|
Bil
ki; bizim yukarıda zikrettiğimiz “vakitleri değerlendirme” işi,
öyle; bir o mekanda bir bu mekanda dolaşmakla, elindeki vakti boşa
harcayarak başka bir vakti beklemekle, içinde bulunduğu hâlin dışındaki
hâle ulaşma çabasıyla olmaz. Vakitleri doldurmak ve geçmişi telafi
etmek için yapılacak olan iş, gündüzleri oruçlu geçirmek, gece
ibadetine devam etmek, belirli bir saat içinde zikir, kalbin gayret ve
himmetini toplamak ve kalben, luzümsuz düşünceleri kesip atmak gibi
amellerdir. Bunların yanında, gözünü ve kulağını haramdan koruma,
eline sahip olma, ayaklarını haramdan alıkoyma, kötü ve adi sözler
konuşmama, şüpheli ve şehvet için yenen lokmayı terk, yiyeceği
azaltma, açlığı çoğaltma, doğruyu emir, kötü fiillerden nehiy,
güzel niyet sahibi olma, bozduğu, tövbeyi yenileme, kalbi güzel
fikirlerde kullanma, kötü düşünceyi kalpten çıkarıp güzel ve doğru
düşünceye ulaşma, doğruda sağlam iradeli olma, azmi kuvvetlendirecek
iyilik ve takvaya yardımcı olacak şeylere tevessül edip yapışma gibi
fiillerin de bulunması gerekir. Bütün bunlar, derhal hayata
geçirilmeli, sonraya tehir edilmemeli, ileriye bırakılmamalı, bir başka
vakitte yapılacağı düşünülerek zamanın dışına bırakılmamalı
ve: şimdi burada olmaz deyip, başka mekan aranmamalıdır. İşte, zayi
olmasından koktuğun vakitlerini böyle değerlendirebilir ve
doldurabilirsin. Gelecekte yaparım demek, boş temennide bulunmak ve daha
sonraki vakitleri beklemek, evet, bütün bunlar İblisin, müridlerin
yolunu kesmekte kullandığı vasıta ve oyunlarıdır. Bu durum aldanmışların,
nefisleriyle baş başa bırakılmış, heva ve heveslerine terkedilmiş,
hiçbir şeye sahip olamayan, yarınları için hiçbir amel yapmayan,
Allah’ı unutmuş, Allah’ın da kendilerini rahmetinden mahrum bıraktığı
tembel, gevşek, hissiz ve hareketsiz kimselerin hâlidir.
Vakit;
bittiği zaman kaybolup gider ve hüküm gününe kadar bir daha ele
geçmez. Eldeki saat da, geçtiği zaman dürülüp katlanır ve mahşere
kadar bir daha kulun önüne gelmez. Ancak başka saat ve yeni bir vakit
yaratılır. Kul, yakinen bilmelidir ki, bütün ömrü bir gün
mesabesindedir, biten günü de bir saat gibidir. Saatinin tamam ise,
elindeki vaktidir. Vakti; hâlini ortaya kor. Hâli ise, kalbinin o andaki
durumunu yansıtır.
Öyleyse
insan, hâli ve kalbi için, kendini Rabbine yaklaştıracak amelleri
seçip almalıdır. İlminin gösterdiği Mevla’sının teşvik ettiği
en faziletli amelleri yapmalı ve ölüm, aniden gelmeden gereken
amellerin peşine düşmelidir. Böylece içinde bulunduğu amel,
Mevla’sına kavuştuğu son ameli olur.
Sonra
kul, vakitlerini, hâlini ıslah, kalbini takviye ve onu Rabbi için halis
kılacak amellerle değerlendirir. Saatini, Rabbi katında hâlini
güzelleştirecek amellerle doldurarak, vaktini kazançlı geçirmeye çalışır.
Bütün zamanını, salah ve saadetine sebep olacak amellerde harcar. İçine
girdiği yeni vakitten, yapacağı amellerle istifade etmeye bakar.
Böylece, gününü, saatini ve vaktini de içinde bulunduğu hâli gibi
korumaya, gözetip değerlendirmeye bakar. Hâlini muhafaza ve nefsini
kontrol eder. Düşüncesini, gayret ve himmetini hayırda toplar.
Nefeslerine varıncaya kadar, kendini devamlı kontrol eden Rabbine nazar
eder, hep O’nun huzurunda bulunmaya çalışır. Her nefesinde,
kendinden, ya Rabbini zikir, ya nimetlerine şükür, ya aniden gelen bir
musibete sabır, yahut şiddetli bir sıkıntıya rıza gibi güzel
amellerden birisi içinde bulunur. O, bütün bu hâllerinde, kendisini
kontrol eden Rabbine nazar eder ve Yüce Sevgiliye doğru yol alır, yaklaşır.
Sadece Allah’a nazar eder ve O’na güvenip bağlanır. Böylece,
ömrünü bir gün, günü bir saat, saatini bir an, anını bir hâl,
hâlini bir nefes gibi değerlendirmiş, her nefesini bir murakabe, her
murakabesini Rabbine bir yöneliş yapmış olur. Hep O’nun tarafına
yönelir, hep O’na yalvarır ve O’nu zikreder. Durmadan imanı artar,
yakini yenilenir, kendisine sonsuz güzellikte bir hayat verilir.
Kalbinden perde kaldırılır. Artık, marifet onun makamı olur. Günler
kendisine kısa gelir. Vakti, tek olan zata verilmiş tek bir vakit gibi
olur. Kalbi, tamamen Allah’a bağlanmış olur. Himmet ve gayreti bir
olan Hakka yönelmiş olur. İşte bu, ebdallerin/seçkin velilerin
hâlidir. Onlar, çok üstün kimseler olup, yakin ehli içinde bile sayıları
azdır. Onların yakini çok ileri seviyededir. Onlar mukarrabun ve sıddıklardır.
Kim,
bu anlattıklarımıza yakinen inanarak amel ederse o, salihlerden olur.
Kim, bu hâlleri bizatihi müşahede ederse, kendisine birçok şeyleri
görme nimeti ve pek çok manevi ihsanlar lütfedilir. O kimse, şuhûd
ehlinden/ayne’l-yakîn görenlerden olur.
Hakiki
müminlerin murakabesi ve mukarrabûn makamındaki velilerin müşahadesiyle
ilgili bütün bu anlattıklarımız; iki makamdan birisiyle elde edilir.
Kim bunlardan birisini, hakkıyla yerine getirirse; bütün bunları
kendisinde toplamış olur. Onlar da; tövbede istikamet ve ilim ile
ameldir.
Kimin
makamı tövbe ve hâli istikamet olursa, o, sevgililer derecesine
yükseltilir. Kimin, makamı ilim ve hâli de, ilim ile amel olursa,
Allah’tan korkanların sıfatını elde eder. Muhabbet ve korku ise,
sevgilinin yakınlığı ile devamlı vecd içinde bulunan, her şeye şahid
olan, huzur içinde müşahedesi devam eden arifin hâlidir. Onun bütün
nefes ve anları salih amellerde, tasarruf ve fiilleri güzellikler
içinde, fikir ve zikirleri müşahade hâlinde geçer. O, bütün
tasarruflarında kalben, Yüce Allah’ın huzurunda hazır, hareket ve
ibadetlerinde uyanıktır. Bu, devamlı ilahi vecd içinde olan arifin sıfatıdır.
Bana,
bu yolun büyüklerinden birisinin şu hâli anlatıldı: Bu şahıs,
murakabe ehlinden, kendisini tamamıyla Allah’ı hizmetine adamış
birisinin yanına vardı. O zat buna: “Ben, Allah Teala’nın bana
ihsan ettiği nimetlerin bir çeşidinde yirmi dört bin nimet saydım.”
dedi. O: “Bu nasıl olur? deyince; “Bir gün ve gecede aldığım
nefesleri saydım ve ; yirmi dört bin nefes aldığımı tespit ettim”
dedi.
Denilir
ki; bir günde, gözün açılıp kapanması, nefeslerin iki katıdır.
Çünkü; her bir nefeste göz iki defa açılıp kapanır.
İşittim ki; Yüce Allah, bir peygamberine şöyle vahyetmiştir:
“Sana
verdiğim nimetimin şükrünü nasıl yerine getireceksin? Senin her bir
kılında benim iki nimetim vardır. Onun kökünü yumuşak yaptım ki
vücuduna batmasın. Ucunun sertliğini de giderdim ki eline kakılmasın.”
Alimlerden
birisi demiştir ki: “Yeryüzünde kibrit-i ahmerden daha kıymetli
hiçbir şey yoktur. Ancak, kulun ömründen elinde kalan kısmı hariç.
O, daha kıymetlidir.” Bu söz, Hz. Ali’den de nakledilmiştir. Yine
bu zat demiştir ki: “Ömrünün kalan kısmını, ancak, bir peygamber
yahut bir sıddık bilebilir.”
Alimlerden
birisi de demiştir ki: “Ömrünün kalan kısmında izzet ve şeref
içinde ne kadar yaşayacağını ancak, kibrit-i ahmerin kaynağını tanıyan
bilir. (yani hemen hemen kimse bilemez).”
Denildiğine
göre kirit-i ahmer denen nesne karanlıklar içinde çıkan kaynaklarda
oluşur, Onu da ancak ebdallar/seçkin veliler bilir.
Kibrit-i
ahmer, bir iksir ve madendir ki, ondan halis altın yapılır. Ondan, işlenmiş
altın madenine azıcık atıldığında, hâli üzere kalır. Aksi
durumda yani maden işlenmemişse değişime uğrar ve seneler sonra asli
hâlini kaybeder. Kibrit-i ahmerin, Rasulullah (s.a.v) tarafından
zikredildiğini, Hz. Ali tarafından rivayet edilen bir hadiste
görüyoruz. Orada, Allah Rasulü (s.a.v), ebdalları/seçkin velileri tanıtmış,
onların sayı ve sıfatlarını sayarken, sonunda “Onlar, ümmetin
içinde, kibrit-i ahmerden daha kıymetlidirler”1035
buyurmuştur.
Hadisi
şeriflerde halis (som) altından, sadece, bela ve imtihan hadisinde
bahsedilmiştir. Hadiste şöyle geçmiştir:
“Sizden
biriniz altın maddesinin sahih olup olmadığını ateşle denediği
gibi, Allah Teala da kulunu ölçmek için, bela ile imtihan eder.
Onlardan bazıları (bu imtihandan) saf altın gibi çıkar. Bazıları
simsiyah yanmış olarak, bazıları da ikisi arasında bir durumda çıkar.”1036
|