Murakabede İkinci Makam

 

          Sonra kul, yakînen bilir ki, her salih amel, cennette bir nimet, kabirde bir genişlik ve rahatlık sebebidir. Ve yine her güzel amel ve sırf Allah için olan marifet için, Cennette bir makam vardır. Oradaki nasipler buradaki ihlas, marifet ve amele göre taksim edilmiştir.
          
          Yine, her kötü amel ve çirkin davranış için ahirette bir azap, kabirde bir sıkıntı ve ateşte bir mekan vardır. Oradaki azap, buradaki amellere göre taksim ve tayin edilmiştir. Sonra, Allah Teala, ahirette sahibine rahmet ve azap vesilesi olacak hayır ve şer amellerin tam karşılığını gizlemiş, sadece bunları işlemedeki hükmü belirtmiş, onların ahirette götüreceği yolu açıklamıştır. Bunun ilâhî bir hikmeti vardır. Yine Cenab-ı Hakk öncelikle, dünyada, kulların önüne hayır ve şer amelleri koymuş, ama onlara ait tam karşılığı ahirete bırakmıştır. Bunu, fiiller için bir takım hükümler tayin etmek, sonra, kullardan amel etmelerini istemek, her nefse, işlediğinin karşılığını vermek ve onu denemek için yapmıştır. Yüce Mevla kullarına bir rahmet olsun, ilâhî kudret tecelli etsin, kullarına muhabbeti gözüksün diye bu muamelede bulunmuştur. O, yaptıklarından sorumlu tutulmaz. Çünkü O, Melik’tir, Kahhâr’dır, Azîz’dir, Cabbâr’dır. Kullar ise, yaptıklarından mesuldürler. Çünkü onlar, kuldur. İlâhî kudret ve azamet karşısında boyun eğip, emredileni yapmak mecburiyetindedirler. Onlar hâkim değildiler. Yüce Allah’ın yaptıkları için bir delile ihtiyacı yoktur. Hiçbir konuda kullarla aynı durumda değildir. Onun için hiçbir ölçü ve sınırlama yoktur. En açık delil, O’na aittir. Her şeyde hükmü geçen kudret O’nundur. O’nun benzeri ve dengi olacak hiçbir şey yoktur. 

          Allah Teala, daha önce zikrettiğimiz gibi, dilemesinde ve fiillerinde tek olduğunu, kendisine şirk koşulmasını yasakladığını ayet-i kerimelerde açıkça beyan etmiştir. Ayrıca bunu ifade eden darb-ı meseller vermiştir. Kendisiyle kullarını bir tutan ve bunu, O’nun nimetlerini inkar etmek ve kendisine mülkünde şirk koşmak için yapan kimsenin şaşılacak hâlini açıklamıştır. Müşriklerin tuhaf hâllerini, onların nasıl sapıklığa düştüklerini ve kendilerine uyanları nasıl bozuk yola sevk ettiklerini haber vermiş ve onların sapıtmalarının, kendisiyle kullarını hüküm vermede eşit tutmalarından kaynaklandığını bildirmiştir. Ayetlerde şöyle buyrulmuştur: 

          “Orada, putlarıyla çekişerek derler ki: “Vallahi biz apaçık bir sapıklık içinde idik. Zira sizi alemlerin Rabbi ile eşit tutmuştuk. Bizi, ancak o azgın günahkarlar sapıttı.”948

          Bu ayetlerin, Kaderiyye fırkası tarafından görüşlerine delil sayıldığı söylenmiştir. Çünkü onlar, şer işlerde kuvvet ve kudretin insanlara ait olduğunu (Allah’ın şerri yaratmayacağını, hayrın Allah, şerrin de kullar tarafından yaratıldığını) söylüyor ve bu anlayışla insanlarla, Yüce Yaratıcıya eşit yapmış oluyorlar. Halbuki Allah Teala:

          “Sizi ve yaptıklarınızı Allah yarattı.”949 Buyurarak bu görüşü reddetmiştir. 

          Ayette onlar gibi, amellerinin de yaratılmasının Allah’a ait olduğu belirtilmiştir. Buna göre Kaderiyye fırkasına mensup olanlar; başka bir ayette inkarcı sıfatlarıyla anlatılan şu günahkar kimselerdir:

          “Şüphesiz günahkarlar, sapıklık içindedirler ve kızgın ateşlere gireceklerdir. O gün, yüzleri üstü cehenneme sürülecekler ve kendilerine: “Cehennemin hararetini tadın” denilecektir. Şüphesiz biz, her şeyi bir kadere göre yarattık.”950

          Evet onlar, kendilerine tabi olanları, sapık fikre ve bozuk yola sevk eden günahkarlar ve taraflarıyla birlikte yüzüstü ateşe atılacak şaşkın kimselerdir. Burada anlattıklarımızı, Cenab-ı Hakk, aşağıda vereceğimiz beş ayet-i kerimede, güzelce açıklamıştır. 
          Biz konuyu uzatmamak için onların açıklamasına girmeyeceğiz. Çünkü maksadımız; bu konuda delil getirmek değildir:

          Birinci ayet: “Allah -rızık konusunda- bazınızı diğerlerine üstün kılmıştır.”951 Yani, efendiyi köle üzerine üstün kılmıştır. Ayetin devamı şöyledir:

          “Rızıkta nasibi bol olanlar ellerinin altında bulunanlara, kendi rızıklarını verip de hepsi eşit olmuyorlar. Allah’ın nimetini inkar mı ediyorlar?”

          İkinci ayet:

          “(Allah’ın mülkünde ortağı olmadığını iyice anlamanız için) O, size kendinizden (şöyle) bir temsil yaptı: Size rızık olarak verdiğimiz şeylerde, mülkiyetiniz altındaki köleler (hiç) size eşit midir?”952 Yani; aynı şekilde, kullarım içinde bana ortak olacak hiç kimse yoktur. Öyleyse, sadece benim kulum ve yarattığım bir varlık olan kimseleri bana ortak yapmayın. Baksanıza ben, sizinle kölelerinizi, bile eşit yapmadım. Siz de, hükmümde, kullarımı bana ortak koşmayın, denmek isteniyor.

          Üçüncü ayet:

          “Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen ve başkasının malı olan bir köle ile, kendisine güzel rızık verdiğimiz, o rızıktan, gizli ve açık harcayan kimseyi misal verdi. Hiç bunlar bir olurlar mı?”953

          Yüce Allah bu misalde kullarını iki sıfatta tanıtmıştır. Birisi çok cimri ve kendisine infak imkanı verilmeyen bir kimse. Sonra Yüce Allah asıl aciz bırakan ve hayırdan engelleyen kendisi olmakla birlikte, o kulu cimrilik ve hayırdan acizlik sıfatından dolayı kınamıştır. Diğer kulu ise, kendisine infak imkanı vererek, cömert yapmış, sonra da, onu cömertlikle övmüştür.

          Dördüncü ayet:

          “Ve Allah, şu iki adamı da misal olarak anlattı: Biri dilsizdir, hiçbir şey yapamaz, efendisinin üzerine bir yüktür. (Efendisi) onu nereye gönderse, bir hayır getirmez (bir iş beceremez). Şimdi bu (adam), doğru yolda giderek adâleti emreden kimse gibi olur mu?”954

          Yüce Allah ayette, iki kulu anlattı. Birisi, cahil, cimri, hikmet bilmeyen bir kimsedir. Allah, ona ilim takdir etmemiş ve istikamet vermemiştir. Sonra bu kimseyi taşıdığı bu kötü vasıfları sebebiyle kınamıştır. Allah diğer kulu ise adaleti emreden, her işinde istikamet üzere giden birisi yapmıştır. Hem, O’nun irade ve yardımı olmadan, O’nun yoluna kim girebilir ki? O’nun desteği olmadan, sırat-ı müstakim yolunda olmak mümkün müdür? Aslında her şeyi yaratan O’dur. Daha sonra, Allah Teala, bu kimseyi ikram ve ihsanından dolayı övmüş ve onu güzel bir sıfatla tanıtmıştır. 

          Sonra, Allah Teala, bu ayette, insanlar için teşbih ve temsille anlatma yolunun açık olduğunu öğretiyor. Yukarıdaki hadiseyi insan aklına göre değerlendirirsek, bazı kulların, sanki, yaratıcısının zulmüne uğramış gibi bir durum ortaya çıkıyor. Şöyle ki; bir kimse, iki kölesine bu şekil davranışta bulunsa, kendisi güç ve imkan vermişken, birisini övse, yine kendisi ona imkan vermeyip güçsüz bırakmışken onu kötülese, bu ikinciye zulmetmiş olur. Allah Teala bunu ortadan kaldırmış, gelecek ayette bize kendisi adına böyle bir misal yapmayı kesin olarak yasaklayarak, meseleyi kökünden halletmiştir. Kullar için düşünebileceğimiz durumu zatı için düşünmekten nehyetmiş ve şöyle buyurmuştur:

          “Allah için (olur olmaz) misaller ortaya koymayın. Şüphesiz Allah bilir, siz ise bilmezsiniz.”955

          Beşinci ayet:

          Cenab-ı Hakk, kendisinin gerçek ilim sahibi olduğunu, bizim ise, son derece cahil olduğumuzu açık ve kuvvetli bir ifadeyle beyan etmiş, bir başka ayette bunu şu haberiyle desteklemiştir: 

          “O (Rabbiniz) yaptıklarından sorumlu tutulamaz. Siz ise, her yaptığınızdan sorguya çekileceksiniz.”956

          İşte bunun için; ilimde derinleşen yüksek paye sahibi alimler, bütün hükümleri, asıl hüküm sahibi Mevla’ya ait ve has kılarak azabından selamet bulmuşlardır. Aynı şekilde müminler de bütün kaderlerin, her işinde hikmet sahibi, adil ve hakim olan Cenab-ı Hakk’a ait olan birer adalet ve hikmet tecellisi olduğuna iman ederek, ceza ve cehenneminden emin olmuşlardır. Çünkü onlar, ilahî hükümlerin muhkemine, müteşabihine iman etmişler, Allah Teala da, lutfuyla onlara bolca ikram ve ihsanlarda bulunmuştur. Hak yoldan ayrılanlar ise, şüpheli şeylerin peşine düşerek, bir takım yanlış yorumların peşine düşerek ortaya attıkları sözleri sebebiyle helak olmuşlar, dünyada sapıklığa, ahirette ise azaba düşmüşlerdir. 

          Allah Teala’nın: “O cehennemin yedi kapısı vardır. Onlardan her kapı için birer grup ayrılmıştır.”957 ayetinin tefsirinde, Dahhak, İbni Abbas’ın, bizim söylediklerimizi destekleyen şu sözlerini nakletmiştir: “Cehennem, oraya girenlerin amellerine göre alt alta dizilmiş yedi tabakadan oluşmuştur. İşledikleri günahlara uygun olarak her biri bu tabakalara taksim edilir. Nitekim cennet ehli de, fazilet derecelerine göre farklı makamlara taksim edilirler.”

          “Her kapı için, onlardan taksim edilmiş bir grup vardır” yani; her tabakada olanlar için belirlenmiş ve takdir edilmiş ayrı bir azap ve nimet vardır.

          Ulemadan birisi demiştir ki: “Vallahi, cennetteki bütün köşk, nehir ve nimetler üzerinde, ona sahip olanın adı ve kendisinin karşılık olduğu amelin ismi yazılıdır. Aynı şekilde cehennemde de, mevcut olan, kelepçe, bukağı, azap çukuru ve azap çeşitlerinin üzerinde ona girecek kimsenin ve bu azabı gerektiren amelin ismi yazılmıştır.” 

          Yine aynı zat şöyle devam eder: “Allah, kendisine itaat etmeden önce, müminleri (isimlerini yazarak), cennete dahil etmiş, kafirleri de, daha kendisine isyan etmeden önce (takdir ve isimlerini tespitle) cehennem ehline dahil etmiştir.”

          Ariflerden birisi de şöyle demiştir: “Halk, yasaklanan şeyleri işleyerek, Aziz ve Celil olan Allah’a isyanlarından dolayı, ne kadar alçalmış ve seviyesiz bir hâle düşmüşlerdir.”

          Halbuki Allah’ın, kimsenin, O’nu razı etmesine ihtiyacı yoktur. Ancak O sevdiklerinden râzı olur. Allah, daha vücutları mevcut değilken (ezelde) bazı kimselere (onların varlık alemindeki hâllerini bildiği için) gazap etti. Onları dünyaya getirdiğinde onlar sonuçta cehenneme girmelerine sebep olacak amelleri yaptılar. Bazı kullarından da ezelde razı oldu. Onları varlık alemine çıkarınca, onlar kendilerini o rıza yurdu cennete dahil etmek için, onlara cennet ehlinin amellerini yaptırdı.”

          Marifet ehlinden bir zat da şöyle demiştir: “Allah, halkı, yoklukta ortaya çıkardı. Onlara bir vücut ve iktidar verdi. Sonra amelleri önlerine serdi. Her birini istediği amelleri seçmede serbest bıraktı. Her kul, kendisi, ileride yapacağı ameli seçti. Sonra bu amelleri onların içlerinde, onları da gayb aleminde gizledi. Dünyaya çıkarınca, her birine akıl verdi ve herkes, daha önce seçtiği ameli uygulamaya koyuldu. Bunun için, bugün kendilerinden gizlenen şeyler yarın önlerine çıkınca; aleyhlerinde hesaba çekilmek için bir delil oluşmuş oldu.”. 

          Marifet yolunun saliklerinden birisi, bana şunu anlattı: 

          “Kader konusunda, içinden çıkamadığım bazı noktalar vardı. Alimlerden bunu çözmelerini, işin aslını açıklamalarını istiyordum; fakat meselem çözülmüyordu. Nihayet, Allah bana, ebdallardan (seçkin velilerden) birisiyle karşılaşmayı nasip etti. Ondan, bu konuda açıklama yapmasını istedim. Bana: “Yazık sana! Bu konuda delili ne yapacaksın? Bize, melekût aleminin sırları keşfolur, taatlara bakarız. Onlar (güzel) sûretler şeklinde semadan inerek bazı kimselerin azalarının üzerine konar. O zaman azalar onu yapmak üzere harekete geçer. Günahları ise kötü bir sûrette semadan inerken görürüz. Onlar da bazı kimselerin azalarına düşer kalırlar. O zaman azalar, onları yapmak üzere harekete geçer.” dedi. O zaman kalbimdeki kader konusundaki problem çözüldü ve bende ilâhî kudreti müşahede ilmi hâsıl oldu.” 

          Bir defasında, arkadaşlarımdan birisine, işlenen fiille birlikte kulda onu yapma kuvvetinin bulunması konusunda bir şeyler söylüyor ve bu kuvvetin ne fiilden önce, ne de sonra mevcut olmayıp, kelamcılardan bazılarının dediği gibi, fiille birlikte mevcut olduğunu belirtiyordum. Bu konuşma, bana meselenin ilme’l-yakîn müşahadeyle keşfolmasından önceydi. Rüyamda birisini gördüm, şöyle diyordu: “Kader, Allah’ın kudret sıfatından kaynaklanmaktadır. Kudret, kadir olanın bir sıfatıdır. (Kader, harekete taallük eder, fakat zahiren görünmez, o zaman fiiller azalardan ortaya çıkar. Yahut, azalar o fiili yapmak üzere harekete geçer fakat (onu harekete geçiren) bu (kudretin tecellisi olan kader) açıkça görünmez. Öyleyse, zahirde görülmeyen bir şey hakkında nasıl (akla dayanıp ileri geri) konuşulur?” Ben de, bundan sonra, bu konuda kimseyle hiçbir şekilde çekişmeye girmeyeceğime, kendi kendime söz verdim.”

          Bize, ariflerden birisinin şöyle dediği anlatıldı: “Sabah vakti girmeden önce, iki rekat namaz kıldım. Sonra biraz uyuya kaldım. Rüyamda yüksekçe, azametli, beyaz bir köşk gördüm. Sanki yıldız gibi parlıyordu. Bana: “Bu, çok kıldığın iki rekatın sevabıdır, denildi. Sevindim ve etrafında dolaşmaya başladım. Bir de baktım ki bir köşesinden şerefesi düşmüş ve oranın güzelliğini bozmuş. Bunu görünce, üzüldüm ve: “Keşke şu şerefe, yerinde kalsaydı ne güzel olurdu. Onun boş yeri, köşkü kötü gösteriyor!” dedim.

          Oradaki bir genç bana: “Bu yerindeydi, fakat, sen, namazda sağa sola iltifat edince düştü!” dedi.

          Bütün bu anlattıklarımız, akıl ve feraset sahibi kimseler için bir ibret, takva sahiplerine bir öğüt ve tezekkür vesilesi olacak şeylerdir. Sen de düşünmeli ve ibret almalısın.