|
YİRMİ DOKUZUNCU BÖLÜM |
Kul, yukarıdaki bölümde anlattığımız sıfatta olunca; Allah Teala’nın, şu ayetindeki övgüye mazhar olur: “Onlar, ahid ve emanetlerine hiyanetlik etmezler. Şahitliklerini de gereği gibi yaparlar.”1037 Ariflerden birisi demiştir ki: “Kulun ömrü, Allah Teala’nın, kendisine verdiği ve ölürken ondan hesap soracağı bir emanettir. Eğer isyana dalarsa, Allah Teala’nın emanetini zayi etmiş ve ahde vefasızlık yapmış olur. Ama vakitlerini korur ve hiçbir zaman Allah’a itaattan ayrılmazsa; emanetini korumuş ve ahdine vefa göstermiş olur. Onun bu vefasına karşılık olarak Allah da ona vefa gösterir. Nitekim Allah Teala şöyle buyurur: “Siz, benim ahdimi (bana verdiğiniz sözü) yerine getirin, ben de sizin ahdinizi (size olan müjdelerimi) yerine getireyim. Siz ancak benden korkun.”1038 Yani, ahdimi bozup fasıklık yapmaktan çekinin. Başka bir ayette de şöyle buyrulmuştur. “Rabbi tarafından gönderilen kesin delile (Kur’an’a) dayanan, Allah tarafından kendisini destekleyen şahidi bulunan kimse, sadece dünya hayatını arzu eden kimse gibi olur mu?.”1039 Evet, böyle bir kimse, şeytan ve nefsi tarafından kötü amelleri kendisine güzel gösterilen kimse gibi midir? Tabii ki değildir. Yani o kul, Rabbinden gelen bir açıklama ve delil ile O’nun yüceliğini görüp anladı ve bu konuda yakinen şahitlikte bulundu. Elbette ki bu kimse, Mevla’sına itaati bırakıp nefsine tabi olmayı tercih eden kimse gibi değildir. O, (Rabbi için) şahitliğini tam olarak yerine getirir ve devamlı olarak kendi hallerine vakıf olan Yüce Mevla’ya tabi olur, Yüce ma’budunun sevgisinde istikametten ayrılmaz ve Allah Teala’nın övdüğü şu kimselerden olur: “Onlar, kendilerini Rablerine en çok yaklaştıracak vesilelerin peşine düşerek O’na yalvarırlar. O’nun rahmetini umarlar ve azabından korkarlar.”1040 Yine bu kimse: “Onlara, Allah’ın ayetleri okunduğu zaman, imanları artar ve onlar, sadece Rablerine tevekkül ederler.”1041 ayetinde methedilen, hakiki iman sahipleri arasına katılır. Ayette denmek isteniyor ki, hakiki müminler ancak, Allah’a güvenirler, hep O’na nazar ederler, her halde O’na dayanırlar, her şeyden gönüllerini çekerek O’nunla huzur ve sükun bulurlar, her şeyden uzaklaşıp hep O’nun emrinde bulunurlar. Sonra, Allah Teala onlar için: “İşte bunlar gerçek müminlerdir. Onlara, Rableri katında pek çok dereceler, mağfiret ve tükenmez rızık vardır.”1042 müjdesini vermiştir. Allah Teala’nın, bu ayetlerinde gerçek mümin olarak övdüğü, kendilerine yüksek dereceler ve bitmeyen güzel rızıklar müjdelediği tevekkül sahibi hakikat ehli, hemen bu ayetten sonra zikredilen şu kimse gibi değildir: “Müminlerden bir grup (savaştan) hoşlanmıyor, hak kendilerine belli olduktan sonra, seninle tartışmaya giriyorlardı.” Çünkü onların bu hali: “Allah’ın ayetleri hakkında ancak, kafir olanlar tartışma yaparlar.”1043 ayetiyle birlikte düşünüldüğünde görülür ki, Yüce Allah, bu kimselerin hâlini, içlerinde kalan heva ve nefse meyilden dolayı, düşmanlarının haline benzetmiş, bu davranışlarının, onlarınkine benzediğini ifade buyurmuştur. Salihlerin makamını ise, gerçek zühd ve takvalarından dolayı, şu ayete anlatıldığı gibi yüksek derecelere çıkarmıştır: “Kim, Allah’a iyi işler yapmış bir mümin olarak gelirse, işte onlar için yüksek dereceler vardır.”1044 Allah çok yücedir, onun için O’nu sevenler de yüce olmuşlardır. Onların yüceliğinin tek sebebi, en Yüce Zatın onlarla birlikte olmasıdır. Biz ise, en düşük seviye ve sıfattaki kimseleriz. Çünkü bizim kalbimizde ve düşüncemizde dünya vardır. Allah Teala, Habibi Hz. Muhammed’e (s.a.v), fani dünyanın peşine düşen, yakininin zayıf, cehaletinin çokluğundan dolayı tövbeyi geciktiren ve ileride mağfirete ulaşacağını uman kimselerden yüz çevirmesini emretmiş ve onların sıfatlarını şöyle açıklamıştır: . “Onlar ayetlerimizi tahrif karşılığında adi dünya malını alırlar ve: “nasıl olsa affa nail oluruz” derler.”1045 “Bizim zikrimizden yüz çeviren ve dünya hayatından başka bir şey istemeyen kimseden yüz çevir.”1046 Allah Teala, sadık müminlerin sıfatlarını anlatırken de şöyle buyurmuştur: “Müminlerden öyle erler var ki; Allah’a verdiği sözde durdular.”1047 Yüce Allah, hâlinde ve sözünde sadık olmayanları da şöyle tanıtmıştır. “Ey iman edenler! Yapmadığınız şeyleri, niçin (başkasına) söylersiniz. Yapmadığınız şeyleri söylemeniz Allah katında büyük bir günahtır.”1048 Allah’a ve insanlara verdiği sözde duran insanlarla, sözüne riâyet etmeyen ve kendisini günaha atan kimseler arasında ne kadar fark vardır. Yüce Allah, bu topluluk hakkında şöyle buyurmuştur: “Andolsun iblis, onlar hakkındaki tahminini doğru çıkardı. İnanan bir zümrenin dışında, hepsi ona uydular.”1049 Allah, kendi dostlarının şeytana tabi olmayacaklarını açıkladı. Bir grup hariç, müminlerden bir kısmının, şeytanın güzel gösterdiği fikirleri tasdikle ve onu takip edeceklerini ifade etti. Şeytana tabi olmayanlar, sıddıklar, şehitler ve salihlerdir. Onlar ne güzel arkadaştır. Onlar, gerçek iman ve tevekkül sahipleridir. Onların durumu ayette şöyle anlatılmıştır: “Doğrusu şu ki; iman edip Rablerine tevekkül edenler üzerinde, o şeytanın bir hakimiyeti yoktur.”1050 Elbette ki, Mevla’sının muhabbetinden dolayı malını ve canını O’nun yoluna feda eden kimse, kini (ve cimriliği) ortaya çıkmasın diye uğraşan kimse gibi değildir. Allah Teala, bu mümin taifenin durumunu şöyle anlatmıştır: “Eğer inanır, (günahlardan) korunursanız, Allah size mükafatlarınızı verir ve sizden (bütün) mallarınızı istemez (sadece, zekat ve sadaka gibi az bir miktar talep eder.). Eğer onları isteyip de sizi sıkıştırsaydı, cimrilik ederdiniz ve (bu) sizin kinlerinizi ortaya çıkarırdı.”1051 Ayette denmek isteniyor ki, Yüce Allah, sizden bütün malınızı infak etmenizi isteyip sonra da mala karşı zühd sahibi olmanızı emredebilirdi. Her nimetin Allah’tan olduğunu bilin ve cimri olmayın. Çünkü cimri kimse zahid olamaz. Zühdün evveli, cömert olmaktır. Kim cömert değilse, o, zühd sahibi olamaz. Dünya malından gönlünü tamamen çekemeyeni, Mevla Teala sevmez. Çünkü bu kimse, Allah’ın buğz ettiğine muhabbet beslemiş, O’nun sevmediğini istemiş, O’nun ahlakı ile kulluk muamelesi yapamamış ve rızasına uygun hareket etmemiştir. Allah da onu, sıfat ve tecellilerini müşehade etmekten mahrum bırakmıştır. Bu konuda şöyle buyurmuştur: “Siz, dünya mal (ve menfaatını) istiyorsunuz. Allah ise, ahireti istiyor.”1052 Allah Rasulü (s.a.v) de şöyle buyurmuştur: “Allah’ın seni sevmesini istersen, dünyadan gönlünü çek.”1053 Kalbi boş olan kimseyi, Yüce Allah’ın sevdiği kimselerden sayma imkanın yoktur. Şayet Allah onlardan mallarının (hepsini) isteseydi, içlerindeki kin ve kızgınlıkları kabarır, cimrilik yaparlardı. Çünkü onlar, Allah Teala’nın hükmünden yana bir aldanış içindedirler. Onların ecelleri gelince, aslî hüviyetleri ortaya çıkar. Şüphesiz Allah, kullarının hallerini en iyi bilendir. Şu kadar var ki, Yüce Allah her şeyini seve seve kendisine feda edecek dostlarından mal ve canlarını ister. Bu, onlar için bir ikram ve şereftir. Çünkü Allah Kerîm’dir, Cevvâd’dır/çok cömerttir. O’nun katında hiçbir şey çok ve büyük değildir. Yüce Allah mal, can ve her şeyi ancak kendi ahlakında olan kimseden ister. Çünkü kulda başkasına ait hiçbir şey kalmadığı zaman, sevgilisi onu, her şeyi ile birlikte ister. Kul, kin ve hased ile dolu olduğunda ve kalbinde fani eşya büyük bir yer tuttuğunda, Allah ondan hiçbir şey istemez. Kulun nefsinde hiçbir arzu ve hiçbir mülk bağı kalmayınca Allah Teala, kendisi için feda edilen mal ve cana karşılık kuluna kendisini (yani rızasını) verir. Ancak, Allah Sübhanehu, ayette nefse bedel olarak zatını zikretmedi, ama mala bedel olarak cennetini zikretti. Bunun sebebi; kendisinin hakim olarak bir hüküm (ve kayıt) altına girmesinin, zatında tek olarak bir şeye bedel olarak gösterilmesinin mümkün olmadığına dikkat çekmektir. Nitekim kendisi asıl delil olduğu hâlde nefsini gizledi, zatına yaklaşmaya vesile olduğu hâlde mahlukunu ayrıca zikretti. İşte, dostlarının O’ndan alış ve anlayışı budur. Bu, aynı zamanda kimsenin bir tesir ve ortaklığının bulunmadığı halis (saf) muhabbetinin alametidir. Ayrıca, bu sevgililerinin vasıflarını açmak da uygun değildir. Çünkü onların hâli, ifade ile anlatmaktan çok yüksektir ve makamları da, aklî ilimleri ve bilimleri aşar. Allah (c.c.) onların hâlini ve makamını şu ayetleriyle ortaya koşmuştur: “Orada canların hoşlanacağı (nefislerin iştah duyduğu) ve gözlerin aydınlığı (gönlün sürür bulacağı) şeyler vardır.”1054 “O’na kavuşacakları gün, duaları “selam” dır.”1055 “Çok mağfiret eden, çok merhametli olan Allah’tan bir ziyafet olmak üzere, orada, sizin için, ne isterseniz vardır.”1056 “Eğer o, mukarrabûn (Allah’ın has dostların)dan birisi ise, işte ona bir rahatlık, bir güzel rızık ve Naim cenneti vardır.”1057 “Yaptıkları güzel işlerden dolayı Allah, onların dostudur.”1058 “Allah katında onlar için dereceler (yüksek makamlar) vardır. Allah, onların yaptıklarını hakkıyla görendir.”1059 Bu ayette, velayet ve muhabbet ehli kimseler tanıtılmakta, yüksek derece ve kurbiyyet sahibi olanlar övülmektedir. Allah, onların yaptıklarını hakkıyla gördüğü için, onlara katında pek çok dereceler lutfetmiş “yaptıkları (güzel) işlerden dolayı Allah onların dostudur” ayetiyle, onları kendisine dost yaptığını, bu yakınlığı temin eden şeyin de güzel amelleri olduğunu belirtmiştir. Yukarıdaki ayete diğer bir kıraata göre “ya’melûn” yerine “ta’melûn” okuyarak: “Allah sizin yaptıklarınızı hakkıyla görücüdür” şeklinde mana verdiğimizde ayette, münafıklar için de bir kınama bulunmaktadır. Allah, yaptıklarınızı görüyor ve amelleriniz sizin hâlinizi ortaya koyuyor, amelleriniz “Allah dostlarının ameli gibi olmayınca, Allah, sizi onlar gibi yapmadı” manası çıkıyor. Nitekim başka bir ayet-i kerimede; Allah Teala şöyle buyurmuştur: “Allah, onların kalplerinde olan niyet ve düşünceleri bildi, üzerlerine sekinet/rahmet indirdi ve onları yakında elde edecekleri bir fetihle mükafatlandırdı.”1060 Sonra, Yüce Allah, bizim kalplerimizin hâli için de şöyle buyurmuştur: “Ve Allah, kalblerinizde olanı bilir. Allah, her şeyi bilendir ve (kullarına karşı) çok hilim sahibidir.”1061 Yüce Allah, bu iki taife arasındaki fark ve durumu şu kesin sözüyle ortaya koymuştur: “Eğer Allah, kalblerinizde bir hayır olduğunu görürse, size hayır verir.”1062 Sonra, Yüce Allah bunların zıddı olanlar hakkında, yukarıdaki kapalı manayı açacak bir şekilde, şu kesin hükmünü bildirdi: “Eğer, Allah, onlarda bir hayır olduğunu görseydi, elbette (hakkı) onlara işittirirdi. Ve eğer onlara işittirecek olsaydı, (kendileride hayır kabiliyeti ve meyli bulunmadığı için) onlar yine yüz çevirirlerdi.”1063 Yani, onlarda hayır namına hiçbir şey yoktur ve onların hayırdan yana bir nasipleri de bulunmaz. Çünkü, onların yanında hayra değer ve kıymet verme anlayışı yoktur ki, kendilerinde hayır bulunsun. Bu ayet, bu konuda kesin hüküm bildiren ve akıl sahipleri için de bir tebliğ ve uyarıcılık içeren bir ayettir. Buna şu ayet-i kerime de şahittir: “İman edenler, “Allah dileseydi bütün insanları hidayete ulaştırırdı” diye düşünerek, onların hidayetinden ümit kesmediler mi?”1064 Evet, müminler, bunların hidayetinden ümitlerini kesmişler bu konuda, onlarla asla bir çaba ve çalışma içine girmemişlerdir. Çünkü, Yüce Allah, hak yoldan sapıtan kimseyi hidayete ulaştırmaz. Ayette geçen “yeise” fiiline, sözlükte “bildi” manası da verilmiştir. Buna göre ayetin manası: “İman edenler, Allah’ın dilemesi hâlinde, bütün insanlara hidayet edebileceğini anlamadılar mı?” demek olur. Yani, müminler Allah’ın kendilerine bildirdiklerini bildiler. Her şeyi bilen ve açıklayanın açıklamasıyla bu gerçeği anladılar. O’na teslim oldular, O’nun sözüne kulak verdiler, O’na yönelip masivadan yüz çevirdiler, böylece onların zarar ve şerlerinden de kurtulmuş oldular. O, bütün hamdlere layık olan dost, böyle söylemiştir. Ve Allah, zalimleri birbirine dost etmiştir. Onların kalpleri (ve hâlleri) bir birine benzemiştir.1065 Onlar, durumu net olmayan karışık şeylere tabi olurlar.1066 Kalbi, hakta sabit, ilmi derin ve sağlam olan kimse ile, kalbi hak ve hayırdan kaymış fitne için ayetleri yanlış yorumlayan kimse arasında ne kadar fark vardır! Kendisine yöneldiği için Allah’ın, himayesine aldığı kimse ile, zatından ve yolundan yüz çevirdiği için, nefsiyle baş başa bıraktığı kimse arasında da ne kadar mesafe vardır! İşte, bunlardan birincisi Allah’a yakın olanların (mukarrabûn) makamı, diğeri de O’ndan uzaklaşanların hâlidir. Bu, Allah’ın hükmüdür. İnsanlar, ya o makamda, ya da bu hâldedirler. Makamı en yüksek olanlar; O’nun fazlı ve keremine mazhar olmuşlardır. Hâli en düşük olanlar da adalet-i ilâhî ile muamele görmüşlerdir. Bu iki hâli, Cenab-ı Hakk şu ayetlerde ne güzel ifade buyurmuştur: O, özel ihsanını anlatırken: “Bu, iman edip salih amel işleyenleri, Allah’ın lütfü ile mükafatlandırması içindir”1067 buyurmuş, Bütün kullara ait hükmünü bildirirken de: “İman edip salih amel işleyenleri, adaletiyle mükafatlandırmak için (tekrar diriltir)”1068 buyururak, dostlarına özel rahmet ve ihsanını tahsis etmiş, umum halka da adaletle muamele edeceğini bildirmiştir. Allah’ın tecellilerini müşahede eden, sadece O’ndan işiten ve O’na bağlanan, bütün düşüncesinde Allah olan kalple; içine halk ve eşya doldurmuş en büyük derdi madde olmuş, ancak halka bakan, sadece onlardan gelecek şeylere yönelip rağbet eden, kendisine halkın hakim ve her şeyden daha yakın olduğu kalb arasında ne kadar büyük fark vardır! Şu sonuncular, Allah’tan uzak kimselerdir. Çünkü uzaklık onların sıfatı hâline gelmiş, nefisleri kendilerine hakim olmuş ve onları hep Hak’tan uzak mekanlarda tutmuştur. Birinciler ise, Allah’a yakın kimselerdir. Yakınlık/kurbiyyet onların sıfatı olmuş, nefisleri azgınlığından vazgeçip onların emrine girmiş ve böylece onlar devamlı Hakka yakınlık sağlayan amellerde bulunarak Rablerine kullukta en önde (sâbikûn) olmuşlardır. Şu, Haktan uzaklaşan kimse ise, nefsi yüzünden Rabbinden uzak, rahmetinden mahrum olup yaya kalmıştır. Allah Teala bir ayetinde: “Allah ile beraber başka ilaha (putlara) yalvarma, sonra, azaba uğrayanlardan olursun.”1069 buyurmuştur. Allah’tan uzaklık, bir perdedir. O’ndan uzak olan büyük bir azaptadır. O’na yakınlık ise çok büyük bir nimettir. Allah’a yakın olan kimse, devamlı artan bir nimet ve rahmet içindedir. Baksana Allah Teala, hakka karşı kalbi perdelenmiş kimsenin göreceği azap hakkında ne buyuruyor: “Hayır, doğrusu onlar, o gün Rablerinden perdelenmişlerdir. Sonra, muhakkak onlar, ateşe gireceklerdir.”1070 Ayrıca bak, Yüce Allah, kendisine yakın olan (mukarrabûn) kullarının güzel hâlini nasıl anlatmıştır: “Ama vefat eden, Allah’a yakın kullardan ise; artık onun için bir rahatlık, hoş bir rızık ve Naim Cenneti vardır.”1071 Evet onlar, yakın dosttan bir rahatlık, ebedi sevgiliden hoş bir rızık ve nimet sahibine yakınlıkları sayesinde bir Cennet elde etmişlerdir. Dostuna yakınlık ile hoş olan ve huzurunda durmakla hayat bulan birisi, nazım hâlinde şöyle demiştir: Sen yanımda olunca, her şey hoş ve rahattır. Ayrıldığında benden, dünya bir zindanlıktır. Senin uğruna koşup, arzuna râm olmayınca; Kimin için koşayım, söylesene ey Hâce! Yardan ayrı kalmakla kederlenen ve onu kaybetmekle hüzünlenen birisi de şöyle demiştir: Sahibinin kovduğu kişi ne yapar, dostlar? Ona hiç fayda vermez, ne tıb ne de doktorlar. Boğazı düğümlenen su içip açar onu, Lakin, su tıkandı ise, nasıl halleder bunu. Tamamen Rabbine yönelerek O’nun hizmetinde bulunan kimse ile, her şeyi ile halka bağlanıp âdeta onlara kulluk eden kimse arasında ne kadar fark vardır! İnsanlardan tamamen alakayı kesen (ve Rabbi ile huzur bulan) kimse ile, (insanlara yönelip) bir çok vesvese ile karmakarışık olan kimse arasında ne kadar mesafe vardır! Bütün duygu ve düşüncesiyle Mevla’sına âşık olan kimse ile, tamamen hevasına kapılmış ve dünyaya sarılmış kimse arasında da (hâl ve sonuç olarak) ne kadar büyük fark vardır!. İşte, şu birinci olarak söylediklerimiz, güzel bir hâl ve sıfatla, Allah’a yakın olan kimselerin makam ve ahlakıdır. Onlara zıt olarak söylediklerimiz ise, kötü hâl ve sıfatları yüzünden Allah’tan uzaklaşmış kimselerin hâli ve ahlakıdır. Kul, hakikat ehlinin sıfatında ve takva makamından bir makamda olursa; bu hâli elde ettiği için Mevla’sı tarafından övgüyü hak eder, nefsin hazlarından uzaklaştığı için Hakk’ın yakınlığını elde eder. Yüce Mevla’nın güzel övgüsüne kavuşmak; Hakkı arayanların asıl gayesi ve rağbet ehlinin en büyük hedefidir. Bu da ancak, Allah Teala’nın muttakî velileri, felaha ulaşmış dostları ve salih kulları için düşünülecek bir durumdur. Onlar, selim ve temiz bir kalbe, zikreden ve huşu içinde bulunan bir azaya sahip, gerçek akıl sahipleridir. Ve bunlar, müminlerin salihlerinden oluşan şu üç tabakadır. 1- Allah Teala’yı bilen arifler 2- Allah Teala’ya aşık, muhabbet ehli. 3- Allah Teala’dan korkanlar Bunlar, Allah Teala’nın seçilmiş ve ilahi huzurda kabul gören salihlerin sıfatını elde etmiş dostlarıdır. O (c.c), onların, huzurunda bulunmalarını istemiş, onlar da ilâhî huzurda bulunmuşlar, onlardan ilmi korumalarını istemiş, onlar da onu layıkıyla korumuşlar, onları zatına şahit tutmuş, onlar da (O’nun birliğine ve yüceliğine) şahitlik yapmışlardır. Onlar, O’nun tarafından O’na delil olarak gönderilmiş kimselerdir. O da, onların (zatına ve rızasına giden yolda) delili olmuştur. Onlar, kulları, O’nun için toplamışlar, O da, onları kendisi için huzurunda bir araya getirmiştir. Peygamberler ve Rabbanî alimler; muttakilerin imamları ve dini ayakta tutan sağlam direklerdir. Onlar, Allah Teala’nın kendilerine, hakkı bildiren kitabın esrarını açtığı, sırat-ı müstakim üzere kendilerini zatına giden yola sevk ettiği, temkin ve mânevî kuvvet sahibi kimselerdir. Onlar, Cenab-ı Hakk tarafından kalblerine, açık bir şekilde nazar olunan ve sabah akşam sayısız ilâhî rahmet ve berekete ulaştırılan bir gurptur. Bunların dışındaki, umum müslümanlar içindeki kurra, abid, mücahede ehli, zühd sahibi, vird ve zikir ehli kimselere gelince, Allah onların her birine genel müminlik velayetini vermiş, onları amel ve manevi seyir konusunda değişik meşreplerde ve mesleklerde istihdam etmiş, kalbleri teskin olsun, gönülleri huzur bulsun da şüpheye düşerek helak olmasınlar, şehvetler onları peşinden sürükleyip yoldan dönmesinler, zâhirî şeylere takılıp hakikatten uzak kalmasınlar, zahiri hâlleriyle oyalanıp bâtından perdelenmesinler, kendilerine perde olacak şeylere rağbet edip sebeplere dayanmasınlar ve makamlara bağlanıp melekût aleminden ve ilâhî ayetlerden gözlerine perde çekilmesin diye, onlara ayetlerini açıklamış, anlayış ve idraklerini açmıştır. Onlar, dünya ehli tarafından gıpta ile karşılanırlar, fakat yüce hâl ve makam sahibi manen diri kimseler yanında acınacak hâldedirler. Çünkü, onların yakınlığı, gerçek manada ilahi huzura yakın kimseler yanında bir uzaklık sayılır. Onların keşifleri, müşahede ehlinin yanında bir perde kabul edilir. Onlara yapılan ihsanlar, Cenab-ı Hakka tam yönelmiş ve huzurunda hüsnü kabul görmüş kimseler yanında hiçbir şey değildir. Ancak, Allah Teala, bir rahmet ve hikmetle onlara nazar etmiş, kalblerinin dağılmaması, akıllarının hayrette kalmaması için onları hâllerinden hoşnut, makamlarından razı etmiştir. Hayır ve takvada öne geçen (sâbıkûn makamındaki) veliler ise, en yüksek dereceye sahip, hiç kopmayan sağlam ipe sımsıkı sarılmış kimselerdir. Onlar, Yüce Allah’ın izniyle O’na nazar ederler, O da (c.c), bir lütuf olarak onlara nazar buyurur. Ayet-i kerimede onların hâli şöyle anlatılmıştır: “İnsanlar içinde öyleleri vardır ki, Allah’ın rızasını kazanmak için nefsini satar/feda eder.”1072 Artık O, bundan sonra, herhangi bir mala rağbet etmez, değişik bir hâle yönelmez. “Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler.”1073 “Allah onlardan razı, onlar da Allah’tan razı olmuştur. Bu, Rabbinden hakkıyla korkan kimse içindir.”1074 Onlar, daha önceki kitaplarda da bu sıfatlarla anlatılmışlardır. Şöyle ki: Havariler, İsa Aleyhisselam’a: “Ey Allah’ın ruhu! Bize, kendilerine hiç bir korku ve üzüntü olmayan, Allah’ın veli kullarının sıfatlarından bahseder misiniz?” diye sorduklarında, O, şöyle demiştir: “Onlar öyle kimselerdir ki kitab onlardan bahseder, onlar da kitaptan bahsederler. Kitap, onlar, sayesinde bilinir, onlar da kitabın işaret ve ifadesiyle tanınırlar. Kitabın hükümleri onlarla ayakta durur, onlar da kitapla denge ve yollarını bulurlar. İnsanlar, dünyanın zahirine bakarken, onlar batınına (içine ve aslına) nazar ederler. İnsanlar, dünyanın hazır zevk ve menfaatına göz dikerken, onlar dünyanın daha sonrasına bakarlar. Böylece, kendilerini (manen) öldürmesinden korktukları şeyleri (süfli zevk ve şehvetlerini) mücahede ile öldürürler. Onlar dünyada iken kendilerini, ileride terkedeceğini bildikleri şeyleri önceden terkettiler. Dünya adına hiçbir şeye sahip olmadılar. Dünya malından mahrum oluşlarıyla rahatlık bulup sevindiler. Ellerine geçeni terkettiler. Hakk’ın dışında, kendilerine geleni bıraktılar. Dünya yanlarında eskidi; onu yenilemediler, gözleri önünde harap oldu; tamir etmediler; kalblerinde öldü bir daha diriltmediler. Onu ele alarak, (Allah yolunda kullanıp) ahiretlerini yaptılar. Ölümün zikrini (gönüllerinde) diri tutup, hayatta kalma arzusunu öldürdüler. Onlar, Allah’ı ve O’nun zikrini severler. Nuruyla aydınlanır, onunla yol bulurlar. Onların acaib hâl ve haberleri vardır. En acaib (hayrette kalınacak) haberler de onlara aittir.”1075 Allah’tan daha güzel sözlü kim olabilir ki: Yüce Mevla onları anlatırken şöyle buyurmuştur: “Rabbanî alimler ve din adamları, Allah’ın kitabını muhafazaya memur olmaları sebebiyle, onunla hüküm verirlerdi ve O’nun Allah’ın kitabı olduğuna şahitlik ediyorlardı.”1076 Başka bir ayet-i kerimede de şöyle buyurmuştur: “Allah, melekleri ve ilim sahipleri, adaleti ayakta tutarak Allah’tan başka ilah olmadığına şahitlik ettiler.”1077 Başka bir ayette ise şöyle buyurmuştur: “De ki: Benimle sizin aranızda şahit olarak, Allah ve yanında kitabın bilgisi bulunan kimse yeterlidir.”1078 Alimler için ayet-i kerimede anlatılan vasıf, bütün vasıflardan üstün ve hepsini içine alacak niteliktedir. Yukarıda anlattığımız murakabenin yedi makamı ile müşahede makamlarını, bütün makam ve hâllerin kaynağı, bütün keramet ve ihsanların çıkış yeri olan iki hâl, hepsini içlerinde toplamaktadır. Bunlardan birincisi; ilim makamından olan havf/korku, ikincisi de, amel makamından olan recâ/ümittir. Kimin makamı, marifet/Allah Teala’yı bilme ise, onun hâli Allah’tan korkma olur. Kimin de makamı Allah Teala’dan ümit ise, onun hâli, Allah için amel, ibadet ve taat olur. Bak, Allah Teala bu konuda ne buyuruyor? “Allah’tan ancak kullarından alim olanlar korkar.”1079 “Her kim Rabbine kavuşmayı arzu ediyorsa, iyi amel işlesin ve Rabbine ibadette hiç kimseyi ortak koşmasın.”1080 Kulunu hayırlarda muvaffak eden ancak Allah Teala’dır. |