çeviriyorlar. Ayette geçen, “Onlar, kitaptakini okumamışlar mıydı?” kısmının manası; onlar onu okudular, bildiler, ama onunla amel edip, ondan hiçbir şekilde faydalanmadılar, demektir. Bu da, onlar için bir kınama ve ayıplamadır. Şu ayet de böyledir:

          “De ki, eğer bunu iman sayıp inanıyorsanız, imanınızın size ne kötü şeyler emrediyor!”550 Bu ayetin ince bir yorumu daha vardır ki o da şudur: Onlar, kitabı, kendisiyle amel etmeyerek ve onu anlamamayarak mahvettiler. Bu mana, şu ayetin manasına uygundur:

          “Ehli kitaptan bir grup, sanki Allah’ın kitabını bilmiyorlarmış gibi, onu arkalarına atıp terkettiler. Süleyman’ın hükümranlığı hakkında onlar, şeytanların uydurup söylediklerine tabi oldular.”551 Buradaki “şeytanların söylediklerine tabi oldular ve hevalarına uydular” ifadesi, şu ayete uygunluk arzeder:

“Onlar ise, bunu kulak ardı ettiler, onu çok az bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları alış-veriş ne kadar kötü.”
552

          Görüldüğü gibi bu ayetlerle amel edilmemesi; onların arkaya atılması, ortadan kaldırılması ve dünya karşılığında satılması olarak isimlendiriliyor. Bunların her biri, tehdit ve azap ifade etmektedir. Aynı ayetler, Allah’tan korkanlar için, bir vaaz ve uyarıdır. Gaflet içinde olanlar içinse, onların kötü sıfatlarını ortaya koymaktadır. Bunu, ehli olanlar bilir. Cehennem ateşini anlatan şu ayet de böyledir:

          “İşte Allah, kullarını bununla korkutuyor. Ey kullarım, yalnızca benden korkun.”553

          Yüce Allah cehennem hakkında şöyle buyurdu: “O ateş, kafirler için hazırlanmıştır.”554

Seleften biri şöyle demiştir: “Bir kul, bir sûreyi okumaya başlar melekler ona okumasını bitirinceye kadar dua ederler. Bir başkası da Kur’an’ı açıp okumaya başlar; okumasını bitirinceye kadar melekler kendisine lanet okurlar.” Ona: “Bu, nasıl olur?” diye sorulduğunda şöyle cevap verdi: “Kul, ayeti okurken onun yasaklarını yasak, haramlarını haram, helallerini de helal kabul ederse melekler ona dua ve istiğfar eder. Ama aksi durumda melekler ona lanet eder.” 

          Alimlerden biri şöyle demiştir: “Bir kul, Kur’an okur ama bilmeden kendisine lanet etmiş olur. Çünkü o: Allah’ın laneti zalimlere olsun 555 ayetini okur. Oysa kendisi de zalimdir. Yine o: 

          “Allah’ın laneti, yalancılar üzerine olsun”556 ayetini okur, halbuki kendisi de yalancıdır.

          “Yeryüzünde haksız yere böbürlenenleri ayetlerimden uzaklaştıracağım.”557 Ayetine Süfyan es-Sevri şöyle mana vermiştir: “Onları, Kur’an’ı anlamaktan uzaklaştıracağım”

          Bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “Ümmetimin gözünde dünya ve para büyüdüğünde, onlardan İslam’ın heybeti çıkarılıp alınır. İyiliği emir ve kötülükten nehiy görevini terk ettiklerinde vahyin bereketinden mahrum kalırlar.”558 
          
          Fudayl; “Yani onlar, Kur’an’ı anlamaktan mahrum kalırlar.” demiştir.

          Gaflet içinde Kur’an okumayı kınayan sayılamayacak kadar hadis ve haber vardır. Bunlardan birisi de şu hadistir:

          “Ümmetimin münafıklarının çoğu, Kur’an okuyucular içinden çıkar.”559

          Hasan-ı Basrî şöyle derdi: “Sizler, Kur’an’ı belirli bölümlere ayırdınız. Bu bölümleri okumayı asıl hedef hâline getirdiniz. Onları ulaşılacak merhaleler edindiniz. Geceyi de o hedefe ulaşmak için bir vasıta yaptınız. Sizler, bu vasıtayı kullanıp o merhaleleri kat etmeye çalışıyorsunuz. Oysa, sizden önce gelenler, Kur’an’ı Rablerinden kendilerine gelen risaleler, mesajlar olarak görüyorlardı. Gece olunca onu okuyarak düşünüyor, gündüzün de, hükümlerini harfiyyen yerine getiriyorlardı.”

          İbn Mesud şöyle demiştir: “Kur’an, insanlara kendisiyle amel etsinler diye indirilmiştir. Onlar ise, sadece okunmasını amel kabul ediyorlar. Onlardan biri, Kur’anı Fatiha’dan sonuna kadar hiç bir harfini terk etmeden okur, fakat onunla amel etmeyi terk eder!..”

          Sahabeden İbn Ömer ve Cündüb b. Abdullah şöyle demişlerdir: “Biz öyle bir zaman diliminde yaşadık ki, bizden birimiz, önce iman ederdi. Hz. Peygamber’e (s.a.v), bir sûre nazil olduğunda ondaki helalleri haramları, emirleri, yasakları ve bilmemiz gereken bilgileri, sizin şimdi Kur’an’ı öğrendiğiniz gibi hemen öğrenirdik. Aradan zaman geçti, bir takım insanlar gördüm ki onlar, imanlarını sağlamlaştırmadan Kur’an’la meşgul olmaya başladılar. Kuran-ı Kerimi Fatiha’dan sonuna kadar hatmediyorlar ama, onun emirlerini, yasaklarını, ondan neyi bilmeleri gerektiğini bilmiyorlar. Onu sadece okuyorlar. Oysa, Yüce Allah’ın ona bildirdiği gibi, Kur’an’ın gönderilmesinden maksat, onun emirlerine uymak ve yasaklarından kaçınmaktır. Çünkü, Kur’an’ın çizdiği sınırların içinde kalınması farzdır ve kul, bundan mesuldür. Bunun için onlara aykırı davrananlara azap olunacaktır. Halbuki Kur’an’ın harflerinin sayılması farz değildir ve kul, bundan dolayı cezalandırılmayacaktır. Allah Teala şöyle buyurmuştur:

          “Biz, sana ağır bir söz indireceğiz.”560

          Ağır sözden maksat, onunla amel edilmesidir. Yoksa, Allah Teala onu okumak ve zikir için zaten kolaylaştırmıştır. 

          Rasulullah’tan rivayet edilen şu hadis-i şerif de bunu anlatmaktadır:

          “Sizler, kalbleriniz onunla huzur içinde olduğunda ve vücudunuz ona karşı yumuşadığında Kur’an’ı okuyunuz. Eğer bunun tersini yaparsanız, onu okumuş olmazsınız.”

          Diğer bir rivayette hadis: “Kalbiniz Kur’an’a yönelmeyip farklı yönlere kaydığında okumayı bırakıp kalkın”561 ifadesiyle bitmektedir.

          Kendisine Kur’an okuduğum faziletli bir şeyh, bana dedi ki: Ben, bir hocama Kur’an okuyordum. Hatmettiğimde tekrar okumak üzere yanına gittim. O, bana şöyle dedi: “Kur’an’ı, benim için bir amel haline getirdin; git onu huzurundaymış gibi Allah’a oku. Bak sana neler duyuracak ve ne türlü hikmetleri anlamanı nasip edecek.”

          Rasulullah’ın (a.s.v) ashabından bazıları ancak bir veya iki cüz, bir veya iki süre ezbere biliyorlardı. Kimileri de sadece, onun yedide biri olan bir hizb veya Bakara ve En’am surelerini ezberlemişlerdi. Ama onlar, bunların manalarını iyice biliyorlardı. Rasulullah (s.a.v), ahirete irtihal ettiğinde etrafında sahabe-i kiramdan yirmi bin kişi bulunuyordu. Onlardan hiçbiri, düşünmeden Kur’an okumuyorlardı. Oysa Kur’an-ı Kerim’i ezber edenler sadece altı kişi idi. Hatta bunların ikisi ihtılaflıdır. Bir alimin söylediğine göre, Kur’an’ı, Hulefa-i Raşidîn’den hiçbiri, bütünüyle ezberlemiş değildi. 

          İbn Abbas, Kur’an’ı Übey İbn Kab’a, Abdurrahman b. Avf, İbn Abbas’a, Osman b. Affan, Zeyd b. Sabit’e ve Suffe ehli de Ebu Hureyre’ye okuyarak hatmetmişlerdi. Ancak onların hepsi, Kur’an’ın bütün emirlerine uyuyor, yasaklarından kaçınıyorlardı. Yine hepsi, Kur’an hakkında alim ve fakih idiler. 

          Yusuf b. Esbat’a, “Kur’an’ı hatmettiğinde, nasıl dua edersin?” diye soruldu. Şu cevabı verdi. “Nasıl dua edeyim ki, okuyuşmdaki eksiklerimden dolayı yüz defa istiğfarda bulunuyorum.” 

          Yine o şöyle derdi. “Ben, Kur’an okumaya başlıyor ve okuyorum. Ama onda olan emir ve yasakları düşündüğümde, söylediğini yapmayıp, Allah’ın hoşnutsuzluğuna uğrayacağımdan korkuyorum. Hemen okumayı bırakıp, tesbih ve istiğfarla meşgul olmaya yöneliyorum.” 

          Bil ki kulun, Kur’an kıraatında elde edeceği şey, Kuran’a gereken hürmeti yapmasına, onu anlamasına, ondaki müşahadesine ve onunla amel etmesine göre olur. Çünkü Kur’an, Allah’ın, kulları içinde ortaya koyduğu en açık alametidir. Yeryüzünde Allah’ın varlığını gösteren en büyük ve en azametli ayetlerdendir. Bize Cenab-ı Hakk’ın ihsan buyurduğu en kâmil nimetlerdendir. Kulun, Kur’an’a hürmet ve edebi takvası kadar olur. Yine onun, ilâhî hitabı anlaması ve ona tazimde bulunması mütekellimi olan Allah Teala hakkındaki marifeti ve övgüsü kadar olur. Eğer söz sahibi Yüce Allah, onun kalbinde azametli ve anlayışında ulu olursa, o zaman kul ilahi kelamı tedebbür etmeyi, ilâhî hitap üzerinde uzun süre tefekkürde bulunmayı, onu çokça tekrar etmeyi, bir musibetle yüz yüze geldiğinde hemen ona koşmayı kendisine bir nimet olarak görür. Artık o kimse takvaya sarılır ve haramlardan uzak durur. Nitekim Allah Teala, şöyle buyurur:

          “Onda olanı zikrediniz ki, takva sahibi olabilesiniz.”562

          “Allah, insanlara ayetlerini açıklıyor ki, takva sahibi olsunlar ve tezekkür edip öğüt alsınlar.”563

          Çünkü her kelam, söyleyenin durumuna bağlıdır. Sözü söyleyendeki hürmet ve tazime göre söz yücelik kazanır, onun makamının yüceliğine göre kalbe etki eder, veya konuşanın basitliği ile önemini yitirir. 

          Yüce Allah kendisini şöyle tanıtmıştır:

          “Hiç bir şey, O’nun benzeri/dengi değildir.”564

          Yani ululuk ve hakimiyette hiçbir şey O’nun dengi değildir. Aynı şekilde hüküm ve açıklamada da O’nun kelamı gibi bir kelam yoktur. 

          Tevrat’ın Hanîn bölümünde şunları okudum: 

          “Ey kulum, benden haya etmiyor musun? Yolda giderken sana arkadaşlarının birinden bir mektup gelse, hemen onu okumak üzere oturur ve bütününü anlayayım diye, onu cümle cümle düşünerek okursun. İşte bu, benim sana gönderdiğim kitabımdır. Bak ondan ne kadarı sana ulaşmış, onu ne kadar tekrar ettin? Halbuki sen, onun uzunluğu ve genişliğini düşündün, sonra ondan yüz çevirdin. Peki ben, sana bir arkadaşından daha sevimli değil miyim? Ey kulum, sana bir arkadaşın geldiğinde, bütünüyle ona yönelir, kendisine kulak verirsin; bu arada bir kimse konuşsa veya seni meşgul etse, hemen ona “sus” diye işaret edersin. İşte ben, kelamımla sana yöneliyor, seninle konuşuyorum. Oysa sen kalbinle, düşüncenle benden yüz çeviriyorsun! Demek ki, beni arkadaşından daha basit görüyorsun?”

          Gece namazları, geceyi ibadetle geçirenlere, ilâhî hitabı güzel anladıklarından dolayı kolay gelmektedir. Oysa aynı ibadet, uyku ehline kalbleri ilâhî hitabı anlamaktan uzak ve perdeli olduğundan dolayı ağır gelmektedir. Bu manaya işaret olarak Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

          “O, göklerde ve yerde olanlara ağır geldi.”565

          Yani kıyamet vaktinin ilmi, gizlendiğinden dolayı insanlara ağır geldi. Çünkü bilinmesi gizli olan şeye, ağır denir. 

          En iyisini Yüce Allah bilir.