|
TEVHİD VE BÂTIN İLMİ NEDİR? |
Tevhidin zahiri, Allahu Teala’nın, her şeyde tek (yaratıcı ve tasarruf sahibi) olduğunu bilmek, her şeyden önce O’nun varolduğunu, bütün var olanların da, O’nun iradesiyle sonradan vücut bulduğunu müşahede etmektir. Tevhid ilminin bir sonu olmadığı gibi, tevhid ehline bahşedilen nimetlerin de bir nihayeti yoktur. Fakat tevhid ehlinin önüne, gerisinde tutuldukları bir takım sınırlar ve ulaşmaya çalışacakları bir çok hedefler konur. Bu, onların gayret ve nimetlerini çoğaltmak için yapılır. Onlar da, o sınırın arkasındaki (mânevî hâl ve nimete) ulaşmak için, onu elde edecekleri ilimlere sarılırlar ve bu böylece ebediyyen devam eder gider. Kul, tevhid ilmine ancak, marifet ilmiyle ulaşır ki, bu da yakîn nurudur. Safî sütün yayılarak özünün ortaya çıkması gibi, bütün azalar da, salih amellerle bezenene kadar kula, yakîn nuru verilmez. İlme’l-yakîn, sütün özü gibidir. Gerçek taliplerin ve sıddıkların aradığı bu öz değildir. Bunun ötesinde daha temiz ve daha faydalı bir kısmı vardır. O bu öz maddeden ortaya çıkar. İşte asıl hedef budur. Bu anlattığımız, kulun ilim ve kurbiyyetten sonra elde edeceği ayne’l-yakîn için bir misalidir. O, Allah’ın kendisine verdiği bir nurdur. Bu nur kalbe gelince, kuldaki vecd ve huzur hâli devamlı olur, hiç kesilmez. Kul, kalbindeki boş düşüncelerin yok olmasından sonra, yakîn düşüncelerinden sıfatı-ı ilâhiyenin müşahedesine yükselerek, Zat-ı Bârî’nin nuruyla, safî bir cevher durumuna gelir. Bu, ihsan makamıdır. Hiç şüphesiz Allah, iyilik sahibi muhsinlerle beraberdir. Allahu Teala’nın onlarla bu özel beraberliği, onların Allah yolunda nefisleriyle mücahedeleri ve onu mallarıyla birlikte Allah’a satmalarından sonra olmuştur. Yüce Allah da onların bu satışına karşılık olarak kendilerine ihsanda bulunup, onlarla birlikte olmuştur. Nitekim ayet-i kerimede: “Allah onların amellerinin karşılığını kendilerine verecektir.”1170 buyrularak, amellerin karşılıksız bırakılmayacağı ifade edilmiştir. Onlar, muhsin olmuşlardır. Çünkü Allah, ihsan sahibi olanlarla beraberdir. Nitekim, onlar en üstün kimselerdir. Çünkü en yüce zat, onlarla birliktedir. Allahu Teala: “Siz en üstünsünüz. Ve Allah sizinle beraberdir.”1171 buyururarak, bu neticeye işaret etmiştir. Rasulullah (s.a.v) Efendimiz’e, “ihsanın ne olduğu” sorulunca: “Allah’ı görüyormuş gibi ibadet etmendir.”1172 Cevabını vermiştir. Kul, ilk hâliyle sıkıntı ve meşakkat olan ve korunması gereken edep ve sınırlardan oluşan mücahededen sonra, rahatlık ve rıza hâli olan ilme’l-yakîne ulaşır. Bu, kulun doğru yola girmesidir. Bütün bunların evveli, kulun, nasuh bir tövbeden sonra, müridlerin/hak yoluna girenlerin hâllerine sahip olması, nefis ve şeytan ile mücahede edenlerin amellerine sarılmasıdır. Kul, bu hâllere devamla yakînî düşüncelere ulaşır. Bu, mücahede ehlinin ulaşacağı bir neticedir. Yüce Allah bu konuda: “Bizim uğrumuzda mücahede edenleri, mutlaka, (bize gelen ve getiren) yollarımıza ulaştırırız.”1173 buyurmuştur. Yani onlar, nefis ve mallarıyla Allah için cihad ettiler, düşmanları olan şeytanla savaştılar. Çünkü o düşman, kendilerini fakirlikle korkutup, kötülüğü emretmektedir. Onlar ise, bütün bunlara sabredip ona galip geldiler. Bu uğurda nefis ve mallarını Allah’a sattılar. Böylece, heva ve hevesin bağından sıyrılıp ilahi hesabın dehşetinden kurtuldular. İşte bu kimseler için, Cenab-ı Hakk: “Muhakkak, onları, yollarımıza ulaştırırız.” buyurdu. Ayette şu denmek isteniyor: Onlara, manevi ilimlerin yolunu açarız, kendilerini en derin anlayışları işitmeye muvaffak kılarız. Bizim uğrumuzdaki ve yolumuzdaki güzel mücahedeleri sebebiyle, onları, bize yaklaştıracak yollarımıza ulaştırırız. Bu iş, şu ilahî hükümle son bulmuştur: “Şüphesiz Allah, iyilik yapanlarla beraberdir.”1174 Bu, ilahi sıfatların tecellisini müşahede makamıdır. Artık, uğruna mücahede edilen zat kendileriyle beraberdir. O, önce özel desteği ile onlarla beraber olmuştur. Onlar da, ondan gelen yardımla bu yolda sabretmişlerdir. O Yüce Dost, işin sonunda da onlarla beraber olmuş ve onlar salih ameller işleyerek kendilerine yarınki gün için iyilikte bulunmuşlardır. Hasan-i Basrî Rasulullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “İlim ikidir. Birisi, kalpte bulunan batın ilmidir. Asıl faydası olan ilim budur.”1175 Allah Rasulüne (s.a.v), Allahu Teala’nın: “Allah, kimi hidayete ulaştırmak isterse, onun göğsünü İslam’a açar.”1176 ayetinde geçen göğsün açılmasının nasıl olduğu sorulduğunda: “O, kalbin genişlemesidir” buyurmuştur.1177 Yani, ilâhî nur, kalbe atılınca göğüs İslam için genişler ve açılır. Ariflerden birisi demiştir ki: “Benim öyle bir kalbim var ki; ona isyan ettiğimde, Allah’a isyan etmiş olurum.” O, bununla şunu anlatmak istiyor: Kalbime ancak taat duygusu atılır ve onda haktan başkası yerleşemez. Bu durumda o, kendisini Allah’a götüren bir elçi olmuştur. Ona isyan ettiğinde, elçiyi gönderene isyan etmiş olacaktır. Şu haberde, bu duruma bir işaret vardır: “İman, kalpte yerleşen ve amelle desteklenen bir ilimdir.”1178 Allah Rasûlü’nün (s.a.v) şu sözü de bu durumu anlatmaktadır: “Mümin, Allah’ın nuru ile bakar.”1179 Kim Allah’ın nuru ile bakarsa, Allahu Teala’dan gelen bir basiretle hareket eder. O’nun nuruyla yaptığı her amel de, Allahu Teala için bir taat olur. Alimlerden birisine: “Batın ilmi nedir?” diye sorulduğunda şöyle cevap vermiştir: “O, Allahu Teala’nın sevdiklerinin kalbine attığı bir sırdır ki, ona ne bir melek ne de bir insan muttali olamaz.” Daha önce senedini zikrederek verdiğimiz şu haberi, burada da zikretmeyi güzel buluyoruz: “Bir adam, Rasulullah’a (s.a.v) gelerek: “Bana, ilmin inceliklerinden öğret.” dedi. Allah Rasulü (s.a.v) adama: “Rabbini tanıdın mı? (ilmin inceliklikleri Rabbi tanımadadır) buyurdu.”1180 Rasulullah (s.a.v) ilimlerin inceliklerinin marifeti ilahiyede olduğunu bildirmiş ve ayrıca, ilimlerin aslı ve ince anlayışların kaynağı olan Kur’an-ı Hakim hakkında şu emri vermiştir: “Kur’an’ı okuyunuz ve onun inceliklerini araştırınız.”1181 Yani onun manalarını ve batınî istinbat yollarını iyice düşününüz, demek istemiştir. Çünkü Allah dostları, Zat-ı Bârî‘yi, O’nun kelamı ile tanımışlardır. Bir haberde: “Konuşunuz ki, tanıyasınız.” denmiştir. Demek ki kim, kelamın manalarını ve hitabın muhtemel işaret ve vecihlerini güzelce bilirse, bu sayede, sıfat-ı ilâhiyenin manalarını ve zat-ı Bârî’nin isimlerinin taşıdığı ince ilimleri yakından anlar ve tanır. İbn Mesud (r.a): “Kim, öncekilerin ve sonrakilerin ilmini elde etmek isterse, Kur’an’ı araştırsın.” demiştir. Marifet ehlinden birisi: Allahu Teala’nın: “Şüphesiz Allah, adaleti ve ihsanı emreder.”1182 ayetinin tefsirinde şöyle demiştir: “Ayette emredilen adalet; Kur’an’ı iyice düşünerek okumak ve anlamak, ihsan da, anlaşılan gerçeklerin bizatihi müşahede edilmesidir.” Şu hadisi şerif ve açıklamasında, yukarıdaki sözü destekleyen bir delil bulunmaktadır. Rasulullah (s.a.v) buyurmuştur ki: “İman dört temel üzerinde duru: 1-Sabır, 2-Yakin, 3-Adalet, 4-Cihad.” Hadis daha sonra şöyle devam etmiştir: “Adalet dört şeyle oluşur ve ayakta durur: Derin anlayış güzel ilim, hilm ve hüküm yollarını bilmek.”1183 Kim iyi anlarsa, ilmin kapalı yönlerini güzel çözer. Bilen kimse, hükmün dayanak noktalarını tanır. Hilm sahibi olan kimse, iş (ve hükmünde) ifrata gitmez ve insanlar içinde övülen bir kimse olarak yaşar. Ehl-i keşiften birisi demiştir ki: “Bana, yazıcı meleklerden birisi göründü ve benden, kendisine gizli zikrimle tevhidî müşahedemden bir şey yazdırmamı isteyerek: “Bir amelin olsun yazalım. Biz, kendisiyle Allahu Teala’ya yaklaşacağımız bir amelinle huzuru ilâhiyeye yükselmeyi seviyoruz” dedi. Ben: “Farzları yazmıyor musunuz?” dedim; “Evet yazıyoruz” dedi. Ben de: “Bu size yeter” dedim. Ariflerden birisi demiştir ki: “Ebdallardan/seçkin velilerden birisine yakîn müşahedesiyle ilgili bir mesele sordum. Başını sol tarafına çevirerek: “Allah sana rahmet etsin (bu mesele için) ne diyorsun?” dedi. Sonra sağ tarafına yönelerek: “Allah sana rahmet etsin sen ne diyorsun?” dedi. Sonra, göğsüne vurarak: “Allah sana rahmet etsin! sen ne dersin?” dedi. Sonra, hiç işitmediğim acaib bir cevap verdi. Onu çok takdir ettim ve: “Gördüm ki, önce soluna, sonra sağına yöneldin, sonra da göğsüne döndün ve cevap verdin, bu nedir?” diye sordum. Şu cevabı verdi: “Sen bana, o anda cevabını bilmediğim bir mesele sordun. Ben de, solumdaki meleğe döndüm ve belki yanında bu konuyla ilgili bir ilim vardır diye, ona sordum. O: “Bilmiyorum” dedi. Bunun üzerine sağdaki meleğe sordum. Çünkü o, diğerinden daha bilgilidir. Fakat o da: “Bilmiyorum” dedi. O zaman kalbime nazar ettim ve ona sordum. O da sana cevap verdiğim şekilde bana açıklama yaptı. Anladım ki o, diğerlerinden daha bilgilidir.” Ebu Yezid (Beyazid-i Bistamî) ve diğer ehlulllah şöyle demişlerdir: “Allah’ın kitabından bir şeyler ezberleyip, ezberlediğini unutan kimse alim değildir. Gerçek alim, herhangi bir ders ve ezberleme olmadan, istediği vakit Aziz ve Celil olan Rabbinden ilim alan kimsedir.” Ömrüme yemin olsun ki, bu kimse, ilmini hiçbir zaman unutmaz, herhangi bir kitaba ihtiyaç hissetmeden, ilmini anlatır. O devamlı rabbini zikreder. O, Rabbanî bir alimdir. Ve bu hâl, yakîn ehli ebdalların kalplerinin sıfatıdır. Onlar bildiklerine, ezberleyerek vakıf olmazlar, ancak onlar her şeyi bilen zat ile devamlı beraberlik içinde olarak ilimlerini O’ndan alırlar. Bir hadisi şerifte şöyle buyrulmuştur: “Şüphesiz, ümmetim içinde, kendisine ilham gelen ve kendisiyle (manevi olarak) konuşulan kimseler vardır. Ömer de onlardan birisidir.”1184 İbnu Abbas: “Senden önce hiçbir rasul ve nebi göndermemiştik ki...”1185 ayetine: “velâ muhdesin” lafzını ekleyerek okumuştur. İbnu Abbas, muhdes (kendisine manevi işaret ve ilham verilen kimse) ile, sıddıkları kasdetmiştir. Sahabe-i Kiram’ın ve Tabiûn büyüklerinin hâli ve yolu böyleydi. Onlara bir şey sorulduğunda; önce durup düşünürlerdi. Allah’a yakınlıkları, ilahi desteğe mazhar oluşları ve manevî yolda edebe uygun seyr u sülûkleri sebebiyle kendilerine doğru cevap ilham edilirdi. Yakînden gelen düşünceler müminin kalbine ulaştığında, müşahedesi kendisini bunu korumaya ve hakkını vermeye zorlar. Başkalarına gizli kalsa da bu hâl, onda gerçekleşir. Bu düşünce, sağlam bir delile dayandığı için, yakîn ehlinin beyanını ve ispatını kuvvetlendirir. Bu, başkalarınca anlaşılmasa da, onda vaki olur. Bu hâlin, özelikle yakîn ehline has olduğunu şu ayet-i kerimelerden anlıyoruz: “Biz, (gerçekleri) yakinen öğrenmek isteyenler için ayetlerimizi açıkladık.”1186 “Bu (Kur’an), insanlara hak ölçüleri gösteren nurlardan ibarettir ve kesin olarak inananlara bir hidayet ve rahmettir.”1187 Muttakilerin sıfatı hakkında da şöyle buyrulmuştur: “Allah’ın göklerde ve yerde yarattıklarında, takvaya ulaşmış kimseler için nice ayetler/ibretler vardır.”1188 Başka bir ayette de şöyle buyrulmuştur: “Bu (Kur’an ve içinde anlatılanlar), insanlara bir açıklama, muttakiler için de yol gösterme ve bir öğüttür.”1189 Allahu Teala, alimlerin fazileti hakkında da şöyle buyurmuştur: “Hayır o (Kur’an), kendilerine ilim verilmiş kimselerin (alimlerin) göğüslerinde bulunan apaçık ayetlerdir.”1190 Başka bir ayet: “Biz bilen bir topluluk için ayetlerimizi açıkladık.”1191 Gerçek ilim, takva ve yakînle elde edilen ilimdir. Bu, mukarrabun sınıfına giren Allah huzurunda özel yakınlığa ulaşmış velilere mahsus marifet ilmidir. Allah, ilim ehline, kitabını korumakla memur olmaları ve kitaba şahid bulunmaları sebebiyle kendilerine ayetlerini anlamayı ihsan etmiş ve bu ayetleri açıklamaya özellikle bunları seçmiştir. Bütün bu düşünceler, Allah’ın yeryüzündeki hazinelerinden kalbe doğar ve ortaya çıkar. Ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur: “Halbuki, göklerin ve yerin hazineleri Allah’ındır. Fakat münafıklar anlamazlar.”1192 Fıkıh/derin anlayış dilin değil, kalbin sıfatıdır. Nitekim “Fakih oldum” sözü “anladım” anlamına gelir. İbn Abbas Allahu Teala’nın: “Onların kalpleri vardır, onunla anlamazlar.”1193 ayetini tefsir ederken “kalpleriyle hakkı anlamazlar” şeklinde yorum getirmiş ve fıkha: “meseleyi iyice anlama.” manasını vermiştir. |