|
YİRMİ DÖRDÜNCÜ BÖLÜM |
Bil ki! Vird ve evrad; kulun Allah Teala’ya ibadet etmek üzere gece ve gündüz, belirli bir vakitte tekrar ettiği ibadetlerin ismidir. Kul bu belirlediği vakitte kendisini, sevgilisi olan Cenabı Hak’ka verir ve O da, bunun karşılığını ahirette ona ikram eder. Kurbetin iki manası vardır. Birisi yapılması emredilen farzlar, diğeri de teşvik edilen faziletlerdir. Kul, bunları gece veya gündüz belli vakitlerde yapmaya devam eder. Bu, onun bir virdi olup yarın kıyamet gününde karşılığını alır. Günlük virdin/amelin en azı, dört rekat namaz kılmak veya Mesânî diye tabir edilen ayetleri yüzden az olan bir süre okumak veya iyilik ve takvada diğer insanlara yardım etmeye koşmaktır. Enes b. Sîrîn şöyle demiştir: “Muhammed b. Sîrîn’in her gece yedi virdi vardı. Onlardan yapamadığını gündüz kaza ederdi.” Vakti belirlenen ve devamlı yapılmak üzere vazife edinilen amellere “vird” ismi verilmiştir. Mutemir b. Süleyman şöyle anlatır: “Ölümü yaklaştığında telkinde bulunmak üzere babamın yanına gittim. Bana, eliyle işaret ederek: “Beni bırak. Çünkü ben şu anda dördüncü virdimle meşgul bulunuyorum.” dedi. Kur’an’ın hizb isimi verilen belirli bölümlerinden herhangi birisinin belli bir vakitte okunmasına da “vird” denir. Bazı amel sahiplerinin virdi hergün belirli miktar Kur’an okumaktı. Bazısının virdi nafile namaz kılmaktı. Bazı alimler, virdlerini gece ve günüz belirledikleri vakitlerde yapıyorlardı. Virdlerini bir ayetle meşgul olmak, namaz kılmak, tefekkür etmek veya bir müşahedede bulunmak şeklinde yapanlar da vardı. Ariflere gelince onlar, virdleri için bir zaman belirlemiyor ve vakitlerini belirli işlere taksim etmiyorlardı. Aksine onlar, virdlerini, Rablerine tahsis ettikleri tek vird haline getirmişlerdi. Dünyadan ihtiyaçlarını zaruret ölçüsünde karşılıyor ve bütün vakitlerini Yüce Rablerinin rızasına ulaşmak için aynı uyanıklık içinde geçiriyorlardı. Dünyevi ihtiyaçlarını görürken de, kendilerini kulluk makamında tutuyor ve her anlarını bir çeşit ibadetle dolduruyorlardı. Böylece onlar, her vakit, ilâhî takdirce sevk edildikleri amelin gereğini yerine getiriyor, kendilerinden o anda istenen iş ve ibadeti yaparak virdlerini/günlük vazifelerini gerçekleştiriyorlardı. Bu haller onların Allah (c.c) tarafından hüsnü kabul görmelerinin alametidir. Allah onları kendi nefislerine bırakmaz ve bazısını diğer bazılarının emrine vermez. Çünkü O, salihlerin işlerini üzerine alır, tedbir eder. Onların müşahedeleri zikirleridir. Muhabbet besledikleri tek şey Yüce Sevgiliye yakın olmalarıdır. Onlar, biricik sevgilileri olan Allah’tan başkasında hiçbir fazilet görmezler. Yakinen tanıdıkları Rableri dışında hiçbir şeyi yakınlık sebebi görmezler. O’nunla O’na yaklaşırlar. O’nunla O’na doğru yol alırlar. Yalnız O’na tevekkül eder ve yalnız O’ndan korku içinde bulunurlar. Sadece O’na ve O’nun için muhabbet beslerler. Tevhidle ilgili amelleri hariç, bütün amelleri bıraksalar, bu, tevhidlerinde zerre kadar bir noksanlık meydana getirmez. İşin başındaki müridlerin yaptığı bütün virdleri terketseler, bu durum, onların kalblerinde bir katılık ve kopukluk meydana getirmez. Çünkü onlar, amellerle ilerlemiyorlar ki, onun sebebiyle noksanlığa düşsünler. Onlar, kalblerini ve hallerini virdlerle ayakta tutma durumunda değillerdir. Onlar kalbin ne ile ilerleyip gerilediğini iyi bilirler. Onların himmeti tek bir sebepte toplanmaz o sebebi kaybettiklerinde himmetleri gevşesin. Onların yakinleri tek bir şeyle kuvvetlenmez ki, onu bulmadıkları zaman yakinleri zayıflasın. Bu anlattıklarımız, müridlerin halleridir. Bu hallerin değişmesi özetle iki şekilde olur. Kul Ya Yüce Rabbiyle olan muamelelerinde sıkılarak ondan uzaklaşır. Ya da halk ile rahatlayıp onlarda huzur arar. Eğer bu kimselerin Yüce Rablerine yakınlıkları devam etseydi, O’nunla buldukları rahatlık da devam ederdi. Şayet hep O’na nazar etselerdi, O’ndan başkasına bakmazlardı. Ariflere gelince, şüphesiz Allah (c.c), onların kalblerini masivadan/kendinden başka her şeyden boşaltmıştır. Kalplerinin tek noktada toplanması sayesinde bütün dağınık işler onlar için bir olmuştur. Yüce Allah onları kendisi için şahit yapmıştır. Artık her şey onlar için manen bir ilerleme sebebidir. Onlar her şeyde tevhide ulaşırlar. İçlerinde meydana gelen her düşünce, kendilerini Allah’a sevk eder. Nazar kıldıkları her şey, onlara Allah’ı gösterir. Her bakış, her hareket, onlar için, O’na götüren bir yoldur. Onların tevhid inançları, her vesile ile devamlı artmaktadır. Yakine ermiş imanları bir değişme, bozulma, durma ve sınırlama olmadan daima yenilenmektedir. Onlardan biri, sebepleri kullanmak istediğinde Rabbü’l-Âlemin hemen o sebepleri onun için bir araya getiriverir. Çünkü onların bir araya gelmesinden istenen, O’dur. Arif kulun kalbi, Yüce Sevdiğine güvenerek ve inanarak O’na teslim olduğundan, başına gelen faklı her şeyde huzur hali devam eder. Çünkü kendisinin hakkı talep ettiğini bilir ve kendisini Rabbi sevk ve idare etsin diye nefsini O’nun önüne atar.Yüce Allah da, onun işlerini üstlenir, onu nefsine ve hevasına bırakmaz. Bunlar, ehlinden başkasının bilemeyeceği makamlardır ve bu makamlar ancak onlara uygun ve layıktır. Başkaları onlara kıyas edilmez, boş dava ile onlara ulaşılmaz. Bu makamlar ehli olmayana gösterilmez ki onun için evradı terk etsin. Onlar layık olmayana verilmez ki, onun için çalışmada kusur etmiş olsun. O hallere ancak, Allah tarafından sevilmiş kullar ulaştırılır. Onlar o makam ve hallerin ilmiyle yüz yüze getirilirler ve onun yolunda sülûk ettirilirler. Kendilerine o yolda lazım olan azık verilir. Bu, sadece onlara ait ve onlar için tahsis edilmiş bir durumdur. Ve onlar bu yolda ilerlemişlerdir. Allah’ın evliyası, O’na ibadet edenlerdir. Onlar kalblerini ibadet ettikleri Yüce Rabbe bağladılar. Sadece bağlandıkları mabudlarına nazar ettiler. Allah’ın kendilerine lutfettiği hükmünü müşahede etme nimeti sayesinde ilahi kitabın hükmünü bizzat Yüce Allah’tan öğrenip anladılar. Bu durum şu ayetlerde anlatılmaktadır: “Musa: Git, dedi. Artık hayatın boyunca sen, bana dokunmayın diyeceksin. Ayrıca senin için kurtulamayacağın bir ceza günü var. Tapmakta olduğun tanrına bak. Yemin ederim, biz onu yakacağız. Sonra da onu parça parça edip denize savuracağız.”773 Yüce Allah kendilerini putlara adayan gafillerin durumunu kınayarak şöyle anlatmıştır: “Onlar, biz bir takım putlara ibadet eder ve kendimizi onların ibadetine adarız dediler.”774 “Onlardan, ileri gelenler: “Yürüyün, Tanrılarınıza bağlılıkta direnin; sizden istenen şüphesiz budur” dediler.”775 Buna karşılık peygamberine de şu emri vermiştir: “Rabbinin hükmüne sabret. Çünkü sen bizim kontrolümüzdesin.”776 Arifler, kendilerine emredilen tek şeyin ihlas, ibadet ve kulluk olduğunu iyi anladılar. Hevadan/nefsin boş ve haram arzularından kaçılınılmadıkça da,ibadetin mümkün olmadığını bildiler. İbadetten sonra, “inabe” gelir. Bu durumu anlatan ayette şöyle buyrulumuştur: “Tağuta kulluk etmekten kaçınıp, Allah’a yönelenlere/inabe edenlere müjde vardır.”777 Ârifler, namazın dinin direği olduğunu ve gerçek namazın da, ancak muttakilerin kıldığı namaz olduğunu kesin olarak bilirler. Takva, ise ancak inabe ile olur. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Allah’a inabe ederek/içten yönelerek O’ndan korkunuz.”778 Ayetin devamı şöyledir: “Namazlarınızı kılınız, müşriklerden olmayınız.”779 Bu, ariflerin peygamberlerin sünnetine uygun olarak yaptıkları ibadetleridir. Onların inabesi, zikrettikleri Zatı müşahede etmeleridir. Çünkü gafillerin vasıfları açıklanırken şöyle buyurulmuştur: “Onların gözleri, benim zikrimden yana perdelidir.”780 Yani zikrettiklerini anlamada gözleri perdelidir. Çünkü onlar, Allah’a yönelmiş ariflerin taşıdığı sıfatları taşımazlar, aksine onların zıddı olan özellikleri taşırlar. Halbuki ariflerin yaptığı zikrin aslı, zikrettiklerinden başkasını unutmalarıdır. Ayeti kerimede: “Unuttuğunda Allah’ı zikret.”781 Buyurulmuştur. Zikretmeleri onları O’na götürür. Nitekim onlar, “Umulur ki, bunları iyice düşünürsünüz. Artık Allah’a koşunuz.”782 İlâhî buyruğunu iyi anlamışlardır. Onlar, masivayı terk edip Allah’a koştuklarında, Allah onları kurb/ilahi yakınlık makamına ulaştırmış ve onlara muhabbetine ermeyi ihsan etmiştir. Onlara rahmetini açmış ve onları rahmeti içerisinde tutmuştur. Onları, kendilerinden başka kimse görmez ve tanımaz. Bu hali ifade eden bir ayette Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “İçlerinden biri şöyle demişti: “Mademki siz, onlardan ve onların Allah’ın dışında tapmakta oldukları varlıklardan uzaklaştınız. O halde, mağaraya sığının ki, Rabbiniz, size rahmetini yaysın ve işinizde, sizin için fayda ve kolaylık sağlasın.”783 Şu ayet de bu konu ile ilgilidir: “Onların tuzağından kurtulan İbrahim: Ben, Rabbime gidiyorum. O, bana doğru yolu gösterecek, dedi.”784 VİRDLERİN ARTIRILMASI Mürid, günlük olarak belirlenmiş zikirlere ve amellere devam ederek manevi durumundaki ilerlemeyi veya gerilemeyi bilir. Adetlere yönelmesine ve ibadeti boş vermesine bakarak azminin kuvvetini ve gevşekliğini anlar. Evradda, bir çok faziletler ve üstünlükler vardır. Evradına devam eden bir mürid, hastalık, yolculuk gibi bir sebeple onları yapamazsa, melek, kendisine onları yapmış gibi sevap yazar. Bundan dolayı da: “Arifin uykusu, cahilin namazından daha faziletlidir.” denmiştir. Çünkü alim, uykuda kötülüklerden uzak ve selamet içindedir. Zâhid ve alim, daima selamet içindedir. Fakat marifetsiz oruç tutan ve geceyi ayakta ibadetle geçirenler, afetlerden yana emin olamazlar. Çünkü onlara, ibadetler esnasında bile düşmanı olan nefis ve şeytan, ulaşma yolu bulabilir. Bu, haliyle aldanan cahildir ki, bulduğunu da kaybeder, muhafaza edemez. Bize rivayet olunduğuna göre, bir haberde şöyle buyurulmuştur: “Alimin uykusu, bir ibadettir ve nefes alıp vermesi de tesbihtir.”785 Diğer bir hadiste şöyle buyurulmuştur: “Bir alim, şeytana karşı bin abitten daha güçlüdür.”786 Maktû (Tabiînden birine nispet edilen) bir haberde şöyle denmiştir: “Sema yeryüzüne düşse bile, alim, ilminden hiçbir şey bırakmaz. Oysa dünya, ilimsiz ibadet edene açılsa, Rabbine ibadet etmeyi bırakır.” Bunun sebebi şudur: Alime, bazen uykusunda bir takım ayetler ve ibret alınacak şeyler keşfolur, en üst ve en alt dereceleriyle melekût aleminin perdeleri açılır. Alim bu yolla bir takım ilimlere muhatap olur. İlâhî kudreti müşahede eder. Bunlar, enbiyanın uyanıklık halinde müşahede ettikleri şeylerdendir. Arifin uykusu uyanık hali gibi olur. Çünkü onun kalbi diridir. Gafilin uyanık hali bile, uykuda gibi olur. Çünkü onun kalbi ölüdür. Buna göre alimin uykusu, cahilin uyanıklık haline denk olur. Cahil ve gafilin uyanıklık hâli ise, alimin uykusuna yakın olur. Nitekim Ebu Musa’dan rivayet edilen bir haberde şöyle buyurulmuştur: Hz. Peygamber (s.a.v) bir gün Uhud dağına baktı ve şöyle buyurdu: “Bu, Uhud dağıdır. Kimse, onun ağırlığını bilemez. Ümmetimden öyle kimseler vardır ki, onların tesbihatı ve kelime-i tevhid zikirleri Allah katında bu dağdan daha ağırdır.”787 İbn Mesud Hz. Ömer’e şöyle demiştir: “Bir kulun, bir günde yaptığı ibadet semalarda ve yeryüzünde olanlardan daha ağır olabilir. Sonra bu kulun sıfatlarını şöyle açıklamıştır: “Çünkü bu kimse, Allah’ı bilen ilim sahibi ve Allah tarafından kendisine güzel akıl verilen bir kuldur.” Hz. Aîşe’ye, Rasulullah’ın (s.a.v) Ramazan ayındaki namazından soruldu. Şöyle dedi. “Ramazan’a tahsis ettiği özel bir ibadeti ve Ramazanın dışında yapmayıp da, onda yaptığı ziyade bir ameli yoktu. Onun ibadetleri her zaman aynı düzeyde idi.”788 Enes b. Malik şöyle demiştir: Sen, Rasulullah’ı (s.a.v), gece uyurken görmek istersen görebilirdin. Onu gece ibadet ederken görmek istersen, o şekilde de görebilirdin. Her ikisi de onda vardı. Rasulullah (s.a.v) uyur, sonra kalkar namaz kılardı. Namazda kaldığı kadar yatıp uyurdu. Sonra tekrar kalkardı. Nihayet kalkıp sabah namazına giderdi.”789 Hz.Âişe şöyle demiştir: “Rasulullah (s.a.v), Ramazan ayı hariç, hiçbir ayı bütünüyle oruçlu geçirmemiştir. Hiçbir geceyi de, sabaha kadar ibadetle geçirmemiştir. O, ibadet yaptığı gecelerin bir kısmında uyurdu.” Hz. Âişe şöyle devam etti: “Rasulullah (s.a.v), her ayda bazı günler oruç tutar, bazı günlerde tutmazdı. Geceleri namaz kılmaya kalkar ve sonra uyurdu.”790 Diğer bir haberde şöyle denmiştir: “Resulullah Aleyhisselam, oruç tutardı. O kadar ki; bu orucunu hiç bırakmayacak, sanılırdı. Oruç tutmadığı zamanlarda da, oruca hiç başlamayacak zannedilirdi. Yani bazı günlerde oruç tutar, bazı günlerde tutmazdı. Bazen bir süre oruç tutmaz, sonra oruca başlardı.” Diğer bir haber şöyledir: “Rasulullah, bazen kuşluk vakti olduğunda: “Yenecek bir şey var mı?” diye sorardı. Eğer kendisine bir şey getirilirse yer, yoksa o gün oruç tutardı. Bir gün: “Ben oruçluyum.” buyurdu Sonra içeri girdi. Biz: “Ya Resûlallah, bize yiyecek bir hediye geldi, dedik. Bunun üzerine O: “Ben oruç tutmayı istemiştim; fakat madem öyle, onu bana getiriniz.”791 buyurdu. Çünkü Rasulullah’ın (s.a.v) virdi yani sürekli ameli, içinde bulunduğu zamanda tecelli eden duruma göre hareket etmekti. Ariflerin tasarrufları ve davranışları da Rasulullah’ın (s.a.v) bu ameline dayanır. Yakîn sahibi olanların müşahedeleri bu türdendir. Onlar, Allah ile beraberliklerinde herhangi bir vakit ayrımı yapmazlar, herhangi bir sınırlamada bulunmazlar. Onlardan birine: “Allah Teala’yı nasıl, ne ile tanıdın?” diye sorulunca, şu cevabı vermiştir: “Azimetleri feshederek, bağları çözerek.”792 Bazıları böyle diyebilir, fakat virdlere devam etmek, amel sahibi olanların yoludur. Vazifeleri yapmak, ibadet edenlerin halidir. Onlar amel ve zikir sayesinde, dostlar arasına girer ve Tek olan Yüce Zatı müşahede etmeye yükselirler. İşte zaman virdleri, bir vird olur ve hakkı müşahedelerinin hakkını verirler. Selef ulemasından biri şöyle demiştir: “İman, gönderilen peygamberlerin sayısı kadar olup üçyüz on üç çeşit ahlak içerir. Her mü’min, onlardan biri üzere bulunur ki, o, kendisini Allah’a götüren yoldur. Bu onun Cenab-ı Hakk’a giden yolu ve nasibidir. Müminlerden aynı yol ve metodu izleyenler, bir tabakayı meydana getirir. Bu tabakaların bazısı, diğer bazılarından daha üstündür.” Diğer bir alim şöyle demiştir: “Allah’a götüren yollar, müminlerin sayısıncadır.” Ariflerden biri şöyle demiştir: “Allah’a götüren yollar, yaratıkların sayısıncadır.” Yani her müşahede eden için, bir yol vardır. Böylece kainat, onu yaratana götüren birçok yollar durumundadır. Bir haberde şöyle nakledilmiştir: İman üçyüz otuzüç yoldur. Kim onlardan birine inanarak Cenab-ı Hakk’a kavuşursa, Cennete girer. Şu ayet insanlaradki bu farklı yapıyı ifade eder: “De ki, herkes kendi mizac ve meşrebine göre iş yapar. Bu durumda, kimin doğru yol tuttuğunu, Rabbiniz en iyi bilendir.”793 Bu, onların hepsinin hidayete ermiş olduklarına delalet eder. Bir kısmı, diğerlerinden daha fazla hidayete ermiş olabilir. Şu manada ki o, Allah’a daha yakındır, diğerlerinden daha üstündür ve daha faziletlidir. Ama hepsi, kendi istediği ile kurb/ilahi yakınlık makamına ermeye teşvik olunmuştur. Cenab-ı Hakk, mukarrebun makamında olan salihlerin, kurb makamına ermede yarış içinde olduklarını şöyle bildirmiştir: “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve O’na vesile arayınız.”794 Vesileden maksat, kurb makamında olmak demektir. Yüce Allah, onlardan haber verdiği bir ayette şöyle buyurmuştur: “Onlar Rablerine yalvarırlar ve hangisi kendilerini O’na daha yakın yapacak diye vesile arayan kimselerdir.”795 Halkın, Allah’a en yakın olanı, Allah katında en âli, en üstün olanıdır. Halkın, Allah katında en üstün olanı da, Allah’a karşı marifeti en fazla ve Allah katında en faziletli olanıdır. Bize rivayet olunduğuna göre: “De ki, herkes kendi mizac ve meşrebine göre iş yapar...”796 ayetinin tefsiri hakkında şöyle denilmiştir: Kendi mizac ve meşrebine göreden maksat, herkes kendi vahdaniyet anlayışına ve onunla ilgili marifetine göre hareket eder, demektir. Ayette geçen “eş-Şâkile” kelimesinin anlamı; yol, metod ve ahlak demektir. Bu fiil, mufa’ale ve sülâsi bapta kullanılır ve farklı manalara gelir. Hz. Ali’nin şu sözü, bunun bir benzeridir: “Her müminin önde gelen/en kıymetli bir ameli vardır. Bu, kendisini kurtuluşa erdireceğini ve Mevlası yanında fazilet kazandıracağını umduğu amelidir.” Alimlerden biri şöyle demiştir: “Kûfe’de ibadet edenler, dört kısma ayrılıyordu: Bazısı sadece gece ibadet ederdi. Bunlar, gündüz nafile ibadetle uğraşmazlardı. Bir grup, gündüz nafile ibadet ve taat ile meşgul olur, geceleri dinlenirlerdi. Onlardan kimi, sır sahibi olup ibadet ve hâlini gizler, bilinmekten kaçınırdı. Dördüncü grup ise, her işleri açıkta olup, sır sahibi değildi.” Onlardan bazısı, gündüz ibadet etmeyi, gece ibadet etmekten daha üstün görüyordu. Çünkü gündüz ibadet etmede, nefisle mücahede, azaların kötülüklerden uzak tutulması ve daha zor olarak korunması vardır. Bunun bir sebebi , gündüzün, gaflet içinde olanların koşuşturma ve cahilce davrananların ortaya çıkma zamanı olmasıdır. Onun için kulun, bu davranışların ortaya çıktığı esnada, sekinet içinde bulunması, hem müttakî ve hem de mücahid olduğunu gösterir. Ayrıca bu, onun fazilet sahibi bir kimse olduğunun bir delilidir. Denilmiştir ki ibadet, yalnız namaz kılma ve oruç tutmak değildir. Aksine en faziletli ibadet, farzları vaktinde eda etmek ve haram kılınan yasaklardan uzak durmak, bir de kazanç esnasında Allahtan korkup, takva esaslarına sarılmaktır. Bunların hepsi, gündüz amellerindendir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Geceleyin sizi öldürür gibi uyutan, gündüzün ne işlediğinizi bilen, sonra belirlenmiş ecel tamamlansın diye sizi gündüz içinde yeniden dirilten/uykudan uyandıran O’dur.”797 Ayette geçen, “gündüszün ne işlediğinizi bilen” den maksat, gündüz, azalarınızın ne yaptığını, ne kazandığını bilir demektir. Burada kazanma, gündüze bağlanmıştır. Bu ayetin devamında: “Sonra sizi gündüz içinde yeniden dirilten” ifadesi gelmektedir. Buna göre, gündüzün hiç bir günah işlememiş ve muhalefet içinde bulunmamış bir kuldan, daha faziletli kim olabilir? Hasan-i Basrî şöyle dermiştir: “Amellerin en zor olanı, devamlı olarak gece ibadeti yapmaktır.” Virdlere/günlük nafile vazifelere devam etmek, müminlerin huylarından ve abidlerin izlediği yollardandır. Bunlar, onun kavî iman ve yakîn sahibi olduğunu gösteren ibadetlerdir. Hz. Âişe’ye, Rasulullah’ın (s.a.v) amel şekli sorulduğunda şöyle demiştir: “O, başladığı amele devam ederdi, onu en güzel bir şekilde yapar ve devam ettirirdi.”798 Rasulullah’ın (s.a.v) bir defasında ikindi namazından sonra iki rekat namaz kılmasının sebebi budur. Rivayet edildiğine göre, bir gün öğle namazından sonraki iki rekatı, bir heyetin gelip onu meşgul etmesinden dolayı kılamamıştı. Sonra onu, ikindi namazından sonra kıldı. Bundan sonra, bu iki rekat namazı, ikindiden sonra kılmaya devam etti. O vakitte, evine her geldiğinde bu iki rekat namazı kılardı. Bunu, Hz. Âişe ve Ümmü Seleme rivayet etmişlerdir.799 Diğer taraftan bu iki rekat namazı, mescitte değil de, evinde kılması, insanlar onu kendilerinin de yapması gereken bir sünnet kabul etmesinler diye idi. Meşhur bir haberde şöyle rivayet olunmuştur. Rasulullah (s.a.v): “Amellerden, gücünüz yettiği kadarını üstlenin. Çünkü sizler usanmadıkça, Allah sevap vermekten usanmaz.”800 O halde gücünüze göre amel yapınız. Diğer bir hadiste: “Amellerin en sevimlisi, az olsa da en devamlı olanıdır.”801 buyurulmuştur. Bize rivayet edilen bir haberde şöyle buyurulmuştur: “Yüce Allah, kime bir ibadeti yapıp adet haline getirmeyi nasip eder de, sonra onu tembellikle terk ederse, Cenab-ı Hak ona gazap eder.”802 Hz. Âişe’den rivayet edilen bir hadis şöyledir: “İlmimi artırmadığım yeni bir gün benim için hayırlı ve mübarek değildir.”803 Yine Hasan-ı Basrî ve Hasan b. Ali’den nakledilen, bazı rivayetlerde de Hz. Rasulullah’a ait olduğu söylenen bir haberde şöyle buyrulmuştur: “İki günü birbirine eşit olan kimse aldanmıştır.Kimin içinde bulunduğu günü, dünden daha kötü olursa o, mahrumdur. Kim, (her gün manen) artma içinde olmazsa, o noksanlıkta demektir.” Diğer bir rivayette hadis şu lafızlarla bitmektedir: “Kim noksanlığını nefsinde araştırmaz ise o, noksanlaşmaya davam eder. Noksanlık içinde bulunan kimse için ölüm daha hayırlıdır.”804 Hiç şüphesiz mümin şükreder. Şükreden kul ise devamlı artış içindedir. |