|
Sonra
kul, yakînen bilir ki, her salih amel, cennette bir nimet, kabirde bir
genişlik ve rahatlık sebebidir. Ve yine her güzel amel ve sırf Allah
için olan marifet için, Cennette bir makam vardır. Oradaki nasipler
buradaki ihlas, marifet ve amele göre taksim edilmiştir.
Yine,
her kötü amel ve çirkin davranış için ahirette bir azap, kabirde bir
sıkıntı ve ateşte bir mekan vardır. Oradaki azap, buradaki amellere
göre taksim ve tayin edilmiştir. Sonra, Allah Teala, ahirette sahibine
rahmet ve azap vesilesi olacak hayır ve şer amellerin tam karşılığını
gizlemiş, sadece bunları işlemedeki hükmü belirtmiş, onların
ahirette götüreceği yolu açıklamıştır. Bunun ilâhî bir hikmeti
vardır. Yine Cenab-ı Hakk öncelikle, dünyada, kulların önüne hayır
ve şer amelleri koymuş, ama onlara ait tam karşılığı ahirete bırakmıştır.
Bunu, fiiller için bir takım hükümler tayin etmek, sonra, kullardan
amel etmelerini istemek, her nefse, işlediğinin karşılığını vermek
ve onu denemek için yapmıştır. Yüce Mevla kullarına bir rahmet
olsun, ilâhî kudret tecelli etsin, kullarına muhabbeti gözüksün diye
bu muamelede bulunmuştur. O, yaptıklarından sorumlu tutulmaz. Çünkü
O, Melik’tir, Kahhâr’dır, Azîz’dir, Cabbâr’dır. Kullar ise,
yaptıklarından mesuldürler. Çünkü onlar, kuldur. İlâhî kudret ve
azamet karşısında boyun eğip, emredileni yapmak mecburiyetindedirler.
Onlar hâkim değildiler. Yüce Allah’ın yaptıkları için bir delile
ihtiyacı yoktur. Hiçbir konuda kullarla aynı durumda değildir. Onun
için hiçbir ölçü ve sınırlama yoktur. En açık delil, O’na
aittir. Her şeyde hükmü geçen kudret O’nundur. O’nun benzeri ve
dengi olacak hiçbir şey yoktur.
Allah
Teala, daha önce zikrettiğimiz gibi, dilemesinde ve fiillerinde tek olduğunu,
kendisine şirk koşulmasını yasakladığını ayet-i kerimelerde açıkça
beyan etmiştir. Ayrıca bunu ifade eden darb-ı meseller vermiştir.
Kendisiyle kullarını bir tutan ve bunu, O’nun nimetlerini inkar etmek
ve kendisine mülkünde şirk koşmak için yapan kimsenin şaşılacak
hâlini açıklamıştır. Müşriklerin tuhaf hâllerini, onların nasıl
sapıklığa düştüklerini ve kendilerine uyanları nasıl bozuk yola
sevk ettiklerini haber vermiş ve onların sapıtmalarının, kendisiyle
kullarını hüküm vermede eşit tutmalarından kaynaklandığını
bildirmiştir. Ayetlerde şöyle buyrulmuştur:
“Orada,
putlarıyla çekişerek derler ki: “Vallahi biz apaçık bir sapıklık
içinde idik. Zira sizi alemlerin Rabbi ile eşit tutmuştuk. Bizi, ancak
o azgın günahkarlar sapıttı.”948
Bu
ayetlerin, Kaderiyye fırkası tarafından görüşlerine delil sayıldığı
söylenmiştir. Çünkü onlar, şer işlerde kuvvet ve kudretin insanlara
ait olduğunu (Allah’ın şerri yaratmayacağını, hayrın Allah, şerrin
de kullar tarafından yaratıldığını) söylüyor ve bu anlayışla
insanlarla, Yüce Yaratıcıya eşit yapmış oluyorlar. Halbuki Allah
Teala:
“Sizi
ve yaptıklarınızı Allah yarattı.”949
Buyurarak bu görüşü reddetmiştir.
Ayette
onlar gibi, amellerinin de yaratılmasının Allah’a ait olduğu
belirtilmiştir. Buna göre Kaderiyye fırkasına mensup olanlar; başka
bir ayette inkarcı sıfatlarıyla anlatılan şu günahkar kimselerdir:
“Şüphesiz
günahkarlar, sapıklık içindedirler ve kızgın ateşlere
gireceklerdir. O gün, yüzleri üstü cehenneme sürülecekler ve
kendilerine: “Cehennemin hararetini tadın” denilecektir. Şüphesiz
biz, her şeyi bir kadere göre yarattık.”950
Evet
onlar, kendilerine tabi olanları, sapık fikre ve bozuk yola sevk eden
günahkarlar ve taraflarıyla birlikte yüzüstü ateşe atılacak şaşkın
kimselerdir. Burada anlattıklarımızı, Cenab-ı Hakk, aşağıda vereceğimiz
beş ayet-i kerimede, güzelce açıklamıştır.
Biz
konuyu uzatmamak için onların açıklamasına girmeyeceğiz. Çünkü
maksadımız; bu konuda delil getirmek değildir:
Birinci
ayet: “Allah -rızık konusunda- bazınızı diğerlerine üstün kılmıştır.”951
Yani, efendiyi köle üzerine üstün kılmıştır. Ayetin devamı şöyledir:
“Rızıkta
nasibi bol olanlar ellerinin altında bulunanlara, kendi rızıklarını
verip de hepsi eşit olmuyorlar. Allah’ın nimetini inkar mı
ediyorlar?”
İkinci
ayet:
“(Allah’ın
mülkünde ortağı olmadığını iyice anlamanız için) O, size
kendinizden (şöyle) bir temsil yaptı: Size rızık olarak verdiğimiz
şeylerde, mülkiyetiniz altındaki köleler (hiç) size eşit midir?”952
Yani; aynı şekilde, kullarım içinde bana ortak olacak hiç kimse
yoktur. Öyleyse, sadece benim kulum ve yarattığım bir varlık olan
kimseleri bana ortak yapmayın. Baksanıza ben, sizinle kölelerinizi,
bile eşit yapmadım. Siz de, hükmümde, kullarımı bana ortak koşmayın,
denmek isteniyor.
Üçüncü
ayet:
“Allah,
hiçbir şeye gücü yetmeyen ve başkasının malı olan bir köle ile,
kendisine güzel rızık verdiğimiz, o rızıktan, gizli ve açık
harcayan kimseyi misal verdi. Hiç bunlar bir olurlar mı?”953
Yüce
Allah bu misalde kullarını iki sıfatta tanıtmıştır. Birisi çok
cimri ve kendisine infak imkanı verilmeyen bir kimse. Sonra Yüce Allah
asıl aciz bırakan ve hayırdan engelleyen kendisi olmakla birlikte, o
kulu cimrilik ve hayırdan acizlik sıfatından dolayı kınamıştır. Diğer
kulu ise, kendisine infak imkanı vererek, cömert yapmış, sonra da, onu
cömertlikle övmüştür.
Dördüncü
ayet:
“Ve
Allah, şu iki adamı da misal olarak anlattı: Biri dilsizdir, hiçbir şey
yapamaz, efendisinin üzerine bir yüktür. (Efendisi) onu nereye
gönderse, bir hayır getirmez (bir iş beceremez). Şimdi bu (adam), doğru
yolda giderek adâleti emreden kimse gibi olur mu?”954
Yüce
Allah ayette, iki kulu anlattı. Birisi, cahil, cimri, hikmet bilmeyen bir
kimsedir. Allah, ona ilim takdir etmemiş ve istikamet vermemiştir. Sonra
bu kimseyi taşıdığı bu kötü vasıfları sebebiyle kınamıştır.
Allah diğer kulu ise adaleti emreden, her işinde istikamet üzere giden
birisi yapmıştır. Hem, O’nun irade ve yardımı olmadan, O’nun
yoluna kim girebilir ki? O’nun desteği olmadan, sırat-ı müstakim
yolunda olmak mümkün müdür? Aslında her şeyi yaratan O’dur. Daha
sonra, Allah Teala, bu kimseyi ikram ve ihsanından dolayı övmüş ve
onu güzel bir sıfatla tanıtmıştır.
Sonra,
Allah Teala, bu ayette, insanlar için teşbih ve temsille anlatma yolunun
açık olduğunu öğretiyor. Yukarıdaki hadiseyi insan aklına göre değerlendirirsek,
bazı kulların, sanki, yaratıcısının zulmüne uğramış gibi bir
durum ortaya çıkıyor. Şöyle ki; bir kimse, iki kölesine bu şekil
davranışta bulunsa, kendisi güç ve imkan vermişken, birisini övse,
yine kendisi ona imkan vermeyip güçsüz bırakmışken onu kötülese,
bu ikinciye zulmetmiş olur. Allah Teala bunu ortadan kaldırmış,
gelecek ayette bize kendisi adına böyle bir misal yapmayı kesin olarak
yasaklayarak, meseleyi kökünden halletmiştir. Kullar için düşünebileceğimiz
durumu zatı için düşünmekten nehyetmiş ve şöyle buyurmuştur:
“Allah
için (olur olmaz) misaller ortaya koymayın. Şüphesiz Allah bilir, siz
ise bilmezsiniz.”955
Beşinci
ayet:
Cenab-ı
Hakk, kendisinin gerçek ilim sahibi olduğunu, bizim ise, son derece
cahil olduğumuzu açık ve kuvvetli bir ifadeyle beyan etmiş, bir başka
ayette bunu şu haberiyle desteklemiştir:
“O
(Rabbiniz) yaptıklarından sorumlu tutulamaz. Siz ise, her yaptığınızdan
sorguya çekileceksiniz.”956
İşte
bunun için; ilimde derinleşen yüksek paye sahibi alimler, bütün
hükümleri, asıl hüküm sahibi Mevla’ya ait ve has kılarak azabından
selamet bulmuşlardır. Aynı şekilde müminler de bütün kaderlerin,
her işinde hikmet sahibi, adil ve hakim olan Cenab-ı Hakk’a ait olan
birer adalet ve hikmet tecellisi olduğuna iman ederek, ceza ve
cehenneminden emin olmuşlardır. Çünkü onlar, ilahî hükümlerin
muhkemine, müteşabihine iman etmişler, Allah Teala da, lutfuyla onlara
bolca ikram ve ihsanlarda bulunmuştur. Hak yoldan ayrılanlar ise, şüpheli
şeylerin peşine düşerek, bir takım yanlış yorumların peşine düşerek
ortaya attıkları sözleri sebebiyle helak olmuşlar, dünyada sapıklığa,
ahirette ise azaba düşmüşlerdir.
Allah
Teala’nın: “O cehennemin yedi kapısı vardır. Onlardan her kapı
için birer grup ayrılmıştır.”957
ayetinin tefsirinde, Dahhak, İbni Abbas’ın, bizim söylediklerimizi
destekleyen şu sözlerini nakletmiştir: “Cehennem, oraya girenlerin
amellerine göre alt alta dizilmiş yedi tabakadan oluşmuştur. İşledikleri
günahlara uygun olarak her biri bu tabakalara taksim edilir. Nitekim
cennet ehli de, fazilet derecelerine göre farklı makamlara taksim
edilirler.”
“Her
kapı için, onlardan taksim edilmiş bir grup vardır” yani; her
tabakada olanlar için belirlenmiş ve takdir edilmiş ayrı bir azap ve
nimet vardır.
Ulemadan
birisi demiştir ki: “Vallahi, cennetteki bütün köşk, nehir ve
nimetler üzerinde, ona sahip olanın adı ve kendisinin karşılık olduğu
amelin ismi yazılıdır. Aynı şekilde cehennemde de, mevcut olan,
kelepçe, bukağı, azap çukuru ve azap çeşitlerinin üzerinde ona
girecek kimsenin ve bu azabı gerektiren amelin ismi yazılmıştır.”
Yine
aynı zat şöyle devam eder: “Allah, kendisine itaat etmeden önce,
müminleri (isimlerini yazarak), cennete dahil etmiş, kafirleri de, daha
kendisine isyan etmeden önce (takdir ve isimlerini tespitle) cehennem
ehline dahil etmiştir.”
Ariflerden
birisi de şöyle demiştir: “Halk, yasaklanan şeyleri işleyerek, Aziz
ve Celil olan Allah’a isyanlarından dolayı, ne kadar alçalmış ve
seviyesiz bir hâle düşmüşlerdir.”
Halbuki
Allah’ın, kimsenin, O’nu razı etmesine ihtiyacı yoktur. Ancak O
sevdiklerinden râzı olur. Allah, daha vücutları mevcut değilken
(ezelde) bazı kimselere (onların varlık alemindeki hâllerini bildiği
için) gazap etti. Onları dünyaya getirdiğinde onlar sonuçta cehenneme
girmelerine sebep olacak amelleri yaptılar. Bazı kullarından da ezelde
razı oldu. Onları varlık alemine çıkarınca, onlar kendilerini o rıza
yurdu cennete dahil etmek için, onlara cennet ehlinin amellerini yaptırdı.”
Marifet
ehlinden bir zat da şöyle demiştir: “Allah, halkı, yoklukta ortaya
çıkardı. Onlara bir vücut ve iktidar verdi. Sonra amelleri önlerine
serdi. Her birini istediği amelleri seçmede serbest bıraktı. Her kul,
kendisi, ileride yapacağı ameli seçti. Sonra bu amelleri onların
içlerinde, onları da gayb aleminde gizledi. Dünyaya çıkarınca, her
birine akıl verdi ve herkes, daha önce seçtiği ameli uygulamaya
koyuldu. Bunun için, bugün kendilerinden gizlenen şeyler yarın
önlerine çıkınca; aleyhlerinde hesaba çekilmek için bir delil oluşmuş
oldu.”.
Marifet
yolunun saliklerinden birisi, bana şunu anlattı:
“Kader
konusunda, içinden çıkamadığım bazı noktalar vardı. Alimlerden
bunu çözmelerini, işin aslını açıklamalarını istiyordum; fakat
meselem çözülmüyordu. Nihayet, Allah bana, ebdallardan (seçkin
velilerden) birisiyle karşılaşmayı nasip etti. Ondan, bu konuda açıklama
yapmasını istedim. Bana: “Yazık sana! Bu konuda delili ne yapacaksın?
Bize, melekût aleminin sırları keşfolur, taatlara bakarız. Onlar
(güzel) sûretler şeklinde semadan inerek bazı kimselerin azalarının
üzerine konar. O zaman azalar onu yapmak üzere harekete geçer.
Günahları ise kötü bir sûrette semadan inerken görürüz. Onlar da
bazı kimselerin azalarına düşer kalırlar. O zaman azalar, onları
yapmak üzere harekete geçer.” dedi. O zaman kalbimdeki kader
konusundaki problem çözüldü ve bende ilâhî kudreti müşahede ilmi
hâsıl oldu.”
Bir
defasında, arkadaşlarımdan birisine, işlenen fiille birlikte kulda onu
yapma kuvvetinin bulunması konusunda bir şeyler söylüyor ve bu
kuvvetin ne fiilden önce, ne de sonra mevcut olmayıp, kelamcılardan bazılarının
dediği gibi, fiille birlikte mevcut olduğunu belirtiyordum. Bu konuşma,
bana meselenin ilme’l-yakîn müşahadeyle keşfolmasından önceydi.
Rüyamda birisini gördüm, şöyle diyordu: “Kader, Allah’ın kudret
sıfatından kaynaklanmaktadır. Kudret, kadir olanın bir sıfatıdır.
(Kader, harekete taallük eder, fakat zahiren görünmez, o zaman fiiller
azalardan ortaya çıkar. Yahut, azalar o fiili yapmak üzere harekete
geçer fakat (onu harekete geçiren) bu (kudretin tecellisi olan kader)
açıkça görünmez. Öyleyse, zahirde görülmeyen bir şey hakkında
nasıl (akla dayanıp ileri geri) konuşulur?” Ben de, bundan sonra, bu
konuda kimseyle hiçbir şekilde çekişmeye girmeyeceğime, kendi kendime
söz verdim.”
Bize,
ariflerden birisinin şöyle dediği anlatıldı: “Sabah vakti girmeden
önce, iki rekat namaz kıldım. Sonra biraz uyuya kaldım. Rüyamda
yüksekçe, azametli, beyaz bir köşk gördüm. Sanki yıldız gibi parlıyordu.
Bana: “Bu, çok kıldığın iki rekatın sevabıdır, denildi. Sevindim
ve etrafında dolaşmaya başladım. Bir de baktım ki bir köşesinden şerefesi
düşmüş ve oranın güzelliğini bozmuş. Bunu görünce, üzüldüm
ve: “Keşke şu şerefe, yerinde kalsaydı ne güzel olurdu. Onun boş
yeri, köşkü kötü gösteriyor!” dedim.
Oradaki
bir genç bana: “Bu yerindeydi, fakat, sen, namazda sağa sola iltifat
edince düştü!” dedi.
Bütün
bu anlattıklarımız, akıl ve feraset sahibi kimseler için bir ibret,
takva sahiplerine bir öğüt ve tezekkür vesilesi olacak şeylerdir. Sen
de düşünmeli ve ibret almalısın.
|