Murakabede Dördüncü Makam

 

          Sonra kul, yakinen bilir ki; ahirette, dünyada geçirmiş olduğu seneler, ay olarak, aylar günlere bölünerek, günler saatlara ayrılarak, saatlar nefeslere çevrilip bütün ömrü önüne serilerek, her nefesin ve o nefesleri tükettiği her fiilin hesabı sorulacaktır. Küçük, büyük her fiili için (meleklerin daha önce tespit ve kaydettiği) üç dosya önüne serilir:

          Birincisinde: “Bu fiili niçin yaptın?” diye sorulur. Burası, Allah’ın hükümlerinin bilinip bilinmediğinin imtihan edildiği yerdir. Eğer buradan sâlimen geçerse; önüne, ikinci dosya açılır. Orada da: “Bu ameli nasıl yaptın?” diye sorulur. Burada, amelin sahih yani ilme uygun yapılıp yapılmadığının tespiti yapılır. Oradan da sâlimen geçerse; önüne üçüncü dosya açılır. Orada da: “Bu ameli kimin için yaptın?” diye sorulur. Burası, ameldeki ihlasın kontrol edildiği yerdir. Eğer; “niçin”, “nasıl” ve “kim için” sorularına, düzgün cevap veremezse, helak olmasından korkulur. Ancak lütuf ve ihsanı sonsuz olan Kerîm Mevla, acırsa onu kurtarır ve kusurlarını lütfuyla affeder.

          Allah Teala, bu ince hesabı anlatan ayetinde şöyle buyurmuştur:

          “Kulun ameli bir hardal tanesi kadar da olsa, onu getirir (mizana koruz).”978 Yani, onu hesapta, önünde hazır tutarız. Ayetteki “Âteynâ” lafzı, med ile (hemzenin çekimiyle) okunursa, mana; o amelin karşılığını veririz, demek olur.

          Diğer bir ayet-i kerimede Allah Teala:

          “Kim, zerre miktarı hayır işlerse, onu (kıyamette karşısında) görür. Kim de zerre kadar şer işlerse, onu görür.”979 buyurmuştur. 

          Bu ayetlerin, Allah Teala’nın kitabındaki en muhkem ayetler olduğu söylenmiştir. Onlar; hem mücmel (özet), hem müphem (muhteva bakımından kapalı) hem de umûmidir. 

          Rasulullah (s.a.v) Efendimize, kendisine vahiy indirilmeyen bir konuda, soru sorulduğunda: “Bu konuda bende (husûsi) bir bilgi yok, ancak elimizde, her konuyu içiren ve manaca sahasında tek olan: “Kim zerre kadar hayır işlerse, onu görür, kim de zerre kadar şer işlerse onu görür.” ayeti var” demiştir.980

          Ferazdak’ın dedesi Sa’saa, Kur’an’ın en sonundan (Nas sûresinden) başlayıp Zilzal sûresinin sonuna kadar öğrenince : “Bu bana yeter, bana yeter. Hayrı ve şerri öğrendim.” dedi. Rasulullah (s.a.v) bunu duyunca:

          “Adam fakih (derin anlayış sahibi) oldu.”981 buyurdu.
;
          Güneşin ışınlarında iğne ucu şeklinde ortaya çıkan toz kabarcıklarına zerre denmiştir.

          Rivayete göre; İbn Abbas şöyle demiştir: “Elinin içini toprağa koyup kaldırdığında, avucunda yapışmış olan taneciklere zerre denir.”

          Yine dört zerrenin, bir hardal tanesi kadar olduğu söylenmiştir.

          Alimlerden birisi de: “Zerre; arpanın binde biri kadar ağırlığı olan bir şeydir.” demiştir. 

          Demek ki, ameller içinde bu ağırlıkta ve daha az miktarda tartıya gelecek olanlar vardır. Bunun için, bu ince hesabı her şeyden haberdar olan Yüce Allah haber vermiş ve çok acıyıp koruyan Rabbimiz bizleri bu hesaptan sakındırmıştır. 

          Biraz yukarıda zikrettiğimiz haberde de, durumun nezaketine işaret edilerek şöyle denmiştir:

          “Kim cennete ameliyle gireceğini zannederse, o boş konuşmuş olur. Kim de amelsiz cennete gireceğini düşünürse; o da, boş temenni ile avunmuş olur.”

          Bundan, şunu anlıyoruz: Kula, üzerine düşeni yaptıktan sonra, ona bakıp güvenmemesi, Allah Teala’ya tevekkül edip lütuf ve keremiyle onu kabul buyurmasını ümit etmesi, adaletiyle onu geri çevirmesinden korkması gerekir. Bunun için, Allah Teala, kendisi için sabreden ve amellerinde O’na tevekkül edenleri methetmiş, bu amellerinin karşılığını, onlara ihsan etmiştir. Yüce Allah bir ayetinde şöyle buyurmuştur: 

          “Sâlih amel işleyenlerin ecri ne güzeldir. Onlar, sabreden ve Rablerine tevekkül eden kimselerdir.”982

          Allah’ın, fazlı ve rahmetiyle, kuluna, cennette vereceği fazla nimet; bugün kendisine lütfedilen hayırlı muamelenin karşılığının ebedileştirilmesi ve amel sahibinin de bu ebedi mükafat içinde devamlı kalmasıdır. 

          Baksana, Cenab-ı Hakk ayet-i kerimelerde ne buyuruyor:

          “Kim salih bir amel işlerse; biz, onun iyiliğini (ve karşılığını) artırırız.”983

          “İyilik sahiplerine iyi bir karşılık olarak cennet ve fazladan bir ihsan (Allah’ın cemalini seyir) vardır.”984

          “Onlara, işledikleri amellere karşılık olarak kat kat mükafat vardır.”985

          “Onların her birinin, işledikleri hayırlı amellerine karşılık olarak (cennette) pek çok dereceler vardır.”986

          “Onlara, (Allah yolunda) sabretmeleri ve kötülüğü iyilikle savmalarından dolayı, mükafatlar iki kere (kat kat) verilir.” 987

          Onlar, önceki kötülükleri yeni iyiliklerle temizlemişlerdir. Allah onları, dünyada, sabır ve önceden yaptıkları kötülüklerini yeni iyiliklerle temizleyip değiştirmek gibi iki amelde muvaffak kılınca, ahirette de kendilerine iki mükafat verecektir. Bu söylediğimiz; durumu kısaca ifade eden ayetin lafızlarından anlaşılmaktadır. Ayete şöyle bir mana vermemiz de mümkündür:

          “Onlar, kendilerinden daha önce meydana gelen kötülükleri, daha sonra yaptıkları iyiliklerle karşılarlar ve temizlerler. Böylece, sonraki iyilikler, önceki kötülüklerin cezasını ortadan kaldırır.”

          En güzel sabırlardan birisi, musibete karşı sabırdır. En güzel iyiliklerden birisi (hatta birincisi) de, geçmiş günah ve kusurlardan dolayı samimi tövbe etmektir.

          Ayetteki müjdeyi hak eden kimseler, iki büyük amel ettiler: Şehvetlerine karşı sabredip geçmiş günahlarını tövbe-i nasuh ile temizlediler. Allah da, onlara yaptırdığı bu iki amel sebebiyle kendilerine iki mükafat verdi. Allah yaptırdı ve muvaffak kıldı diyoruz, çünkü; sabır ancak Allah’ın yardımı, tövbe-i nasuh da ancak O’ndan gelen ilâhî bir rahmet ve destekle mümkündür Nitekim Allah Teala;

          “Senin sabrın ancak Allah’ın yardımıyladır.”988 buyurmuştur. Tövbe ile ilgili de:

          “Allah tarafından tövbenin kabulü (ve tamamlanması için)”989 buyurulmuştur.

          Allah Teala’dan gelen şeylerde kul için evvel olma/ilk adımı atma imkanı yoktur. Yoksa Yüce Allah’ın “el-Evvelü” (her şeyin evveli) ism-i şerifine ortak koşmuş olur.

          En güzel iyiliklerden birisi de, kalbe nefsi ve dünyevi düşünceler geldiğinde, her an insanı kontrol eden zatı ve meleği murakabe etmektir. Kulu, Allah’a yaklaştıracak amellerin en faziletlisi; nefsi, kesin hesap görücü Rabbi için hesaba çekmek ve onu sevgilinin itaatine getirmektir. 

          Allah Teala’nın, cehennem ehlinin azabını artırmasının ve her birine isyan ve azgınlığına göre ceza uygulamasının hikmeti de, yukarıda anlattığımız gibidir. Tabi ki, müminlerin sabır ve taatı ile, günahkarların da isyan ve zulümleri farklı neticeler doğurmuştur.

          Yüce Allah Teala şöyle buyurur:

          “Küfredenlere ve Allah yolundan alıkoyanlara azap üstüne azap veririz.”990

          Ayetten, hem küfredip hem de Allah yolundan alıkoyanlara, sadece kafir olup, Allah yolundan alıkoymayanlardan daha farklı ve fazla azap edileceği anlaşılıyor. Şu ayet de bu manadadır:

          “İnkar edenleri ve zulüm işleyenleri, Allah elbette bağışlamayacak ve onları doğru yola iletmeyecektir.”991 Allah, onları küfürlerinde ısrarları sebebiyle affetmemiş, zulümlerinden dolayı da kendilerine hidayet yolunu aydınlatmamıştır. Rasulullah da (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

          “Zulüm, kıyamet gününde (sahibine, kat kat) zulmetler (karanlık ve azap şeklinde) arz edilecektir.”992

          Allah Teala’nın şu ayeti de bu konudadır:

          “Mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara, dinden döndürmek için işkence edip, sonra da tövbe etmeyenlere, cehennem azabı ve yangın azabı vardır.”993

          Onlar, iki azabı birden tadacaklardır. Birisi; tövbe etmediklerinden dolayı cehennem azabı. Diğeri de; müminlere işkence etmelerinden dolayı yangın azabı.

          Şu ayet de, bu konuyla ilgilidir:

          “Onların ne malları ve ne de evlatları, seni imrendirmesin. Allah, bunlar sebebiyle onlara dünya hayatında azap etmeyi ve kafir olarak canlarının çıkmasını istiyor.”994

          Yani Allah, mal ve evlatlarla onlara azap etmek istiyor ve aynı şekilde ahirette de kendilerine azap etmek için nefislerini, küfür üzere almayı diliyor. Bu ayet, Allah Teala’nın, kafir için küfrü murat ettiğini ifade etmektedir. Çünkü daha sonra gelen “tezheka” lafzı, önce geçen “yürîdu” lafzına atfedilerek mansub yapılmıştır. Atıf için kullanılan (vav) cem içindir; ikisini aynı merci ve hükümde birleştirir. 

          Ayetin lafızları arasında takdim ve tehir olduğu da söylenmiştir. Takdim ve tehire göre; mana şöyle olmaktadır:

          “Dünyada, onların malları ve evlatları seni imrendirmesin. Şüphesiz Allah, ahirette, mal ve evlatları sebebiyle onlara azap etmek istiyor.” Böylece Allah onlara cehennemde iki azabı beraber istiyor: Birincisi, mallar ve evlatlar. İkincisi, onların kafir olarak ölmeleridir. Buna göre; kafirlerden, malı ve evladı olmayan, cehennemdeki azabı, bire inmektedir. Çünkü, Allah ayette mal ve evlatlar sebebiyle onlara azap edeceğini bildirmiştir. 

          Bu anlattıklarımız, şu haberle de alakalıdır: “Kafirlerin fakirleri, dünyada çektikleri fakirlikten dolayı, zenginlerinden elli bin sene sonra cehenneme girecektir. Bunun sebebi onların zenginliğidir.” 

          Bir haberde de şöyle anlatılmıştır.

          “Hastalar, sağlam kimselerden kırk sene önce cennete girerler. Allah yolunda çarpışırken, saldırırken şehit olanlar, düşmandan kaçarken (arkadan) öldürülen kimseden kırk sene önce cennete girer. Köleler, efendilerden kırk sene önce, Davud Aleyhisselam’ın oğlu Süleyman (a.s) da, dünyadaki saltanatından dolayı diğer peygamberlerden kırk sene sonra cennete girer.”995
Şu hâlde, en büyük hasret ve telafisi olmayan fırsatı kaçırma; dünyada vakitlerini değerlendirmemenden dolayı, ahirette başkalarına kat kat sevap ve nimetler verilirken, senin onlardan ebediyyen mahrum bırakılmandır. 

          Bunun telafisi ancak buradaki vakitlerde, oradaki fazla ve ebedi nimetleri elde ettirecek amellerle meşgul olmaktır. Bu öyle bir yarıştır ki amel edenler, boş ve batıl şeylerle uğraşanları, hayırlarda yarışanlar, geri kalanları, hak yolunda koşanlar gevşek olanları ileri geçmiştir. Sonra kulun, dünyada devamlı boş ve batıl işlerle oyalanması, ahirette amel eden kazançlı kimselere verilen ilâhî lütuflardan ebedî mahrumiyetine sebep olmaktadır. Rasulullah’ın (s.a.v) şu hadisi de, bu durumu anlatmaktadır. 

          “Adem oğlunun eline geçen ve içinde Allah Teala’yı zikretmediği her saat, (kıyamet günü) kendisi için bir hasret ve pişmanlık olacaktır. Cennete girse bile (bu pişmanlık olacaktır).”996

          Hadis başka bir rivayette, değişik ve daha şiddetli tehdit ifade eden şu lafızla nakledilmiştir:

          “Kıyamet günü kendisi için hesap ve kınama sebebi olacaktır.”

          Cennete girdikten ve nimetlerini elde ettikten sonra hasret ve pişmanlığın sebebi, yukarıda zikrettiğimiz, amel edenlere fazlasıyla verilecek nimet ve derecelerden mahrumiyettir. Sonra, oradaki mahrumiyet de devamlıdır. Bu, kulun diğerlerinin derecesinden daha düşük bir hâlde olmasıdır. Böyle olunca kul, ebediyen bu noksanlık içinde kalacaktır. 

          Dünyadaki her bir lahza ve her bir anı kalp uyanıklığı ve zikirden uzak olarak geçmişse boş geçen saat olarak hesap edilir. Ancak, Rasulullah (s.a.v), saat ifadesini kullanıp, ondan daha az bir zaman zikretmedi. Çünkü, saat, Arapların örfünde en küçük zaman dilimi için de kullanılır. Bu dediğimiz; Allah Teala’nın şu ayetine uygun düşmektedir. 

          “Onların eceli (ölüm vakitleri) geldiğinde, ne bir saat geri bırakılır, ne de bir saat öne alınırlar.”997 Bilindiği gibi ecel geldiğinde, bir nefes ve bir göz yumup açıncaya kadar tehir edilmez. Aynı şekilde, bir nefes ve bir lahza öne de alınmaz. Burada, kelam, Arapların örf ve kullanışlarının dışına çıkmasın, hem de miktar olarak bir nefes ve göz yumup açma gibi en kısa vakit dilimini de göstersin diye “saat” ismi zikredilmiştir. Aynı şekilde, Rasulullah (s.a.v) da, saat ifadesiyle çok az bir zaman dilimine işaret etmiştir. Çünkü O’nun sözündeki hikmet, yüce Mevla’sının hikmetinden kaynaklanmakta, kelamı da, O’nun kelamının mana ve muhtevasına uygun olmaktadır. Şu ayet-i kerimede geçen “eyyam” (günler) ifadesinin içine, saat ve daha kısa zaman birimleri dahil olmaktadır. Allah Teala buyurur ki:

          “(Onlara) Geçmiş günlerde yaptıklarınıza karşılık olarak afiyetle yiyin için.”998 denilir. 

          Denilmiştir ki: Vallahi şu günleriniz geçip gidecektir. Öyleyse; onları elinizden gitmeden ve yok olmadan önce, salih amellerle değerlendiriniz.”

          Hasan-i Basrî derdi ki: “Ey Adem oğlu! Senin ömrün merhale merhaledir. Giden her gün ve gece ile, ömründen ve önünden bir merhale gidilmektedir. Merhaleler bitince, varacağın yer ya cennet, yahut ateştir.”

          Demek ki saatler bizi asıl menzile nakletmekte, günler de oraya götürmektedir. 

          Hakimlerden birisi de şöyle demiştir: “İnsanın ömrünü geçirmesindeki hâli, yol alan bir gemide oturan adamın hâline benzer. Adam otursa da, gemi yol almakta ve gideceği yere yaklaşmaktadır. Kul da, böyledir. O, ömrün geçmesinden gafil olsa da, durmadan ahirete yaklaşmaktadır.”

          Denilmiştir ki: Kula, gece ve gündüzdeki saatler arzedilir. Onları sıra sıra dizilmiş yirmi dört hazine olarak görür. Her hazinede bir nimet, lezzet, ihsan ve mükafat görür. Dünyadaki saatlerinde bu hazineleri iyiliklerle doldurursa, bu onu, ileride memnun ve mesrur eder. Fakat, dünyada eline geçen her fırsatta Allah Teala’yı zikretmemişse ahirette onları içi bomboş, hiçbir ihsan ve mükafat bulunmayan hazineler olarak görür ve üzülür. Saatlerini değerlendirmeden geçirdiğine pişmanlık duyar. 

          Kul dünyada ne hazırladı ise, ahirette sevap hazinesinde onu bulur. Şayet bir kul, sadece dünyada kaçırdığı fazilet ve teşvik edilen hayırları yapamadığına üzülse, hayırlarda yarışma ve itaate koşma fırsatını kaçırdığı için, ne kadar üzüntü ve pişmanlık duyacaktır. Bunun yanında bir de, vakitlerini kötülüklerde geçiren ve helakine sebep olacak çok ameller yapan kimsenin üzüntü ve pişmanlığını düşünmek lazım. Şayet bir kul, bütün ömründe, sadece helal ve mübahlarla meşgul olmuş olsa, bu onun için, daha yüksek dereceler yanında bir noksanlık olacaktır. Bir de, haram ve yasaklarla uğraşanın hâlini düşün. Sübhanellah. Bu, ne büyük bir tehlike ve ne zor bir iştir. Allah, müşahede ehlini, bunu görüp anlamaya sevk etmiş, heva ve hevesine uyanları da ondan gafil bırakmıştır:

          Alimlerden birisi demiştir ki: “Düşün ki günahkar affedildi. Fakat o, iyilere verilen sevap ve ikramı kaçırmış değil midir?” 

          Bir haberde şöyle zikredilmiştir: “Bazı cennetlik kimseler, Naîm cennetinde bulunuyorken, birden üzerlerinden bir nûr onlara doğru parıldar. Güneşin dünyadakileri aydınlatması gibi, o nurdan oradakiler aydınlanır. O nura bakarlar ve üzerlerinde, “İlliyyûn” makamında bulunan bir takım adamlar gözükür. Onları, parlak yıldızın sema ufkunda görüldüğü gibi görürler. Dolunayın diğer yıldızlara üstün kılındığı gibi onlar da, diğerlerine karşı, nur, nimet ve güzellikle üstün kılınmışladır. Onları, havada, kendilerini istedikleri yere götüren güzel develer üzerinde uçarken görürler. Birbirlerini ziyaret ederler. Ayrıca Aziz ve Celil olan Yüce Allah’ı ziyaret ederler. Onları bu hâlde görenler, kendilerine seslenerek:

          “Ey kardeşlerimiz! Bizi sizden ayıran nedir? Biz de sizin gibi namaz kılar, oruç tutardık. Sizi, bize karşı üstün eden nedir? derler. O zaman, Aziz ve Celil olan Allah tarafından şöyle bir nida gelir:

          “Onlar, siz karnınızı doyururken aç kalırlar, siz suya kandığınızda susuz dururlar, siz giyinip kuşandığınızda, yarım yamalak şeylerle dolaşırlar, siz gülerken ağlarlar, siz uyurken ayakta durur namaz kılarlar, siz kendinizi emniyette görürken, onlar korkarlardı. İşte bu sıfatlarıyla onlar, sizden üstün kılınmışlardır.” Bu durum şu ayette zikridilmektedir:

          “Yaptıklarına mükafat olarak, göz aydınlığı olacak nimetlerden onlar için gizlenen/hazırlanan şeyleri, hiç kimse bilemez.”999

          Bir haberde şöyle zikredilmiştir: “Cennet ehlinin ekseriyeti, saf görünümlü kimselerdir. İlliyyûn makamı ise, gerçek akıl sahipleri içindir.”1000