Murakabede Yedinci Makam

 

           Bil ki; bizim yukarıda zikrettiğimiz “vakitleri değerlendirme” işi, öyle; bir o mekanda bir bu mekanda dolaşmakla, elindeki vakti boşa harcayarak başka bir vakti beklemekle, içinde bulunduğu hâlin dışındaki hâle ulaşma çabasıyla olmaz. Vakitleri doldurmak ve geçmişi telafi etmek için yapılacak olan iş, gündüzleri oruçlu geçirmek, gece ibadetine devam etmek, belirli bir saat içinde zikir, kalbin gayret ve himmetini toplamak ve kalben, luzümsuz düşünceleri kesip atmak gibi amellerdir. Bunların yanında, gözünü ve kulağını haramdan koruma, eline sahip olma, ayaklarını haramdan alıkoyma, kötü ve adi sözler konuşmama, şüpheli ve şehvet için yenen lokmayı terk, yiyeceği azaltma, açlığı çoğaltma, doğruyu emir, kötü fiillerden nehiy, güzel niyet sahibi olma, bozduğu, tövbeyi yenileme, kalbi güzel fikirlerde kullanma, kötü düşünceyi kalpten çıkarıp güzel ve doğru düşünceye ulaşma, doğruda sağlam iradeli olma, azmi kuvvetlendirecek iyilik ve takvaya yardımcı olacak şeylere tevessül edip yapışma gibi fiillerin de bulunması gerekir. Bütün bunlar, derhal hayata geçirilmeli, sonraya tehir edilmemeli, ileriye bırakılmamalı, bir başka vakitte yapılacağı düşünülerek zamanın dışına bırakılmamalı ve: şimdi burada olmaz deyip, başka mekan aranmamalıdır. İşte, zayi olmasından koktuğun vakitlerini böyle değerlendirebilir ve doldurabilirsin. Gelecekte yaparım demek, boş temennide bulunmak ve daha sonraki vakitleri beklemek, evet, bütün bunlar İblisin, müridlerin yolunu kesmekte kullandığı vasıta ve oyunlarıdır. Bu durum aldanmışların, nefisleriyle baş başa bırakılmış, heva ve heveslerine terkedilmiş, hiçbir şeye sahip olamayan, yarınları için hiçbir amel yapmayan, Allah’ı unutmuş, Allah’ın da kendilerini rahmetinden mahrum bıraktığı tembel, gevşek, hissiz ve hareketsiz kimselerin hâlidir. 

          Vakit; bittiği zaman kaybolup gider ve hüküm gününe kadar bir daha ele geçmez. Eldeki saat da, geçtiği zaman dürülüp katlanır ve mahşere kadar bir daha kulun önüne gelmez. Ancak başka saat ve yeni bir vakit yaratılır. Kul, yakinen bilmelidir ki, bütün ömrü bir gün mesabesindedir, biten günü de bir saat gibidir. Saatinin tamam ise, elindeki vaktidir. Vakti; hâlini ortaya kor. Hâli ise, kalbinin o andaki durumunu yansıtır. 

          Öyleyse insan, hâli ve kalbi için, kendini Rabbine yaklaştıracak amelleri seçip almalıdır. İlminin gösterdiği Mevla’sının teşvik ettiği en faziletli amelleri yapmalı ve ölüm, aniden gelmeden gereken amellerin peşine düşmelidir. Böylece içinde bulunduğu amel, Mevla’sına kavuştuğu son ameli olur. 

          Sonra kul, vakitlerini, hâlini ıslah, kalbini takviye ve onu Rabbi için halis kılacak amellerle değerlendirir. Saatini, Rabbi katında hâlini güzelleştirecek amellerle doldurarak, vaktini kazançlı geçirmeye çalışır. Bütün zamanını, salah ve saadetine sebep olacak amellerde harcar. İçine girdiği yeni vakitten, yapacağı amellerle istifade etmeye bakar. Böylece, gününü, saatini ve vaktini de içinde bulunduğu hâli gibi korumaya, gözetip değerlendirmeye bakar. Hâlini muhafaza ve nefsini kontrol eder. Düşüncesini, gayret ve himmetini hayırda toplar. Nefeslerine varıncaya kadar, kendini devamlı kontrol eden Rabbine nazar eder, hep O’nun huzurunda bulunmaya çalışır. Her nefesinde, kendinden, ya Rabbini zikir, ya nimetlerine şükür, ya aniden gelen bir musibete sabır, yahut şiddetli bir sıkıntıya rıza gibi güzel amellerden birisi içinde bulunur. O, bütün bu hâllerinde, kendisini kontrol eden Rabbine nazar eder ve Yüce Sevgiliye doğru yol alır, yaklaşır. Sadece Allah’a nazar eder ve O’na güvenip bağlanır. Böylece, ömrünü bir gün, günü bir saat, saatini bir an, anını bir hâl, hâlini bir nefes gibi değerlendirmiş, her nefesini bir murakabe, her murakabesini Rabbine bir yöneliş yapmış olur. Hep O’nun tarafına yönelir, hep O’na yalvarır ve O’nu zikreder. Durmadan imanı artar, yakini yenilenir, kendisine sonsuz güzellikte bir hayat verilir. Kalbinden perde kaldırılır. Artık, marifet onun makamı olur. Günler kendisine kısa gelir. Vakti, tek olan zata verilmiş tek bir vakit gibi olur. Kalbi, tamamen Allah’a bağlanmış olur. Himmet ve gayreti bir olan Hakka yönelmiş olur. İşte bu, ebdallerin/seçkin velilerin hâlidir. Onlar, çok üstün kimseler olup, yakin ehli içinde bile sayıları azdır. Onların yakini çok ileri seviyededir. Onlar mukarrabun ve sıddıklardır. 

          Kim, bu anlattıklarımıza yakinen inanarak amel ederse o, salihlerden olur. Kim, bu hâlleri bizatihi müşahede ederse, kendisine birçok şeyleri görme nimeti ve pek çok manevi ihsanlar lütfedilir. O kimse, şuhûd ehlinden/ayne’l-yakîn görenlerden olur. 

          Hakiki müminlerin murakabesi ve mukarrabûn makamındaki velilerin müşahadesiyle ilgili bütün bu anlattıklarımız; iki makamdan birisiyle elde edilir. Kim bunlardan birisini, hakkıyla yerine getirirse; bütün bunları kendisinde toplamış olur. Onlar da; tövbede istikamet ve ilim ile ameldir. 

          Kimin makamı tövbe ve hâli istikamet olursa, o, sevgililer derecesine yükseltilir. Kimin, makamı ilim ve hâli de, ilim ile amel olursa, Allah’tan korkanların sıfatını elde eder. Muhabbet ve korku ise, sevgilinin yakınlığı ile devamlı vecd içinde bulunan, her şeye şahid olan, huzur içinde müşahedesi devam eden arifin hâlidir. Onun bütün nefes ve anları salih amellerde, tasarruf ve fiilleri güzellikler içinde, fikir ve zikirleri müşahade hâlinde geçer. O, bütün tasarruflarında kalben, Yüce Allah’ın huzurunda hazır, hareket ve ibadetlerinde uyanıktır. Bu, devamlı ilahi vecd içinde olan arifin sıfatıdır. 

          Bana, bu yolun büyüklerinden birisinin şu hâli anlatıldı: Bu şahıs, murakabe ehlinden, kendisini tamamıyla Allah’ı hizmetine adamış birisinin yanına vardı. O zat buna: “Ben, Allah Teala’nın bana ihsan ettiği nimetlerin bir çeşidinde yirmi dört bin nimet saydım.” dedi. O: “Bu nasıl olur? deyince; “Bir gün ve gecede aldığım nefesleri saydım ve ; yirmi dört bin nefes aldığımı tespit ettim” dedi. 

          Denilir ki; bir günde, gözün açılıp kapanması, nefeslerin iki katıdır. Çünkü; her bir nefeste göz iki defa açılıp kapanır. 
İşittim ki; Yüce Allah, bir peygamberine şöyle vahyetmiştir: 

          “Sana verdiğim nimetimin şükrünü nasıl yerine getireceksin? Senin her bir kılında benim iki nimetim vardır. Onun kökünü yumuşak yaptım ki vücuduna batmasın. Ucunun sertliğini de giderdim ki eline kakılmasın.” 

          Alimlerden birisi demiştir ki: “Yeryüzünde kibrit-i ahmerden daha kıymetli hiçbir şey yoktur. Ancak, kulun ömründen elinde kalan kısmı hariç. O, daha kıymetlidir.” Bu söz, Hz. Ali’den de nakledilmiştir. Yine bu zat demiştir ki: “Ömrünün kalan kısmını, ancak, bir peygamber yahut bir sıddık bilebilir.”

          Alimlerden birisi de demiştir ki: “Ömrünün kalan kısmında izzet ve şeref içinde ne kadar yaşayacağını ancak, kibrit-i ahmerin kaynağını tanıyan bilir. (yani hemen hemen kimse bilemez).” 

          Denildiğine göre kirit-i ahmer denen nesne karanlıklar içinde çıkan kaynaklarda oluşur, Onu da ancak ebdallar/seçkin veliler bilir.

          Kibrit-i ahmer, bir iksir ve madendir ki, ondan halis altın yapılır. Ondan, işlenmiş altın madenine azıcık atıldığında, hâli üzere kalır. Aksi durumda yani maden işlenmemişse değişime uğrar ve seneler sonra asli hâlini kaybeder. Kibrit-i ahmerin, Rasulullah (s.a.v) tarafından zikredildiğini, Hz. Ali tarafından rivayet edilen bir hadiste görüyoruz. Orada, Allah Rasulü (s.a.v), ebdalları/seçkin velileri tanıtmış, onların sayı ve sıfatlarını sayarken, sonunda “Onlar, ümmetin içinde, kibrit-i ahmerden daha kıymetlidirler”1035 buyurmuştur. 

          Hadisi şeriflerde halis (som) altından, sadece, bela ve imtihan hadisinde bahsedilmiştir. Hadiste şöyle geçmiştir: 

          “Sizden biriniz altın maddesinin sahih olup olmadığını ateşle denediği gibi, Allah Teala da kulunu ölçmek için, bela ile imtihan eder. Onlardan bazıları (bu imtihandan) saf altın gibi çıkar. Bazıları simsiyah yanmış olarak, bazıları da ikisi arasında bir durumda çıkar.”1036