|
TEMİZ KALPLERİN KIYMET VE TASARRUFU |
Hz. Ali (r.a) şöyle demiştir: “Yeryüzünde Allahu Teala’nın bir takım nurani kapları vardır. Onlar kalplerdir. Kalplerin Allahu Teala’ya en sevimli olanları; en ince, en temiz ve en kuvvetli olanlarıdır.” Sonra bunları şöyle açıklamıştır: “Bunlar, dinde en kuvvetli, yakînde en temiz ve din kardeşlerine karşı en ince ve hassas olan kalplerdir.” Cevheri (asli maddesi) yönünden kalplerin durumu, kaplara benzemektedir. Şöyle ki, kapların en ince, en temiz ve en kaliteli olanları sultanlara, şerefli ve temiz insanlara layık ve uygundur. Katı, kaba ve kalitesiz olanları da, seviyesi düşük insanlara layıktır. Bu iki kalite arasındaki kaplar ise, bahsettiğimiz iki sınıf arasındaki insanlara layıktır. Bu durumun bir benzeri de, ölçü ve terazilerde olmaktadır. Malumdur ki, altın ve ipek gibi kıymetli eşyalar, hassas ve ince terazilerde tartılır. Hayvan v.s. gibi ağır ve kaba yükler kalın, katı terazilerde tartılır. Bunların arasında kalan maddeler de, kendi cins ve kalitelerine uygun terazilerde tartılırlar. Her kaba, ona uygun kalite ve kıymette eşya konduğu gibi, her terazide de, ona uygun bir madde tartılır. Batınî alemdeki işler ve hükümler de, zahiri alemdeki işlere benzemektedir. Zahiri işlerde geçerli olan durum ve hüküm, kendi ölçülerince bâtınî işlerde geçerli olmaktadır. “O’nun nurunun misali, içinde lamba bulunan bir kandil gibidir. Lamba kristal bir fanus içindedir.”1147 Ayetinin tefsirinde, Ubey b. Ka’b: “Burada anlatılan, mümin nurunun misalidir” demiştir. Ubey, ayeti bu manaya gelecek bir kıraatla okurdu. Devamla der ki: “Mümin kalbi, içine lamba konan bir kandilliğe (duvarda hazırlanmış özel yere) benzer. Onun konuşması, nur, ameli nur, gidip-geldiği, dolaştığı her yer nurdur. Nur içinde yaşar.” Yukarıdaki ayetinden peşindeki gelen: “Yahut onların misali, engin bir denizdeki yoğun karanlıklar gibidir.”1148 ayetini tefsir ederken de: “Bu, münafığın kalbidir. Onun konuşması zulmet, ameli zulmet, her hâl ve hareketi bir zulmettir; zulmet içinde yaşar.” demiştir. Zeyd b. Elsem (rah), Allahu Teala’nın: “O Kur’an, korunmuş bir yerdedir.”1149 ayeti hakkında: “Kur’an’ın korunduğu yer, müminin kalbidir.” demiştir. Ebu Muhammed Sehl (rah) demiştir ki: “Kalp ve göğsün misali, Arş ve Kürsi’nin misali gibidir.” İbnu Ömer (r.a) şunu nakletmiştir: Rasulullah’a (s.a.v): “Allah, yeryüzünde nerededir?” diye sorulduğunda: “Mümin kullarının kalbindedir.”1150 Buyurdu. Bir hadis-i kudsi de şöyle buyurulmuştur: “Mülküm olan sema ve yer beni içine sığdıramadı; mü’min kulumun kalbi beni içine aldı, sığdırdı.”1151 Bazı rivayetlerde, yumuşak yani ince, halim-selim ve itmi’nana ulaşmış kalp beni içine aldı şeklinde, kalbin sıfatları da zikredilmiştir. Bir haberde şöyle zikredilmiştir: “Kul, huşu ve sekinetten daha güzel bir elbise giymemiştir.” Burada anlatılan, muttakilerin elbisesi ve Allahu Teala’nın arifleri süslediği ilâhî boyasıdır. Allah Rasülüne (s.a.v): “Ya Resulallah! İnsanların en hayırlısı kimdir?” diye soruduğunda, Allah’ın Rasulü (s.a.v) : “Kalbi mahmûm olan mümindir.” buyurmuş ve bu kalbin sıfatını şöyle açıklamıştır: “O içinde hiçbir aldatma, hiyanetlik, kin ve haset bulunmayan takva sahibi, temiz kalptir.”1152 Ariflerden birisi; Allahu Teala’nın: “O gün ne mal fayda verir, ne de evlatlar. Ancak selim bir kalb ile Allah’a gelen hariç.”1153 ayetinin tefsirinde demiştir ki: “Selim kalp; içinden Allah’tan gayrisini çıkarmış, masivadan temizlenmiş kalptir.” Ehl-i tefsir ise selim kalbin, şirk ve nifaktan temiz kalp olduğunu söylemişlerdir. Rasulullah (s.a.v) bir hadislerinde şöyle buyurmuştur: “Ümmetimin içinde şirk, karıncanın kıpırdanmasından daha gizlidir.”1154 Bu şirk çeşidi, sıddıklar hariç, genelde müminlerin yakasını kurtaramadığı bir tehlikedir. Allah Resulü (s.a.v) bir hadislerinde de: “Ümmetimin içindeki münafıkların ekseriyeti Kur’an okuyuculardır.”1155 buyurmuştur. Bu da, arifler hariç, genelde abidlerin uzak kalamadığı bir tehlikedir. Kalbe, bazen yakînden öyle düşünceler gelir ki, geliş şekli ve yolu gizli ve kapalı olduğundan dolayı, onun neye işaret ettiği anlaşılmaz. O ancak, batın ilmi, derin bir anlayış, ifade inceliklerine vukûfiyet, Kur’an’dan hüküm çıkarma ve tevil etme dirayetine sahip olmakla bilinebilir. Nitekim Allah’ın Habibi (s.a.v), İbn Abbas için: “Allahım, onu dinde fakih kıl ve ona ayetlerin tevilini öğret.”1156 diye dua etmiştir. Hz. Ali de şöyle demiştir: “Yanımızda, Allah’ın kitabından başka, Rasulullah’ın (s.a.v) bize gizlice verdiği herhangi bir şey yok, ancak Allahu Teala’nın, kitabını anlama konusunda kuluna verdiği bir anlayış vardır.”1157 Nitekim; “Allah, dilediğine hikmeti verir.”1158 ayetinin tefsirinde, hikmetin, Allah’ın kitabını anlamak olduğu söylenmiştir. En doğru söz sahibi, Allahu Teala, ayet-i kerimede: “Onu Süleyman’a öğrettik.”1159 buyurarak özel olarak kendisine ayrı bir anlayış verildiğini, babasının da sahip olduğu ilim ve hikmete ek olarak, onun böyle bir özelliğe sahip olduğunu ve dolayısı ile fetva yönünden babasından daha ileride bulunduğunu belirtmiştir. Hz. Ali’den rivayet edilen uzunca bir haberde o, şöyle demiştir: Yakîn şu dört şeye dayalı olarak oluşur: 1- Fetanet ve feraset sahibi olmak, 2- Hikmeti yakalamak, 3- İbret almak, 4- Önceki (salih) lerin yolu üzere olmak. Kim, feraset ve fetanet/keskin zeka sahibi olursa, hikmete ulaşır. Hikmete ulaşan ibret alır. İbret alan (iman ve amelde) önceki salihlere uyar. Ancak, şunu da hatırlatalım ki, Allahu Teala’nın hükümlerinin (zahirini ve) batınını bilen, Cenab-ı Hakk tarafından seçilmiş (ve sevilmiş) yakin ehli arifler, yakinden kaynaklanan düşüncelerin tafsilat ve hükümlerini bilirler. Çünkü onlar, kalbe gelen ve düşüncelerin gayb alemindeki çıkış (ve geliş) yerlerini müşahede eder ve Yüce Allah’ın hiçbir perde tanımayan nuru, hiç ayrılmadıkları yakınlığı ve her zaman hükmünü geçiren desteği ile o düşüncelerin ne olduğunu ve onlara karşı neyin gerektiğini bilirler. Nitekim bir hadis-i şerifte: “Mümin ferasetinden sakınınız; Şüphesiz o, Allah’ın nuruyla bakar.”1160 buyurulmuştur. Burada Allah’ın nurundan kast edilen, yakîn nurudur. Hadis, başka bir rivayette : “Alimin ferasetinden sakının” şeklinde gelmiş ve sanki yukarıdaki rivayeti açıklamıştır. Şu ayet-i kerimeler de, bu manada olup yakini ifade etmektedir: “Şüphesiz bunda işaretten anlayanlara (nice) ibretler var.”1161 “Gerçekleri yakinen bilmek isteyenlere ayetlerimizi açıkladık.”1162 Yani, yakin nuruyla hakikati öğrenmek isteyenlere, denmek isteniyor. Bu konuda Ebu’d-Derda demiştir ki: “Mü’min, gayba, ince bir perde arkasından bakar. Vallahi bu şüphe götürmeyen bir gerçektir. Allahu Teala, onların kalplerine hakkın nurunu atar ve gerçeği dilleri üzerinden ortaya çıkarır.” Alimlerden birisi de şöyle demiştir: “Mümin bir konudaki kesin kanaati, mutlak sonuç veren sihir gibidir, yani yanılmaz.” Bir başka alim de: “Yüce Allah’ın kudret eli, hikmet ehlinin dili üzerindedir. Onlar ancak Allahu Teala’nın kalplerinde yerleştirdiği gerçekleri konuşurlar.” demiştir. Bir başkası ise: “Şüphesiz Allah, bazı sırlarına huşû ehli arifleri muttali kılar, diyebilirim.” demiştir. Ömer b. Hattab ordu komutanlarına şöyle yazmıştır: “Öğüt ve ibret sahibi salihlerden işittiklerinizi muhafaza ediniz. Onları iyice belleyiniz. Şüphesiz salih insanlara, birçok ince ilimler ve anlayışlar verilir.” En doğru söz sahibi, Allahu Teala, bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler, Allah’tan korkarsanız, o size iyi ile kötüyü ayırt edecek bir anlayış verir.”1163 Ayetin tefsirinde denmiştir ki: Allah muttakilere bir nur verir. onunla şüpheli şeyleri birbirinden ayırt ederler, yine onlara verdiği bir yakin ile, içinden çıkılması zor işleri çözerler. Şu ayet-i kerime de bu manadadır: “Kim Allah’tan korkarsa, (Allah) ona bir çıkış yolu yaratır.” Yani, insanlara zor gelen her sıkıntıdan onlara bir çıkış yolu ve kolayca sıyrılma imkanı bağışlar. Ayetin devamı şöyledir: “Ve onu ummadığı yerden rızıklandırır.”1164 Allah o kimseye bir alimden okumadan ilim öğretir, tecrübe etmeden anlayış ve kavrayış verir. Yani, ona sağlam bir şahid ve gerçeği gösteren hak anlayış sayesinde hakikati öğretir. Şu ayet-i kerime de bu gerçeği ifade etmektedir: “Bizim uğrumuzda cihad (mücahede) edenleri, mutlaka yollarımıza iletir (rızamıza ulaştıran sebeplere sevkederiz).”1165 Bu ayetin tefsirinde denilmiştir ki: Bu müjdeye ulaşanlar, bildikleri ile amel edenlerdir. Bu sebeple Allahu Teala onları, bilmediklerini öğrenmeye sevkeder ve muvaffak kılar. Sonunda onlar, alim ve hikmet sahibi kimseler olurlar. Selef büyüklerinden birisi demiştir ki: Bu ayet-i kerime, her şeyi ile tamamen Allah’a bağlanmış, insanlardan uzaklaşmış abid kimseler hakkında nazil olmuştur. Bu hâlde, Allahu Teala, onlara, bilmediklerini öğretecek kimseleri gönderir yahut kendilerine tevfik ve ismet (hayırlara muvaffakiyet ve günahlardan korunma duygusunu) ilham eder.” Bir haberde şöyle buyurulmuştur: “Kim bildiği ile amel ederse, Allahu Teala, ona bilmediklerini öğretir. Onu amelde muvaffak kılar. Sonuçta kul cenneti hak eder. Kim de, bildiği ile amel etmezse, bildiğinde de şaşırır, Allah onu amelde muvaffak kılmaz. Sonuçta cehennemi hak eder.”1166 “Allah ona bilmediklerini öğretir” sözüyle, kalp amellerinin sonucu olarak elde edilen marifet ilimleri kasdedilmiştir. Mesela, kulun imtihan hallerine düşürülmesi ile Cenab-ı Hak tarafından tercih edilerek özel korumaya alınmasının hikmetini anlamak, belaya düşürülmekle, özel olarak seçilmenin, azapla mükafatın arasındaki farkı bilmek, kulun maneviyatını eksilten ve yükselten durumları tanımak, kabz (manevî sıkıntı ve kalp tutukluğu) bast, hâll, akd, cem’, tefrika gibi daha pek çok marifet ilmi bu bahsettiğimiz ilmin içine girmektedir. Arifler bu ilimleri ancak, güzel ve derin bir anlayışa ulaştıktan, hep kendilerini kontrol eden Yüce Zatı müşahededeki edebe dikkat ettikten ve manevî yakınlıkla kalblerini temizleyerek gerçek sıhhatine kavuşturduktan sonra elde etmişlerdir. Tabiun’dan bir zat demiştir ki: “Kim, bildiklerinin onda biri ile amel ederse, Allahu Teala, ona bilmediklerini öğretir.” Hz. Huzeyfe (r.a) şöyle demiştir: “Bugün siz öyle bir durumdasınız ki; sizden birisi, bildiklerinin onda birini terketse, helak olur. Fakat sizden sonra öyle bir zaman gelecek ki o zamanda bildiklerinin onda biri ile amel edenler kurtulacaktır.” 1167 Alimlerden birisi de şöyle demiştir: “Her ne zaman kulun ibadet ve gayreti artarsa, kalbinin kuvvet ve dinçliği de artar. Usanç ve gevşekliği çoğaldıkça da kalbin zafiyet ve acizliği artar.” Yakîn ilminin, akılla fazla bir ilgilisi yoktur. Çünkü, aklın ilimleri genelde zahirdeki varlıklara bağlıdır. Çoğu zaman düşünce ve tefekkürle oluşmaz. Fikir ve fıtri istidatla oluşan düşünce ve ilimler, akla dayalı ilimlerdir. Bunlar, müminlere açılan keşiflerdir ve din ehli için güzel bulunan şeylerdir. Yakînden gelen düşünce ise; bizatihi yakîn kaynağından (mâna aleminden) zuhur eder. Ârif buna davet edilir ve ani zuhuratlarla yakîni düşünce kalbinde oluşur. Çünkü bu ilme has kılınmış kimse Allah tarafından sevilmiş kullardandır. Cenab-ı Hak onu özel dostluğu için seçmiştir. O hak katında sevgilidir, dostluk için aranan bir kuldur. Bu hâli de ancak, arif olan, ilahi haşyet ile yaşayan veyahut da şevk ile Rabbini seven bir kimse elde edebilir. Bunların dışındakiler ise, bulunduğu hâli içinde perdeli, ibadeti kadar talep edilen ve o nispette ulaşacağı makamına nazar eden, akli seviyesine göre yolunda yürüyen kimselerdir. Ayne’l-yakîn bir imanla Allah’a yönelen, sıddıkların ilmiyle keşfe ulaşan ariflere gelince, onlar, ilâhî tevfikle yol almış, manevî yardımla menzillerine ulaştırılmış, amel ve hâlleriyle öne geçmiş kimselerdir. Yaptıkları zikirler, omuzlarındaki günah yükünü hafifletmiştir. Nitekim Rasulullah (s.a.v) bir hadislerinde : “(Durmayın) yol alın (ilerleyin). Müferridûn ileri geçti” buyurmuş: Ashab-ı Kiram: “Müferridûn, kimlerdir? Ya Resulallah!” diye, sorduklarında: “Onlar, Allah’ın zikrine çok düşkün olan kimselerdir. Zikir onların günah yüklerinin ağırlığını omuzlarından indirdi ve kıyamete hafif olarak geldiler.”1168 Cevabını vermiştir. Evet, onlara “Müferridûn” yani hâl ve ahlaklarında tek ve benzersiz kimseler, denir. Onlar Allahu Teala’nın kendilerini halk içinde eşsiz bir hâle getirmesinden dolayı, Allahu Teala için olan ve yaşayan tekten kimseler olmuşlardır. Bu hâle şu ayet-i kerime de bir işaret vardır: “Onlar, Allahu Teala’nın mahfazası sayesinde, gaybla ilgili şeyleri koruyucudurlar.”1169 Yüce Allah, onları başkalarından çevirip tamamen kendisine döndürünce, onlar da halkı bırakıp, sırf O’nu sevip yüceltmişlerdir. Allah, kendi katında onları zikretmiş, ilahî zikir bütün benliklerini sarmış, kalpleri nur-u ilâhî ile dolmuştur. Bu durumda, onları zikretmek Allah’ı zikir sebebi olmuştur. Öyle ki, Allahu Teala onları zikretmiş, onlar yüce kudretin (özel) tecellisine bir mahal olmuşlardır. Bu zikrin miktarı ölçülemez ve bu ihsanın keyfiyeti yazılamaz. Eğer, gökler ve yerler kefenin bir tarafına, Allahu Teala’nın zikri de öbür tarafına konsa; Cenab-ı Hakk’ın onları zikretmesi daha ağır gelirdi. Onlar hakkında Allahu Teala, şöyle demiştir: “Zatında kendisine (dost olarak) yöneldiğim kimseyi gören; ona neyi vermek istediğimi çok iyi bilir. Yerler ve gökler, onların mizanına konacak olsa (mükafat olarak bunu) kendileri için az bulurum. Onlara ilk vereceğim şey; kalblerine nurumdan bir parça nûr atmaktır. O zaman ben, onlardan haber verdiğim gibi, onlar da benden haber verirler. Bu onların zahiri hâlleri ve ilk ihsanlarıdır. Onların istedikleri asıl şeyi kimse bilmez. Manevî nasipleri tarife gelmez, aradıklarının kıymeti anlatılamaz. Onlara verilecek olan (nimetler) henüz yaratılmamıştır.” Müşahedeleri, kendilerini ayne’l-yakin hâlinden hakka’l-yakin hâline ulaştırır. Onların istediklerinden elde edecekleri ilk şey; yakîn ilmidir. Bu da, saf marifet-i ilahiyedir. İmana dayalı ilmin sonu, ayne’l-yakînin başlangıcıdır. Ayne’l-yakîn; daha önceden sıfatları ile tanınan şeyi, bizzat müşahede etmektir. Tevhitten maksat da budur. İlme’l-yakînin bir sonu ve ariflerin müşahedelerinin kesileceği bir nokta yoktur.
|