Alimlerden birisi şöyle demiştir: “Halk üç şey ile, hakikate ulaşmaktan perdelenmiştir:
1-Para sevgisi,
2-Baş olma sevdası,
3-Kadınlara itaat.”
Ariflerden birisi de şöyle demiştir: “Kulları, Allah Teala’ya ulaşmaktan alıkoyan üç şey vardır:
1- İrade ve niyetindeki samimiyetin azlığı,
2- Yolu bilmemek,
3- Hevasına uyan kötü alimleri rehber edinmek.”
Alimlerimizden birisi de demiştir ki: “Aranan perdeli, delil kayıp, ihtilaf mevcut olunca, hak inkişaf etmez. Hak inkişaf etmeyince de; mürid, hayret ve şaşkınlık içinde kalıp bocalar.”
Bil ki, hak yolcusu müride şu yedi haslet lazımdır:
1-Niyet ve iradesinde doğruluk. Bunun alameti; girdiği yolun gereğine göre hazırlığını yapmaktır.
2-Taate götüren şeylere yapışmak. Bunun alameti; kötü arkadaşı terk etmektir.
3-Nefsinin hâlini tanımak. Bunun alameti; nefsin afetlerini tanımaya çalışmaktır.
4-Allah’ı tanıyan bir alimle beraber olmak. Bunun alameti; böyle bir alimi, diğer her şeye tercih etmektir.
5-Tövbe-i nasuh. Mürid ancak böyle bir tövbe ile taatın tadını bulur ve güzel hâlini devam ettirir. Nasuh tövbesinin alameti; hevâya uymaya götüren şeyleri terk etmek ve gönlü nefsin düşkünlük gösterdiği kötü şeylerden çekmektir.
6-İlmen sakınca olmayan helal yiyecek. Bunun alameti; yiyeceğini helal yollardan aramak ve onu ilme ve dinin hükmüne uygun bir şekilde kazanmaktır.
7- Bu yolda kendisine destek olacak salih bir arkadaş. Salih arkadaşın alameti, ona takva ve iyilikte yardımcı olması, günah ve düşmanlıktan uzak tutmasıdır.
İşte bu yedi husus, hak yoluna giren kimsenin azığıdır. Bu yoldaki manevî ilerleme, terbiye ve kemalat bunlara bağlıdır. Ayrıca bunları, şu dört hasletle destekler ki, bunlar, onun işinin temeli, direği ve kuvvetidir. Onlar da: Açlık, uykusuzluk, sükut ve halvettir.
Bu dört esas, nefsin hapsedilmesini, sıkıştırılıp prangaya vurulmasını ve iyice bağlanmasını sağlar. Bunlar sayesinde nefsin azgınlık sıfatı zayıflar, iş ve davranışları güzelleşir. Bu dört şeyin her birisinin kalpte meydana getirdiği bir tesir vardır.
Önce, açlığı ele alalım:
AÇLIK
Açlık, kalpte deveran eden kanın bir kısmını noksanlaştırır ve kalbi aydınlatır. Kalbin aydınlığı, nurlanması demektir. Ayrıca açlık, kalbin yağını eritir. Bu erimeyle onda bir incelme ve hassasiyet hâsıl olur. Kalbin incelmesi; bütün hayırların anahtarıdır. Çünkü kalbin katılığı, bütün şerlerin anahtarı ve başlangıcıdır. Kalbin kanı noksanlaşınca; düşmanın/şeytanın oraya giriş yolları daralmış olur. Çünkü, kalbin kanı onun giriş yeridir. Kalb yumuşayınca, düşmanın ondaki hakimiyeti zayıflar. Nitekim düşman olan (şeytan ve nefsin) hâkimiyeti katı kalpte olur.
Filozoflar derler ki: “Nefs, tamamen kandan ibarettir.” Bu konudaki delilleri de şudur: İnsan ölünce; cesedinde faaliyeti sona eren şey, canlılığı ve kanıdır.
Bazı felsefeciler de: Kan, nefsin mekanıdır;demişlerdir ki, doğru olan da budur. Nitekim bu, Tevrat’ta zikredilmektedir. İşittiğime göre; Tevrat’ta şöyle yazılıdır:
“Ya Mûsâ! Sakın damarları yeme, çünkü onlar, nefislerin bulunduğu ve barındığı yerlerdir.”
Bu sözü, şu hadis-i şerif destekler mahiyettedir:
“Şeytan, Ademoğlunun, damarlarında dolaşır. Öyleyse, siz, açlık ve susuzlukla onun dolaşma alanlarını daraltınız.”887
Kûfe alimleri, kanı “nefis” diye ifâde etmişler ve: “Akıcı nefsi (yâni kanı) olmayan hayvanlardan birisi, suda öldüğü vakit suyu kirletmez” demişler. Onlar bu sözleriyle, domuzlan böceği, ağustos böceği ve örümceği kastetmişlerdir.
Açlıkta kan noksanlaşır. Kanın noksanlaşması, düşmanın giriş ve geziş yollarının daralması ve nefsin meskeninin zayıflaması demektir. Çünkü nefsin mekanı olan kan, etkisiz olma durumuna gelmiştir.
Rivayet edildiğine göre, İsa (a.s.) şöyle demiştir:
“Ey Havâriler topluluğu! Karnınızı aç tutun, ciğerlerinizi susuz bırakın, bedenlerinizi süslü elbiselerle bezemeyin, umulur ki; böylece kalbleriniz Allah Teala’yı görür duruma gelir.” Yani, gerçek bir zühd ve kalb safiyeti ile bu hâle ulaşabilirsiniz, demiştir.
Demek ki açlık; zühdün anahtarı ve ehirette kurtuluşun kapısıdır. Açlıkta, nefsin zilleti, boyun eğmesi, zayıf düşmesi ve acizliği mevcuttur. Bunlarda da, kalbin manen dirilmesi ve salahı vardır. Açlıkla, en azından sükut hâli kazanılır. Sükutta da selamet vardır. Nitekim sükut hâli, akıl sahipleri için, ele geçirilmek istenen bir hedeftir
Sehl demiştir ki; “Bütün hayırlar şu dört haslette toplanmıştır. “Ebdaller (veliler) de, onlarla maksuda ulaşmışlardır: Bunlar, karnı aç tutmak, az konuşmak, az uyumak ve insanlardan uzaklaşmaktır.”
Yine o, demiştir ki: “Kim açlığa ve sıkıntıya sabretmezse, manevi terbiyesini gerçekleştirmez, kemalata eremez.”
Abdulvahid b. Zeyd, -Allah’a yemin ederek- derdi ki: “Sıddıklar ancak, açlık ve uykusuzlukla bu makama ulaşmışlardır.”
Gerçekten, açlık, kalbi aydınlatır ve parlatır. Kalbin aydınlığı ile gayb müşahede edilir; parlamasıyla da yâkin hâli ve safası gerçekleşir. Bu aydınlık ve parlaklık ancak, temiz ve incelik sahibi bir kalbe girer. O zaman kalb, sanki, cilalı bir ayna içinde parıldayan bir yıldız gibi olur, gayb alemini müşahede eder. Bâkî olanı gördüğü için, fâniden gönlünü ve gözünü çeker, nefis ve hevânın geçici olmaya mahkum lezzetlerine karşı rağbeti azalır; çünkü onlardaki vebâli ve cezayı görüp bilmiştir. Ahireti ve yüksek dereceleri müşâhede ettiği için, hayır olan işlere yönelir. Bu durumda, ona ahiret hâli hakim olur. Dünya cazibesi kaybolur; gaib olan hazır, hazır olan dünyevi istekler ise gözünde ve gönlünde yok olur. O zaman, ahireti ister ve ona yönelir. Yok olup gidecek şeyleri sevmez ve peşine düşmez. Ahireti kazanmaya çalışır ve bütün rağbetini o tarafa çevirir. Kendisine bu dünyanın saklı olan asıl yüzü gözükür, sırlar keşfolur; böylece göz ve gönlünden aldanma perdesi kalkar. İşte ancak bu durumda kul, gerçek bir mümin olur. Ashab’tan Harise
el-Ensârî’nin bahsettiği kul olur. O, şöyle demiştir:
“Nefsimi dünya (sevgi ve hırsın)’dan çektim. Sanki, Yüce Rabbimin Arşını açıkça görür gibi oldum. Sanki, cennette cennet ehlinin birbirleriyle ziyaretleşmelerini, cehennemliklerin de birbiriyle lanetleşmelerini seyrediyor
gibiyim.”888
Aynı şekilde, Rasulullah da (s.a.v), müminin kalbini tanıttığı hadisinde, kalblerin dört kısım olduğunu, bunlar içinde, müminin kalbinin, bütün kötülüklerden arınmış olup içinde parlayan bir ışık bulunduğunu belirtmiştir.889
Evet, müminin kalbi böyledir. Aslında kalbin arınması, dünyadan çekilmesi ve hevâdan sıyrılmasıyla olur. İçindeki parlayan ışık ise, kendisiyle gaybı gördüğü “yakin” nurudur.
UYKUSUZLUK
Alimlerimizden birisi demiştir ki:
“Kim ihlas ile, kırk gün Allah’a ibadetle geceyi uykusuz geçirse, kendisine göklerin sırları açılır.” Aynı zat; bütün hayırlar dört şeydedir der ve gece uykusuzluğunu da, onlardan birisi olarak sayardı.
Bil ki, gece ibadetinde uzunca uykusuz kaldıktan sonra, uykusunun galebe çalmasından dolayı alimlerin uykusu, kendileri için bir keşif , manevî bir müşahede, Cenab-ı Hakk’a bir yakınlık ve ilâhî bir feyiz kaynağı olur.
Şunlar ebdalin/salihlerin, velilerin sıfatıdır: Yemeleri açlık hâlinde, uykuları zaruret durumunda ve konuşmaları ihtiyaç miktarında olur. Kim Yüce Sevgili için gece uykusuz kalırsa, gündüz ona muhalefet edemez. Çünkü Rabbi, ona gece ibadetinde kendisi için uykusuz kalmayı nasip etmiştir.”
Hasan-ı Basrî bir gün çarşıya gittiğinde insanların boş gürültü ve çokça konuşmalarını işitince: “Zannediyorum bunların geceleri uyku ile kötü geçen bir gecedir. Bunlar gece ibadetine yardımcı olması için gündüz kaylule yapmayıp, boş işlerle vakit öldürüyorlar.” demiştir.
Bir hadiste şöyle rivayet edilmiştir:
“Gündüz öğle vakti kaylule yapınız/bir miktar uyuyunuz. Şüphesiz şeytanlar gündüz öğle vakitleri kaylule yapmazlar. Gündüz kaylule yaparak, gece ibadetine destek sağlayınız.”890
Ayet-i kerimede geçen:
“Sabır ve namaz ile yardım isteyiniz”891 emrine şu manalar verilmiştir:
“...Oruçla, gece ibadetine yardım isteyiniz.”
“...Nefisle mücahedeye karşı, açlık ve gece namazıyla ilâhi yardım isteyiniz.”
“Günahlardan sakınmaya karşı, sabır ve namaz ile yardım isteyiniz.”
SÜKUT
Gereksiz konuşmayı bırakmak demek olan “sükuta” gelince, o, aklı geliştirir, sahibine verayı öğretir, takvayı elde ettirir. Allah Teala, sükut sayesinde, kuluna, doğru görüş, her zaman tercih edilmeye layık bir ilim nasip eder ve ona her sıkıntıdan bir kurtuluş yolu ihsan eder. Yine sükutu tercihi sebebiyle, kendisini doğru söz ve güzel amelde muvaffak kılar.
Seleften birisi demiştir ki: “Sükut etmeyi üç senedir, ağzıma koyduğum bir çakıl taşıyla öğrendim. Her konuşmak istediğimde, dilim taşa takılıyor, ben de sükut ediyordum.”
Büyüklerden birisi de şöyle der: “Nefsime, konuştuğu her lüzumsuz/mâlayani kelime için, iki rekat namaz kılmayı vazife olarak yükledim. Bir zaman sonra, buna alıştı, namaz bana kolay gelmeye başladı. Bunun üzerine her boş söz için, bir gün oruç tutmaya söz verdim, nefsim buna da alıştı ve lüzumsuz konuşmayı terk etmedi. Nihayet her lüzumsuz kelime için, bir dirhem sadaka vermeye karar verdim, artık bunu yapmak nefsime ağır geldi ve böylece lzumsuz konuşmaya son verdim.”
Ukbe b. Amir anlatıyor: Rasulullah’a (s.a):
“Ya
Resulallah! Kurtuluş hangi ameldedir?” diye sordum. Allah Rasûlü (s.a.v):
“Diline sahip ol, evin geniş olsun ve hatalarına ağla, huzur ve kurtuluş bunlardadır.”
buyurdu.892
Rasulullah (s.a.v), kısa ve öz bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur:
“Kim, selamete ulaşmak istiyorsa, sükuta yapışsın.”893
Yine Rasulullah (s.a.v), Muaz b. Cebel’e namazı, orucu ve diğer önemli ibadetleri tavsiye ettikten sonra, sonunda:
“Sana, bütün bunlardan daha önemli ve faydalı olanı haber vereyim mi?” buyurdu ve diline işaret edip, ona sahip olmasına dikkat çekti.”
Hz. Muaz demiştir ki: O zaman ben:
“Ya
Resulallah! Dilimizin konuştuklarıyla hesaba çekilecek miyiz?” diye sordum, Allah Rasulü (s.a.v):
“Hayret, Ya Muaz! İnsanları yüzüstü cehenneme sürükleyen, dilleriyle kazandıklarından başkası mıdır? Şüphesiz, sükut edersen selamet bulursun, konuştuğun zaman ise, sözün, ya lehinedir ya da
aleyhine!”894 buyurdu.
Süfyan b. Abdullah
es-Sekafî demiştir ki:
Rasulullah’a (s.a.v): “Ya Rasulallah! Bana, İslam hakkında öyle bir şey tavsiye buyur ki, sizden sonra, hiç kimseye o konuda soru sormama gerek kalmasın” dedim. Allah Rasulü (s.a.v):
-Rabbim Allah de, sonra, her işinde dosdoğru ol” buyurdu. Ben de:
-Bundan sonra yapacağım ve sakınacağım ne kaldı ki?” dedim.
Diğer bir rivayette, şu lafızlar yer almaktadır:
“Ben: Bana en zararlı şeyi haber verir misiniz?” dedim. Efendimiz (s.a.v), diline işaret
buyurdu.895
Bir haberde şöyle buyurulmuştur.
“Bir kul, dilinden çıkanlara sahip olmadıkça, Allah Teala’dan gerçek manada korkmuş
olmaz.”896
Hadis–i şerifte ise şöyle buyurulmuştur:
“Kulun, kalbi doğru olmadıkça hâli; dili doğru olmadıkça da kalbi düzgün
olmaz.”897
İbn Mesud da:
“Dilden daha çok uzun süre hapsedilmeyi hakeden hiçbir şey yoktur” demiştir.898
Seleften birisi ise: “Verayı/hakiki takvayı araştırdım; onun en az dilde olduğunu gördüm.” demiştir.
Alimlerden birisi de: “Bir kulun, dili doğru olduğunda mutlaka, diğer işlerinin de güzel olduğunu, dilinden çıkan sözü çelişki ve yalanla dolu olduğunda ise, diğer işlerinde de bir bozukluğun bulunduğunu görürsün.” demiştir.
Hükemadan birisi de; “Akıl çok olunca, kelam az olur. Akıl az olduğunda da söz çoğalır.” demiştir.
Ahmed b. Hanbel ise: “Kelam ilmine dalanların çoğu zındıklığa düşmüşlerdir.” demiştir.
Tasavvuf yolunun büyüklerinden birisi şöyle der: “Konuşan ve konuştuğunu güzel anlatan çoktur. Fakat asıl zor iş, susmayı güzel yapmaktır.”
Zünnun el-Mısrî: “Korku sahibini hareket ve ızdıraba sevk eder, haya ise, sükuta götürür.” demiştir.
Ariflerden birisi de: “Bu ilim iki kısma ayrılmıştır. Yarısı sükut, yarısı da onu nereye koyacağını ve kime vereceğini bilmendir.” der.
Dahhak b. Müzahim ise: “Ben önceki büyüklere yetiştim; onlar, ancak, sükut ve verayı öğreniyorlardı. Bugün ise insanlar, hep konuşmayı öğreniyorlar.” demiştir.
Hasan-i Basrî, Enes b. Malik’ten, Rasulullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
“Dört şey var ki; onlar, ancak, sevip peşine düşmekle ele geçer.
1- Sukut ki o, ibadetlerin başıdır.
2- Tevazu 3- Allah Teala’yı zikir.
4- Dünya malının azlığı.”899
Hammad b. Ziyad şöyle anlatır: “Eyyub’a: “Bugün ilim daha fazladır veya bu manada bir şey söyledim.” O da: “Ey oğlum! Bugün kelam daha fazladır. İlim ise, önce geçen büyüklerde daha fazla idi.” dedi.
Denilir ki, öncekiler, alimin sözünden istifade ettikleri gibi, sükutundan da istifade ediyorlardı.
Yine denilmiştir ki: “Konuşanın sükutundan istifade edemeyen, sözünden de faydalanamaz.”
Alimlerden birisine: “Falancı mı daha alimdir, yoksa filan zat mı?” diye sorulduğunda: “Falan daha alimdir, filan ise daha çok laf eder.” diyerek, ilimle, lafı birbirinden ayrı tutmuştur.
Horasan alimlerinden birisine, vefatı anında: “Bize, sizden sonra, meclisinde ve sohbetinde oturacağımız birisini gösterir misiniz?” diye sorduklarında; onlara, falancı adama gidin, diyerek sükutu çok seven ibadet ehli birisini tavsiye etmiştir. Kendisine:
-Onun fazla ilmi yoktur, kendisine sorduğumuz ilmî sorulara cevap veremez, denilince, alim:
-Evet, bunu ben de biliyorum, fakat o, bilmediğini konuşmayacak kadar vera/takva sahibidir.” dedi.
A’meş derdi ki:”Öyle sözler vardır ki, cevabı sükuttur.”
Seleften birisi de: “Sükut, alimin süsüdür, cahilin ise kusurunu örten perdesidir.” demiş. Bir başkası da buna: “sükut cahil kimseye verilecek en güzel cevaptır.” sözünü eklemiştir.
Bir haberde: “Sükut, alim için bir süs, cahil için bir sıkıntı ve ağırlıktır.” denmiştir.
Alimlerden birisi şöyle der: “Şeytana, konuştuğunda ilimle konuşan, sükut ettiğinde edeple sükut eden bir alimden daha çok sıkıntı veren hiçbir şey yoktur.” Şeytan der ki: “Şuna bakınız, sükutu bana, kelamından daha ağır ve daha çok acı vericidir.”
Yine selef-i salihinden birisi der ki: “Konuşmasını öğrendiğin gibi, susmasını da öğren. Konuşman seni, doğruya ulaştırırsa; sükutun da seni tehlikelerden korur. Sükutta senin için iki faydalı haslet vardır:
1-Sükutla, senden daha cahil olan birisinin cahilliğini ve edepsizliğini defedersin.
2-Yine sükut sayesinde, senden daha alim olan birinden ilim öğrenirsin.”
Alimlerden birisi demiştir ki: “Bilmiyorum” demesini öğren, “Biliyorum” sözünü öğrenme. Eğer sen: “Bilmiyorum” dersen; sana bilmediklerini öğretirler, sonuçta sen de öğrenmiş olursun. Fakat, “Biliyorum” dersen; sana öyle sorular sorarlar ki, sonuçta altından kalkamaz, zor duruma düşersin.
Alimler demiştir ki: “Alim, “bilmiyorum” diyeceği yerde “biliyorum” derse, en ağır darbesini almış olur.”
Hz. İsa (a.s) şöyle demiştir:
“Bütün hayır üç şeydedir: Bunlar sükut, söz ve nazardır. Kimin susması tefekkürle değilse, o bir yanılmadır. Kimin sözü zikir değilse o söz zarardır. Kimin kainata bakışında ibret yoksa, o bakış bir oyun ve aldanmadır.900
Alimlerden birisi de demiştir ki: “Öyle bir zaman gelecek ki, insanların en faydalı işleri uyku, en faziletli ilimleri de sükut olur.”
O, bu sözü genellikle amellerin bozuk, ilimlerin karışık olduğu bir zaman için söylemiştir.
Yine aynı zat der ki: “O zamanda insanların en güzel hâli, açlıktır. Çünkü o vakit haramlar yayılmış, helal ortadan kalkmıştır.”
Alimlerden birisi ise şöyle der: “Sükut, aklın uykusu (dinlenmesi), konuşma ise onun uyanıklığıdır. Her uyanıklık hâli, bir uykuya (dinlenme ve sükûnete) muhtaçtır. Akıllı bir kimse ancak, aklını topladığı ve zihnini toparladığı zaman konuşur.”
İbn Abbas, talebesi Mücahid’e çeşitli şeyler tavsiye ederken şunları da söylemiştir:
“Seni ilgilendirmeyen konularda sakın konuşma. Böyle yapman senin için daha selametlidir. Kendin adına hatadan emin olma. Yerini bulmayınca, seni alakadar eden konularda da konuşma. Kendisini ilgilendiren konularda konuşan nice kimseler, sözü, yerine koymadığı ve ehline söylemediği için zayi etmiştir.”
Alimlerden birisi demiştir ki: “Kişinin vera ve takvası, konuşmasında ortaya çıkar.”
Bir haberde şunlar zikredilmiştir:
“Sözü çok olanın, hata ve sürçmesi de çok olur. Hatası çoğalanın ise kalbi ölür.”901
Denilmiştir ki: “Söz azaldıkça, doğruluk nispeti artar.”
Seleften bir cemaatten nakledildiğine göre, onlar şöyle demişlerdir: “Selametin onda dokuzu sükuttadır.”
Denilmiştir ki: “Konuştuğu her boş ve lüzumsuz söz için, kul, kınanmak ve azarlanmak için beş yerde durdurulur ve kendisine şunlar sorulur:
1-Bunu niçin söyledin, konuştuğun seni ilgilendirir miydi?
2-Konuşmanda bir faydan oldu mu?
3-Konuşmasan bir zararın olur muydu?
4-Konuşmasan sonuçta daha kazançlı olmaz mıydın?
5-O sözün yerine “Sübhanellah”, “el-hamdülillah” deyip de sevabını alsan daha iyi olmaz mıydı?
Denilir ki, konuşulan her kelime için ahirette üç soruşturma açılır. Birincisinde, konuşulan sözün “niçin?”, ikincisinde “nasıl?”, üçüncüsünde “kim için?” söylendiği sorulur. Üçünden kurtulursa ne âlâ, yoksa, hesap için uzun süre bekler.”
Hasan-i Basrî demiştir ki “Müminin dili, kalbinin ardındadır. Bir şey konuşmak istediği zaman önce düşünür; eğer faydasına ise konuşur, zararına ise vazgeçer. Münafığın kalbi ise, dilinin ardındadır. Kalbine ne gelirse hiç düşünüp taşınmadan hemen konuşuverir.”
Bir haberde, şöyle nakledilmiştir: “Konuşmanın sükuttan daha sevimli olması, alim için bir
afettir.”902
Çünkü konuşmada, sözün inceliklerine dalma ve gereksiz sözler sarf etme vardır. Sükutta ise, selamet ve kazanç vardır.”
Rasulullah (s.a) bir öğüdünde şöyle buyurmuştur:
“Kendi ayıbı, insanların ayıbını araştırmaktan kendisini alıkoyan, elindeki fazla suyunu ihtiyaç sahiplerine dağıtan ve gereksiz sözden dilini tutan kimseye müjdeler
olsun.”903
Sükut hakkında ve değindiğimiz konularda haberler çoktur. Fakat biz, hepsini zikretmeyi hedeflemedik.
HALVET/YALNIZLIĞA ÇEKİLMEK
Halvete gelince. Halvet, kalpten halka ait korku ve beklentilerin boşaltılması, bütün düşüncenin Yüce Yaratıcının emrettiği işlerde toplanması ve sebat üzere azmin kuvvetlendirilmesidir. Çünkü, insanlara karışmakla azim gevşer, gayret dağılır, niyet zayıflar.
Halvete giren kimse, insanları görmekten kurtulduğu için, nefsin acil dünyevi konulardaki fikir ve meşguliyeti aza iner. Çünkü göz, kalbin kapısıdır. Kalbi bozacak şeyler oradan girer ve ardından kalpte şehvet ve lezzetler canlanır.
Alimlerden birisi demiştir ki: “Durmadan sağa sola bakan kimsenin, pişmanlığı kesilmez.”
Halvet; kalbi ahiret düşüncelerine çeker; yakinen müşahede ettiği için, ona olan arzu ve gayreti devamlı yeniler. İnsana halkı hatırlamayı unutturur ve Rabbin zikrine bağlar. Halvet; afiyet ve emniyeti temin eden en büyük sebeplerden birisidir. Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:
“Allah’tan afiyet isteyiniz. Kula yakînden sonra, afiyetten daha büyük bir nimet verilmemiştir.”904 Diğer bir hadiste ise:
“İnsanlardan uzaklaşmak
afiyettir.”905 buyrulmuştur. Buna göre uzlet hadis-i şerifte, teşvik edilen işlerden olmakta ve yakîn bir imandan sonra, her şeyden daha üstün tutulan nimetler arasında sayılmaktadır.
Bir hak yolcusu, cemiyet içinde bulamadığı lezzeti, manevî tadı ve ilerlemeyi halvette buluncaya kadar gerçek bir mürid olamaz. Aynı şekilde bir hak yolcusu açıkta yaptığı amellerde bulamadığı şevk ve kuvveti gizli amellerinde ele geçirinceye kadar, ünsiyeti yalnızlıkta, rahatı halvette ve en güzel amelleri gizlilikte yaşayıncaya kadar, sadık bir mürid olamaz.
Halvet ile halka karışma durumu, havf/ilahi korku ile muhabbet arasındaki durum gibidir. Bilindiği gibi havf, bütün ibadet ehli için uygun ve faydalı bir durumdur. Muhabbet ise, ehil ve seçkin kullar için fazladan verilen bir nimettir. Aynı şekilde halvet ve yalnızlık da, bütün hak yolcularına uygun ve faydalıdır. İnsanlarla karışmak ve onlarla muhabbet etmek ise, herkesin işi değildir.
Bu, ancak hak yolunda örnek olacak alimlere uygun düşecek özel bir iştir.
Ancak halvet; mevcut akıldan başka bir akla, tek başına olmak da, insana takviye olacak ayrı bir imana muhtaçtır.
Süfyan es-Sevrî ve Bişr b. Hâris’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Yalnızlıktan canın sıkılıp halkla beraberliğe ünsiyet ettiğinde; riyadan emin olma.”
Ebu Muhammed demiştir ki: “Bütün hayırlar, şu dört haslette toplanmıştır: Seçkin Allah dostlarından bir grup olan Ebdallar da, bu hasletler sayesinde Ebdal olmuşlardır. Bunlar; karnı aç tutmak, sükut, halktan uzaklaşma ve geceleri ibadetle uykusuz geçirmektir.”
Bana, Abdülaziz’in, Sehl’den şunu naklettiği anlatıldı:
“Bir ihtiyaç yokken velinin insanlara karışması bir zillet; yalnız kalması ise izzettir. Görmüş olduğum bütün veliler, yalnızlığı tercih etmişlerdi.”
Ariflerden birisi demiştir ki: “Yalnızlığı sevmek, sahibinin manevî yola istidadını gösterir.”
Sahih tövbe ve istikamet üzere gitmeye kuvvetle azmettikten sonra, sâlikin, bu yolu irade etmesinde sadık olduğuna gösteren alametlerden birisi de; yukarıda saydığımız bu dört şeyi (açlık, sükut, halvet ve uykusuzluğu), bunların zıddı olan şeylere (açlığı tokluğa, sükutu çok konuşmaya, halveti insanlara karışmaya, uykusuzluğu uykuya) tercih etmesidir. Kalbin huzuru ve göğsün açılması, bunlar sayesinde olur. Güzel ahlak da bunlarla kazanılır. Çünkü bu dört hasletin zıddı olan şeyler, dünya sevgisinin kapısı, gafletin anahtarı ve hevanın çıkış yollarıdır. Hiç şüphesiz, insanın karnı tok olunca, kalbi katılaşır ve zulmetle kararır. Bu durumda, nefis kuvvet kazanır ve zevklerine dalar. Nefis kuvvetlenip zevklendiği şeylere dalınca, iman zayıflar, nuru söner. Ama nefis zayıflayıp, tabiatındaki hırs ve şehvet sönünce, kalb kuvvetlenir ve yakin nurlarının şuaları parlar. O zaman da kul, hakiki dostuna yaklaşır ve sevgilinin meclisine girer. Halbuki tokluk, dünyaya rağbetin kapısıdır.
Sahabe-i Kiram’dan birisi demiştir ki: “Rasulullah’tan (s.a.v.) sonra, ortaya çıkan ilk bidat karnı tıka basa doyurmaktır.”
Sahabe, karın tokluğunu böyle tehlikeli saymıştır Çünkü; halkın karınları iyice doyunca, şehvetleri kendilerini haramlara sürükler. Rivayet edildiğine göre,
Hz. Âişe şöyle demiştir:
“Rasulullah (s.a.v) ve Ashabı, herhangi bir zorlama ve mecburiyet olmadığı halde, kendi istekleriyle aç kalmayı tercih ediyorlardı.”
İbn Ömer demiştir ki: “Hz. Osman şehid edildiği günden beri, karnımı doyurmadım.” O, bunun Haccac’ın zamanında olduğunu söylemiştir.
Ashab’tan, Ebu Cuhayfe şöyle anlatır: “Rasulullah’ın (s.a.v) yanında geğirdim. Bunu duyan Allah Rasulü (s.a.v):
“Geğirme! Şüphesiz, sizden dünyada en fazla tok olanlar ahirette en fazla açlık çeken kimseler
olurlar”906 buyurdu. Vallahi o günden bu güne kadar, herhangi bir yiyeceğe meyletmedim. Bundan sonra da, Allah Teala’nın beni koruyacağını ümit ediyorum.
Buna göre; kulun açlığının tokluğundan daha fazla olması müstehaptır. Açlık, evliyanın en belirgin alametlerindendir.
Kim iki açlık arasında, açlığın son noktasında bir defa yerse; onun, açlığı tokluğundan daha fazladır. Kim, iyice acıktıktan sonra, karnını orta halli doyurursa; tokluğu ve açlığı dengeli olur. Kim, günde iki defa yemek yer, yahut acıkmadan yer ve karnını doyurursa; tokluğu açlığından daha fazla demektir. Bu ise mekruhtur. Her kim, acıktıktan sonra yemek yer ve doymadan yemekten kalkarsa, bunun açlığı tokluğundan daha fazla olur. Bu, en normali ve en güzelidir.
Hişam, Hasan-i Basrî’nin şöyle dediğini nakleder:
“Vallahi, ben bir takım insanlara yetiştim, onlar, karınlarını tam doyurmuyorlardı. Kendini ölümden koruyacak kadar yedikten sonra, zayıf ve güçsüz kalma arzusuyla veya hayırlı bir niyetle ellerini yemekten çekiyorlardı. Onlardan birisi için, ömrü boyu, asla ikinci bir elbise katlanıp bir kenara konmazdı. (Tek elbise ile yetinirlerdi). Ailesinden kendisi için (özel olarak) herhangi bir yiyecek yapmasını istemezdi. Yatmak için özel bir döşek edinmezlerdi.”
Cafer b. Hayyan da, Hasan-i Basrî’nin şöyle dediğini nakletmiştir: “İki şey kalbi katılaştırır: Uzun süre tok kalmak ve çok konuşmak.”
Yine, bize rivayet edildiğine göre, Mekhûl şöyle demiştir: “Üç haslet var ki, Allah Teala onları sever. Üç haslete de buğzeder; sevdiği hasletler; az yemek, az uyumak ve az konuşmaktır. Sevmedikleri ise; çok yemek, çok uyumak ve çok konuşmaktır.”
Uykuyu ele alalım: Uyku uzayınca kişide fazlaca gaflet, akıl azlığı, anlayış noksanlığı ve kalp duyarsızlığı meydana gelir. Bunlarla da vakit ve fırsatlar elden kaçar. Fırsatı kaçırmak ise; ölümden sonra pişmanlık duyulacağının bir alametidir.
Bize nakledildiğine göre; Rasulullah (s.a.v) şöyle anlatmıştır: Davud’un (a.s.) oğlu Süleyman’ın annesi, oğluna dedi ki: “Oğlum geceleri çok uyuma! Çok uyku, kulu kıyamet gününde fakir olarak ortada bırakır.”
Şöyle anlatılır: İsrailoğulları içinde bazı gençler ibadetle meşgul oluyordu. Akşam yemeği hazırlanıp ortaya konunca, alimleri ayağa kalkıp: “Ey müridler cemaatı! Çok yemeyiniz. Yoksa, çok su içer ve çok uyursunuz. Çok uyuyunca da çok pişman ve perişan olursunuz.” derdi.
Selef büyüklerinden birisi şöyle derdi: “Müminin en basit ve sade işi; yemek ve uykudur. Münafığın en büyük ve önemli işi ise; yemekle uykudur.”
Bir adam, hikmet ehli birisine gelerek:
-Bana bir şey tarif et, onu kullanayım da gündüzleri dahi uyuyayım, dedi. Hikmet ehli adama:
-Be adam! Ne kadar zayıf akıllısın. Zaten ömrünün yarısı uykudur. Uyku ise, bir nevi ölümdür. Sen ömrünün dörtte üçünü ölü, dörtte birini de diri geçirmek istiyorsun.” dedi. O:
-Bu nasıl oluyor? deyince, Hikmet ehli
-Sen, mesela, kırk sene yaşadığında, yarısı uykuda gittiği için, kalan yirmi sene normal hayatındır. Sen kalkmış, bunu (biraz daha uyuyarak) on seneye indirmek istiyorsun, dedi.
Çok konuşmaya gelince: Gerçek şu ki; çok sözde, vera azdır, takva yoktur, hesabı uzun sürer. Çok sözle, çoklarının hakkı çiğnendiği için; cok konuşandan hakkını isteyen, yakasına yapışan çok olur. Konuşulanı yazan melekler, daha fazla şahitlik ederler. Çok konuşmakla sürekli Yüce Allah’tan yüz çevirme meydana gelir. Çünkü, çok konuşma, bazen dilin büyük günah işlemesine sebep olabilir. Mesela, yalan, gıybet, laf taşıma, iftira, yalan şahitlik, temiz kimselere zina suçu atmak, Allah adına yalan-yanlış konuşmak, yemin etmek, mâlâyani/boş ve faydasız konuşmak, kendisine fayda vermeyen konulara dalmak gibi fiiller, hep konuşmanın sonucu ve dilin afetleridir.
Bir haberde şöyle varid olmuştur: “Ademoğlunun hatalarının çoğu dilinden meydana gelmektedir. Kıyamet günü insanların en günahkarı, kendisini ilgilendirmeyen konulara en fazla dalandır.”907
Yine dilde; lafı süsleme, halka karşı edebiyat yapma, doğru şeyleri değiştirip manasını çarpıtma, heva ehline yağcılık yapma, insanlarla çekişme, münakaşaya girme gibi hastalıklar vardır. Bir kulda bunlar birleşince, kalbi daima dağınık olur. Kalb dağılınca, azim ve gayret bölünür. Gayret bölününce de; mukarrebûn makamından düşüş meydana gelir.
İbn Abbas, Mücahid’e yaptığı vasiyyetinde şöyle demiştir:
“Halim olanla da, sefih/edepsiz kimseyle de çekişmeye girme. Şüphesiz, halim seni alaşağı eder, sefih de sana eziyet verir.”
Bir hadiste şöyle buyrulmuştur:
“Şüphesiz kul bir söz söyler ve ona hiç ehemmiyet vermez. Halbuki o söz sebebiyle, sema ile yer arası kadar mesafede cehenneme yuvarlanır.”908
Başka bir lafızda hadis şöyledir:
“Kul hiç bir sakınca görmeden öyle bir söz söyler ki, bu yüzden yetmiş sene cehennemde yuvarlanır.”909
Lokman (a.s.) oğluna demiştir ki: “Ağzındaki salya göğsüne akarak dilsiz olarak yaşaman, seni ilgilendirmeyen şeyleri konuşmandan daha hayırlıdır.”
Bir haberde: “Kim kötü bir sözü ilk defa ortaya atar, insanlar da buna veya onun benzeri sözlere dalıp konuşurlarsa; onların kazandığı günahların bir misli, ona yazılır”910 demiştir.
Yine bir haberde: “Kötü sözü ancak, kötü adam getirir.” denmiştir.
Bize anlatıldığına göre; İbrahim b. Edhem, birisi kendisine arkadaş olur da çirkin bir söz söylerse ondan ayrılırdı.
Bir hadis-i şerifte:
“Kim gözlerinin gördüğü, kulaklarının işittiği her şeyi anlatırsa, Allah Teala onu, inananlar arasında kötülüğün yayılmasını seven kimselerden
yazar.”911 buyurmuştur.
Hz. Ali’den nakledildiğine göre o, şöyle demiştir: “İnsanlar içinde kötülüğü yayan kimse, onu işleyen kimse
gibidir.”912
Bir haberde şöyle anlatılır: Ehl-i Suffe’den biri Allah Teala’nın yolunda şehid oldu. Annesi oğlunun yanına gelerek: “Cennet nimetleri sana mübarek olsun. Sen Allah yolunda cihad ettin, Rasulullah’ın (s.a.v) yanına gittin ve şehid edildin. Cennet senindir ne mutlu sana!” diye sevincini dile getirdi. Kadının bu sözlerini işiten Rasulullah (s.a.v):
“Onun cennetlik olduğunu ne biliyorsun? Belki de o, kendisine fayda vermeyen şeyleri konuşmuş ve verilmesi zarar vermeyen şeylerden de menetmiştir”913 buyurdu.
Diğer bir rivayet de: “Belki o, kendisini ilgilendirmeyen şeyleri konuşmuş ve ilgilendiren bazı şeyleri de konuşmamış olabilir.” buyrulmuştur.
Bir haberde şöyle anlatılmıştır:
Sahabeden bazıları, bir adam için: “O, çok uykucudur” dediler. Bunu duyan Rasulullah (s.a.v):
“Kardeşinizin gıybetini ettiniz, ondan, sizin için istiğfar etmesini
isteyiniz”914 buyurdu.
Diğer bir haberde; ashaptan bazıları, birisi için; “Falancı, ne kadar aciz birisi!” dediler. Efendimiz (s.a):
“Onun etini yediniz, (gıybetini ettiniz)”
buyurdu.915
Hz. Âişe anlatıyor: Ben, bir kadın için: “Eteği ne kadar uzun”, diğer bir lafızda: “Gerçekten o, çok kısa bir kadın” dedim.
Rasulullah (s.a.v): “Onun gıybetini ettin” diye beni ikaz etti.
Başka bir haberde, Rasulullah (s.a.):
“Ya Âişe! Öyle bir söz ettin ki; o, bir denizin suyuna karıştırılsa,
onu acılaştırırdı”916 buyurmuştur.
Bu ifade, gıybetin kötülüğünü anlatmak için kullanılmıştır. Bir haberde, gıybetin tarifi konusunda, bütün bu manaları içeren şu hadis-i şerif nakledilmiştir:
“Kim din kardeşinde olan bir kusuru (arkasından) söylerse, gıybet yapmış
olur.”917
Enes b. Malik yoluyla gelen bir hadis-i şerif bundan daha şiddetlidir. Buna göre; Allah Rasûlü (s.a) şöyle buyurmuştur:
“Gıybet; din kardeşin hakkında konuşup da, onu temize çıkarmamandır.”918
Bu hadis, gerçekten gıybet hakkında son derece ağır bir tarif ortaya koymuş ve ondan şiddetle sakındırmıştır.
Gıybet bir isimdir. Şer’i manası ayrıdır. Rasûlullah (s.a) onu, kulun, din kardeşinde olan (kusuru arkasından) söylemesidir.” şeklinde açıklamış ve onu günah olarak, zina gibi çirkin bir fiil olarak tanıtmıştır.919
Demek ki; bir kimse, din kardeşinde olan ve huzurunda söyleyemediği bir kusuru yahut onu mazur görmeyen veya temize çıkarmayan bir sözü, arkasında söylediği vakit, onun gıybetini yapmış olmaktadır. O halde; şayet sükutta, gıybetten kurtulmaktan başka hiçbir fayda olmasaydı, bu bile pek büyük bir kazanç olurdu. Nasıl böyle olmasın ki, Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
“Ademoğlunun bütün konuştukları zararınadır, kendisine faydası yoktur. Ancak üç söz hariç:
1- Bir iyiliği emretmek.
2- Bir kötülükten nehyetmek.
3- Allah Teala’yı
zikretmek.”920
İnsanlara karışmaya gelince:
Bir gereği yokken halkın arasına karışmak; hayır amellerde kuvvet kazanmış azmi zayıflatır ve kulun halvette elde ettiği sağlam kalp bağını gevşetir. Çünkü; çarşı-pazarda, insana takva ve iyilikte yardımcı olanlar azdır, ama kötülük ve düşmanlığa destek olan sebepler pek çoktur. Ayrıca insanlara karışmakla kul, dünya ehlinin dünyaya yöneldiğini görerek kendisi de, dünyanın hemen ele geçecek zevk ve malına karşı arzulu olmaya başlar. Gafil insanlara bakışı sebebiyle ibadetinde gevşeklik meydana gelir.
Şu bir gerçektir ki gevşek insanlarla hemhal olmak, insanda ibadete karşı bıkkınlık meydana getirir. Cahil insanların sözünü dinlemek ve bütünüyle dünyaya yönelmiş, kalben ölü kimselere nazar etmek, salih amellerin tadını noksanlaştırır, ilmin nurunu söndürür ve ilahi kelamı anlama şevkini kaybettirir.
Rivayet edildiğine göre; İsa (a.s) şöyle demiştir: “Ölülerle oturmayınız, yoksa kalbiniz ölür.” Ölüler kimdir?” diye sorulunca da: “Dünyayı seven ve ona rağbet edenlerdir” demiştir.
Hasan-i Basrî, Allah Teala’nın: “Ölülerle diriler bir değildir...”921 ayetini tefsir ederken, demiştir ki: “Ayette geçen diriler, fakirler, ölüler de zenginlerdir.”
Fakirler, Allah Teala’nın zikriyle mânevî bir dirilik kazanmışlar, zenginler ise, dünya derdi ve sevgisiyle kalben ölmüşlerdir.
İnsanlara karışmak, tembel ve gafil insanlarla oturmakla düşülecek en büyük tehlike, kalpteki yakinin zayıflamasıdır. Çünkü kulun mübtela olduğu en zararlı şey, onu en çok helake itecek, kendisine en fazla perde olacak ve onu haktan uzaklaştıracak en tehlikeli durum,
Cenab-ı Hak tarafından gayben haber verilen müjdelere ve alenen sakındırılan ilahi buyruklara karşı yakîn inancının zayıflamasıdır. Bu durum, Rasulullah’ın, (s.a.v) ümmeti adına en çok korktuğu şeydir. Nitekim, bir hadis-i şerifte:
“Ümmetim için en çok korktuğum şey, yakinin zayıflamasıdır”922 buyurulmuştur.
Bunun sebebi şudur: Yakinin zayıflaması; dünyaya rağbetin, mal toplama hırsının, dünya ehline yaklaşmanın ve onlara imrenmenin kaynağıdır. Nitekim İbn Mesud şöyle demiştir:
“Gerçekten bir adam, kalbinde imanı ile evinden çıkar. Fakat din ve iman olarak elinde hiçbir şey kalmadan evine geri döner. Çünkü o, birisiyle karşılaşır; ona: “Sen, böyle böylesin.” der. Bir diğeriyle karşılaşır: ona: “Sen, şöyle şöylesin.” der. Ardından, onlardan yana konuşmadık hiçbir şey bırakmaz. Sonuçta Allah Teala’nın gazabına uğramış olarak evine döner.”
Tabiûndan birisi şöyle demiştir: “Kul halvetinde, bir çok güzel hasletleriyle oturur. Sonra, insanların arasına çıkar. İnsanlar, onun güzel niyet ve hâlini bir bir gevşetir, iplerini çözerler. Neticede her şeyini kaybetmiş, bütün bağlarını gevşetmiş bir duruma düşer.”
Yakînin kuvvetli olması, bütün salih amellerin temelidir. Çünkü yakîn kuvvetli olunca kul, hemen (halkın içinden) yerine döner, ikamet ettiği yerde uzun süre kalabilir. Çünkü o, fanî dünyanın azını tercih edip, bakî olan ahiret için her şeyini ortaya koymuş, dünya hırsı zayıflamış, talebi azalmış, tamahı yok olmuş, acil dünya ve zevkleriyle meşgul olmaktan elini çekerek asıl dönüş yeri olan ahirete yönelip, teşvik edilen amellerle meşgul olmaktadır. Bütün bunlarda, amelindeki ihlası, hallerindeki gerçek zühdü, emelini kısa, amelini güzel yapmadaki samimiyeti ortaya çıkmaktadır.
Allah Teala’nın, kendisini oyalayan mal ve evlat çokluğu ile aldanıp, kalabalıklığı ve kuvvetini göstermek için kabirlere kadar giden kimseleri nasıl tehdid ettiğini, onların gerçeği yakinen bilinceye kadar bu hallerini devam ettirdiklerini, ahirette de açıkça gerçeği ve yanlışlıklarını görünce nasıl ilahi azapla karşılaştıklarını, işitmedin mi?
Allah Teala ayetinde şöyle buyurmuştur:
“Mal ve evlat çokluğu ile öğünmeniz sizi meşgul etti. Öyle ki kabirleri ziyarete kadar gittiniz. (Yahut ölüp kabre girinceye kadar bu hale devam ettiniz.)”
Peşinden de:
“Hayır (yaptığınız doğru ve hak değil) Keşke (bu halin sonucunu) yakîn bir ilimle
bilseydiniz....”923
Cenab-ı Hakk demek istiyor ki: Eğer, ahiretle ilgili salih amelleri
terkedip, yakînin zıddı olan şek ve şüpheden kaynaklanan oyun ve eğlenceyle meşgul olmanın nasıl sonuç vereceğini iyi bilseydiniz; yakînden mahrumiyetiniz sebebiyle oyun ve eğlenceye daldığınız gibi, bu defa, dünya malı toplamayı bırakıp, ahiret amelleriyle meşgul olurdunuz.”
Nitekim Allah Teala, dünya ehlinin ahiretle ilgili durumunu anlatırken:
“Onlar, bir şüphe içinde oyalanıp duruyorlar.”924 buyurmuştur. Başka bir ayette ise, o günde yaptıkları şu itirafı beyan etmiştir: O gün şirke ve şüpheye düşenler derler ki:
“Ey Rabbimiz! Bize haber verdiğin azabı yakînen gördük ve işittik. Bizi şimdi dünyaya geri gönder de, salih amel işleyelim. Çünkü biz yakînen inandık.”
derler.”925
Allah
Teala, daha yukarıda zikrettiğimiz Tekasür sûresindeki ayetlerde, dünya malı toplayıp onunla oyalananları, iki defa uyarıp korkuttuktan sonra, kendilerini, Allah’tan ve ahiretten uzaklaştıran nimetlerin hesabını sormakla tehdit etmiştir. Burada tehdide sebep olan; dünya malı biriktirmektir. Bunun, malı toplamak ve kimseye vermemek olduğu da söylenmişitir.
Bil ki, kulu tövbeden alıkoyan ve tövbe ehlini istikametten uzaklaştıran üç şeydir:
1- Kesb (kazanç),
2- İnfak (harcama)
3- Mal biriktirme. Aslında bütün bunlar, halkla alakalı ve onların varlığı ile bağımlı olan, onlardan ayrılmakla da etkisi ve faydası ortadan kalkan şeylerdir. Kim bu şeylerden elini ve kalbini çekerse; halktan da uzaklaşmış ve kurtulmuş olur. Kim de, bu anlamda halkla beraber olmaya yönelirse ederse; bunlara rağbeti artmış olur.
Süfyan es-Sevrî demiştir ki: “Kim halka karışırsa, onları idare edip güzel geçinmeye çalışır. Onları idareye çalışan; onların hal ve hatırını görüp gözetmeye mecbur kalır. Onlara göre hareket eden de, onların düştükleri hata ve tehlikelere düşer. Sonuçta, onlar gibi helak olur.”
Salihlerden birisi şöyle anlatır:
“Halktan tamamıyla alakasını kesmiş velilerden birisine:
-Hakikate ulaşma yolu nasıldır?, diye sordum:
-Acıdır, herkes tahammül edemez, dedi. Ben:
-Bana öyle bir amel göster ki ona devam ederek, kalbimde Allah Teala ile beraber olmanın tadını bulayım, dedim:
-Halka nazar etme! Şüphesiz halka nazar, bir zulmettir, dedi.
-Onlara bakmak, zorundayım, dedim:
-Öyleyse, onların sözüne kulak verme, şüphesiz halkın sözleri, kalbe katılık verir, dedi.
-Onlarla konuşmak zorundayım, dedim:
-Onlarla içli-dışlı olma. Gerçek şu ki; halkla iş yapmak haktan soğuma ve uzaklaşma sebebidir, dedi. Ben:
-Aralarında bulunuyorum, onlarla çeşitli muamelelerde bulunmak zorundayım, dedim:
-Onlarda huzur ve sükûnet arama. Halkta huzur aramak, bir felakettir, dedi. Ben:
-İşte asıl hastalığım budur, deyince, veli:
-Be adam! Sen gafillere bakıyorsun, cahillerin konuşmalarını dinliyorsun, tembel ve gevşek kimselerle çeşitli muamelelerde bulunuyorsun, bir de kalkmış Allah Teala ile devamlı huzur istiyorsun. Bu, bu şekilde olacak bir şeydir değildir, dedi.”
Gerçekten uzletin, tek başına olmanın, sükut, açlık ve uykusuzluk gibi zikrettiğimiz diğer hasletlerin fazileti konusunda, pek çok hadis ve haber mevcuttur. Burada işaret ettiklerimizde, mümin olarak ahireti isteyen ve onun için çalışanlarla, amel etmek ve manevi ticaret yapmak isteyenlere yeterli bilgi vardır.
Hayır ve taatta kuvvet veren ancak, Allah Teala’dır.
|