|
Sonra
kul, yakinen bilir ki; ahirette, dünyada geçirmiş olduğu seneler, ay
olarak, aylar günlere bölünerek, günler saatlara ayrılarak, saatlar
nefeslere çevrilip bütün ömrü önüne serilerek, her nefesin ve o
nefesleri tükettiği her fiilin hesabı sorulacaktır. Küçük, büyük
her fiili için (meleklerin daha önce tespit ve kaydettiği) üç dosya
önüne serilir:
Birincisinde:
“Bu fiili niçin yaptın?” diye sorulur. Burası, Allah’ın
hükümlerinin bilinip bilinmediğinin imtihan edildiği yerdir. Eğer
buradan sâlimen geçerse; önüne, ikinci dosya açılır. Orada da:
“Bu ameli nasıl yaptın?” diye sorulur. Burada, amelin sahih yani
ilme uygun yapılıp yapılmadığının tespiti yapılır. Oradan da
sâlimen geçerse; önüne üçüncü dosya açılır. Orada da: “Bu
ameli kimin için yaptın?” diye sorulur. Burası, ameldeki ihlasın
kontrol edildiği yerdir. Eğer; “niçin”, “nasıl” ve “kim
için” sorularına, düzgün cevap veremezse, helak olmasından
korkulur. Ancak lütuf ve ihsanı sonsuz olan Kerîm Mevla, acırsa onu
kurtarır ve kusurlarını lütfuyla affeder.
Allah
Teala, bu ince hesabı anlatan ayetinde şöyle buyurmuştur:
“Kulun
ameli bir hardal tanesi kadar da olsa, onu getirir (mizana koruz).”978
Yani, onu hesapta, önünde hazır tutarız. Ayetteki “Âteynâ” lafzı,
med ile (hemzenin çekimiyle) okunursa, mana; o amelin karşılığını
veririz, demek olur.
Diğer
bir ayet-i kerimede Allah Teala:
“Kim,
zerre miktarı hayır işlerse, onu (kıyamette karşısında) görür.
Kim de zerre kadar şer işlerse, onu görür.”979
buyurmuştur.
Bu
ayetlerin, Allah Teala’nın kitabındaki en muhkem ayetler olduğu
söylenmiştir. Onlar; hem mücmel (özet), hem müphem (muhteva bakımından
kapalı) hem de umûmidir.
Rasulullah
(s.a.v) Efendimize, kendisine vahiy indirilmeyen bir konuda, soru sorulduğunda:
“Bu konuda bende (husûsi) bir bilgi yok, ancak elimizde, her konuyu
içiren ve manaca sahasında tek olan: “Kim zerre kadar hayır işlerse,
onu görür, kim de zerre kadar şer işlerse onu görür.” ayeti var”
demiştir.980
Ferazdak’ın
dedesi Sa’saa, Kur’an’ın en sonundan (Nas sûresinden) başlayıp
Zilzal sûresinin sonuna kadar öğrenince : “Bu bana yeter, bana yeter.
Hayrı ve şerri öğrendim.” dedi. Rasulullah (s.a.v) bunu duyunca:
“Adam
fakih (derin anlayış sahibi) oldu.”981
buyurdu.
;
Güneşin
ışınlarında iğne ucu şeklinde ortaya çıkan toz kabarcıklarına
zerre denmiştir.
Rivayete
göre; İbn Abbas şöyle demiştir: “Elinin içini toprağa koyup kaldırdığında,
avucunda yapışmış olan taneciklere zerre denir.”
Yine
dört zerrenin, bir hardal tanesi kadar olduğu söylenmiştir.
Alimlerden
birisi de: “Zerre; arpanın binde biri kadar ağırlığı olan bir şeydir.”
demiştir.
Demek
ki, ameller içinde bu ağırlıkta ve daha az miktarda tartıya gelecek
olanlar vardır. Bunun için, bu ince hesabı her şeyden haberdar olan
Yüce Allah haber vermiş ve çok acıyıp koruyan Rabbimiz bizleri bu
hesaptan sakındırmıştır.
Biraz
yukarıda zikrettiğimiz haberde de, durumun nezaketine işaret edilerek
şöyle denmiştir:
“Kim
cennete ameliyle gireceğini zannederse, o boş konuşmuş olur. Kim de
amelsiz cennete gireceğini düşünürse; o da, boş temenni ile avunmuş
olur.”
Bundan,
şunu anlıyoruz: Kula, üzerine düşeni yaptıktan sonra, ona bakıp
güvenmemesi, Allah Teala’ya tevekkül edip lütuf ve keremiyle onu
kabul buyurmasını ümit etmesi, adaletiyle onu geri çevirmesinden
korkması gerekir. Bunun için, Allah Teala, kendisi için sabreden ve
amellerinde O’na tevekkül edenleri methetmiş, bu amellerinin karşılığını,
onlara ihsan etmiştir. Yüce Allah bir ayetinde şöyle buyurmuştur:
“Sâlih
amel işleyenlerin ecri ne güzeldir. Onlar, sabreden ve Rablerine
tevekkül eden kimselerdir.”982
Allah’ın,
fazlı ve rahmetiyle, kuluna, cennette vereceği fazla nimet; bugün
kendisine lütfedilen hayırlı muamelenin karşılığının ebedileştirilmesi
ve amel sahibinin de bu ebedi mükafat içinde devamlı kalmasıdır.
Baksana,
Cenab-ı Hakk ayet-i kerimelerde ne buyuruyor:
“Kim
salih bir amel işlerse; biz, onun iyiliğini (ve karşılığını) artırırız.”983
“İyilik
sahiplerine iyi bir karşılık olarak cennet ve fazladan bir ihsan
(Allah’ın cemalini seyir) vardır.”984
“Onlara,
işledikleri amellere karşılık olarak kat kat mükafat vardır.”985
“Onların
her birinin, işledikleri hayırlı amellerine karşılık olarak
(cennette) pek çok dereceler vardır.”986
“Onlara,
(Allah yolunda) sabretmeleri ve kötülüğü iyilikle savmalarından
dolayı, mükafatlar iki kere (kat kat) verilir.” 987
Onlar,
önceki kötülükleri yeni iyiliklerle temizlemişlerdir. Allah onları,
dünyada, sabır ve önceden yaptıkları kötülüklerini yeni
iyiliklerle temizleyip değiştirmek gibi iki amelde muvaffak kılınca,
ahirette de kendilerine iki mükafat verecektir. Bu söylediğimiz; durumu
kısaca ifade eden ayetin lafızlarından anlaşılmaktadır. Ayete şöyle
bir mana vermemiz de mümkündür:
“Onlar,
kendilerinden daha önce meydana gelen kötülükleri, daha sonra yaptıkları
iyiliklerle karşılarlar ve temizlerler. Böylece, sonraki iyilikler,
önceki kötülüklerin cezasını ortadan kaldırır.”
En
güzel sabırlardan birisi, musibete karşı sabırdır. En güzel
iyiliklerden birisi (hatta birincisi) de, geçmiş günah ve kusurlardan
dolayı samimi tövbe etmektir.
Ayetteki
müjdeyi hak eden kimseler, iki büyük amel ettiler: Şehvetlerine karşı
sabredip geçmiş günahlarını tövbe-i nasuh ile temizlediler. Allah
da, onlara yaptırdığı bu iki amel sebebiyle kendilerine iki mükafat
verdi. Allah yaptırdı ve muvaffak kıldı diyoruz, çünkü; sabır
ancak Allah’ın yardımı, tövbe-i nasuh da ancak O’ndan gelen
ilâhî bir rahmet ve destekle mümkündür Nitekim Allah Teala;
“Senin
sabrın ancak Allah’ın yardımıyladır.”988
buyurmuştur. Tövbe ile ilgili de:
“Allah
tarafından tövbenin kabulü (ve tamamlanması için)”989
buyurulmuştur.
Allah
Teala’dan gelen şeylerde kul için evvel olma/ilk adımı atma imkanı
yoktur. Yoksa Yüce Allah’ın “el-Evvelü” (her şeyin evveli) ism-i
şerifine ortak koşmuş olur.
En
güzel iyiliklerden birisi de, kalbe nefsi ve dünyevi düşünceler geldiğinde,
her an insanı kontrol eden zatı ve meleği murakabe etmektir. Kulu,
Allah’a yaklaştıracak amellerin en faziletlisi; nefsi, kesin hesap
görücü Rabbi için hesaba çekmek ve onu sevgilinin itaatine
getirmektir.
Allah
Teala’nın, cehennem ehlinin azabını artırmasının ve her birine
isyan ve azgınlığına göre ceza uygulamasının hikmeti de, yukarıda
anlattığımız gibidir. Tabi ki, müminlerin sabır ve taatı ile,
günahkarların da isyan ve zulümleri farklı neticeler doğurmuştur.
Yüce
Allah Teala şöyle buyurur:
“Küfredenlere
ve Allah yolundan alıkoyanlara azap üstüne azap veririz.”990
Ayetten,
hem küfredip hem de Allah yolundan alıkoyanlara, sadece kafir olup,
Allah yolundan alıkoymayanlardan daha farklı ve fazla azap edileceği
anlaşılıyor. Şu ayet de bu manadadır:
“İnkar
edenleri ve zulüm işleyenleri, Allah elbette bağışlamayacak ve onları
doğru yola iletmeyecektir.”991
Allah, onları küfürlerinde ısrarları sebebiyle affetmemiş,
zulümlerinden dolayı da kendilerine hidayet yolunu aydınlatmamıştır.
Rasulullah da (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
“Zulüm,
kıyamet gününde (sahibine, kat kat) zulmetler (karanlık ve azap şeklinde)
arz edilecektir.”992
Allah
Teala’nın şu ayeti de bu konudadır:
“Mü’min
erkeklere ve mü’min kadınlara, dinden döndürmek için işkence edip,
sonra da tövbe etmeyenlere, cehennem azabı ve yangın azabı vardır.”993
Onlar,
iki azabı birden tadacaklardır. Birisi; tövbe etmediklerinden dolayı
cehennem azabı. Diğeri de; müminlere işkence etmelerinden dolayı yangın
azabı.
Şu
ayet de, bu konuyla ilgilidir:
“Onların
ne malları ve ne de evlatları, seni imrendirmesin. Allah, bunlar
sebebiyle onlara dünya hayatında azap etmeyi ve kafir olarak canlarının
çıkmasını istiyor.”994
Yani
Allah, mal ve evlatlarla onlara azap etmek istiyor ve aynı şekilde
ahirette de kendilerine azap etmek için nefislerini, küfür üzere almayı
diliyor. Bu ayet, Allah Teala’nın, kafir için küfrü murat ettiğini
ifade etmektedir. Çünkü daha sonra gelen “tezheka” lafzı, önce
geçen “yürîdu” lafzına atfedilerek mansub yapılmıştır. Atıf
için kullanılan (vav) cem içindir; ikisini aynı merci ve hükümde
birleştirir.
Ayetin
lafızları arasında takdim ve tehir olduğu da söylenmiştir. Takdim ve
tehire göre; mana şöyle olmaktadır:
“Dünyada,
onların malları ve evlatları seni imrendirmesin. Şüphesiz Allah,
ahirette, mal ve evlatları sebebiyle onlara azap etmek istiyor.”
Böylece Allah onlara cehennemde iki azabı beraber istiyor: Birincisi,
mallar ve evlatlar. İkincisi, onların kafir olarak ölmeleridir. Buna
göre; kafirlerden, malı ve evladı olmayan, cehennemdeki azabı, bire
inmektedir. Çünkü, Allah ayette mal ve evlatlar sebebiyle onlara azap
edeceğini bildirmiştir.
Bu
anlattıklarımız, şu haberle de alakalıdır: “Kafirlerin fakirleri,
dünyada çektikleri fakirlikten dolayı, zenginlerinden elli bin sene
sonra cehenneme girecektir. Bunun sebebi onların zenginliğidir.”
Bir
haberde de şöyle anlatılmıştır.
“Hastalar,
sağlam kimselerden kırk sene önce cennete girerler. Allah yolunda çarpışırken,
saldırırken şehit olanlar, düşmandan kaçarken (arkadan) öldürülen
kimseden kırk sene önce cennete girer. Köleler, efendilerden kırk sene
önce, Davud Aleyhisselam’ın oğlu Süleyman (a.s) da, dünyadaki
saltanatından dolayı diğer peygamberlerden kırk sene sonra cennete
girer.”995
Şu hâlde, en büyük hasret ve telafisi olmayan fırsatı kaçırma;
dünyada vakitlerini değerlendirmemenden dolayı, ahirette başkalarına
kat kat sevap ve nimetler verilirken, senin onlardan ebediyyen mahrum bırakılmandır.
Bunun
telafisi ancak buradaki vakitlerde, oradaki fazla ve ebedi nimetleri elde
ettirecek amellerle meşgul olmaktır. Bu öyle bir yarıştır ki amel
edenler, boş ve batıl şeylerle uğraşanları, hayırlarda yarışanlar,
geri kalanları, hak yolunda koşanlar gevşek olanları ileri geçmiştir.
Sonra kulun, dünyada devamlı boş ve batıl işlerle oyalanması,
ahirette amel eden kazançlı kimselere verilen ilâhî lütuflardan
ebedî mahrumiyetine sebep olmaktadır. Rasulullah’ın (s.a.v) şu
hadisi de, bu durumu anlatmaktadır.
“Adem
oğlunun eline geçen ve içinde Allah Teala’yı zikretmediği her saat,
(kıyamet günü) kendisi için bir hasret ve pişmanlık olacaktır.
Cennete girse bile (bu pişmanlık olacaktır).”996
Hadis
başka bir rivayette, değişik ve daha şiddetli tehdit ifade eden şu
lafızla nakledilmiştir:
“Kıyamet
günü kendisi için hesap ve kınama sebebi olacaktır.”
Cennete
girdikten ve nimetlerini elde ettikten sonra hasret ve pişmanlığın
sebebi, yukarıda zikrettiğimiz, amel edenlere fazlasıyla verilecek
nimet ve derecelerden mahrumiyettir. Sonra, oradaki mahrumiyet de devamlıdır.
Bu, kulun diğerlerinin derecesinden daha düşük bir hâlde olmasıdır.
Böyle olunca kul, ebediyen bu noksanlık içinde kalacaktır.
Dünyadaki
her bir lahza ve her bir anı kalp uyanıklığı ve zikirden uzak olarak
geçmişse boş geçen saat olarak hesap edilir. Ancak, Rasulullah
(s.a.v), saat ifadesini kullanıp, ondan daha az bir zaman zikretmedi.
Çünkü, saat, Arapların örfünde en küçük zaman dilimi için de
kullanılır. Bu dediğimiz; Allah Teala’nın şu ayetine uygun düşmektedir.
“Onların
eceli (ölüm vakitleri) geldiğinde, ne bir saat geri bırakılır, ne de
bir saat öne alınırlar.”997
Bilindiği gibi ecel geldiğinde, bir nefes ve bir göz yumup açıncaya
kadar tehir edilmez. Aynı şekilde, bir nefes ve bir lahza öne de alınmaz.
Burada, kelam, Arapların örf ve kullanışlarının dışına çıkmasın,
hem de miktar olarak bir nefes ve göz yumup açma gibi en kısa vakit
dilimini de göstersin diye “saat” ismi zikredilmiştir. Aynı şekilde,
Rasulullah (s.a.v) da, saat ifadesiyle çok az bir zaman dilimine işaret
etmiştir. Çünkü O’nun sözündeki hikmet, yüce Mevla’sının
hikmetinden kaynaklanmakta, kelamı da, O’nun kelamının mana ve
muhtevasına uygun olmaktadır. Şu ayet-i kerimede geçen “eyyam”
(günler) ifadesinin içine, saat ve daha kısa zaman birimleri dahil
olmaktadır. Allah Teala buyurur ki:
“(Onlara)
Geçmiş günlerde yaptıklarınıza karşılık olarak afiyetle yiyin
için.”998
denilir.
Denilmiştir
ki: Vallahi şu günleriniz geçip gidecektir. Öyleyse; onları elinizden
gitmeden ve yok olmadan önce, salih amellerle değerlendiriniz.”
Hasan-i
Basrî derdi ki: “Ey Adem oğlu! Senin ömrün merhale merhaledir. Giden
her gün ve gece ile, ömründen ve önünden bir merhale gidilmektedir.
Merhaleler bitince, varacağın yer ya cennet, yahut ateştir.”
Demek
ki saatler bizi asıl menzile nakletmekte, günler de oraya
götürmektedir.
Hakimlerden
birisi de şöyle demiştir: “İnsanın ömrünü geçirmesindeki hâli,
yol alan bir gemide oturan adamın hâline benzer. Adam otursa da, gemi
yol almakta ve gideceği yere yaklaşmaktadır. Kul da, böyledir. O,
ömrün geçmesinden gafil olsa da, durmadan ahirete yaklaşmaktadır.”
Denilmiştir
ki: Kula, gece ve gündüzdeki saatler arzedilir. Onları sıra sıra
dizilmiş yirmi dört hazine olarak görür. Her hazinede bir nimet,
lezzet, ihsan ve mükafat görür. Dünyadaki saatlerinde bu hazineleri
iyiliklerle doldurursa, bu onu, ileride memnun ve mesrur eder. Fakat,
dünyada eline geçen her fırsatta Allah Teala’yı zikretmemişse
ahirette onları içi bomboş, hiçbir ihsan ve mükafat bulunmayan
hazineler olarak görür ve üzülür. Saatlerini değerlendirmeden
geçirdiğine pişmanlık duyar.
Kul
dünyada ne hazırladı ise, ahirette sevap hazinesinde onu bulur. Şayet
bir kul, sadece dünyada kaçırdığı fazilet ve teşvik edilen hayırları
yapamadığına üzülse, hayırlarda yarışma ve itaate koşma fırsatını
kaçırdığı için, ne kadar üzüntü ve pişmanlık duyacaktır. Bunun
yanında bir de, vakitlerini kötülüklerde geçiren ve helakine sebep
olacak çok ameller yapan kimsenin üzüntü ve pişmanlığını düşünmek
lazım. Şayet bir kul, bütün ömründe, sadece helal ve mübahlarla meşgul
olmuş olsa, bu onun için, daha yüksek dereceler yanında bir noksanlık
olacaktır. Bir de, haram ve yasaklarla uğraşanın hâlini düşün.
Sübhanellah. Bu, ne büyük bir tehlike ve ne zor bir iştir. Allah, müşahede
ehlini, bunu görüp anlamaya sevk etmiş, heva ve hevesine uyanları da
ondan gafil bırakmıştır:
Alimlerden
birisi demiştir ki: “Düşün ki günahkar affedildi. Fakat o, iyilere
verilen sevap ve ikramı kaçırmış değil midir?”
Bir
haberde şöyle zikredilmiştir: “Bazı cennetlik kimseler, Naîm
cennetinde bulunuyorken, birden üzerlerinden bir nûr onlara doğru parıldar.
Güneşin dünyadakileri aydınlatması gibi, o nurdan oradakiler aydınlanır.
O nura bakarlar ve üzerlerinde, “İlliyyûn” makamında bulunan bir
takım adamlar gözükür. Onları, parlak yıldızın sema ufkunda
görüldüğü gibi görürler. Dolunayın diğer yıldızlara üstün kılındığı
gibi onlar da, diğerlerine karşı, nur, nimet ve güzellikle üstün kılınmışladır.
Onları, havada, kendilerini istedikleri yere götüren güzel develer
üzerinde uçarken görürler. Birbirlerini ziyaret ederler. Ayrıca Aziz
ve Celil olan Yüce Allah’ı ziyaret ederler. Onları bu hâlde
görenler, kendilerine seslenerek:
“Ey
kardeşlerimiz! Bizi sizden ayıran nedir? Biz de sizin gibi namaz kılar,
oruç tutardık. Sizi, bize karşı üstün eden nedir? derler. O zaman,
Aziz ve Celil olan Allah tarafından şöyle bir nida gelir:
“Onlar,
siz karnınızı doyururken aç kalırlar, siz suya kandığınızda susuz
dururlar, siz giyinip kuşandığınızda, yarım yamalak şeylerle dolaşırlar,
siz gülerken ağlarlar, siz uyurken ayakta durur namaz kılarlar, siz
kendinizi emniyette görürken, onlar korkarlardı. İşte bu sıfatlarıyla
onlar, sizden üstün kılınmışlardır.” Bu durum şu ayette
zikridilmektedir:
“Yaptıklarına
mükafat olarak, göz aydınlığı olacak nimetlerden onlar için
gizlenen/hazırlanan şeyleri, hiç kimse bilemez.”999
Bir
haberde şöyle zikredilmiştir: “Cennet ehlinin ekseriyeti, saf
görünümlü kimselerdir. İlliyyûn makamı ise, gerçek akıl sahipleri
içindir.”1000
|