KALBE GELEN DÜŞÜNCELERİN BİR BAŞKA İZAHI


       Melekten gelen ilhamla, şeytandan gelen vesvesenin kalbe gelişleriyle hayır ve şer yönündeki etkileri, zaman ve tesir yönüyle birbirinden farklıdır.

       Çoğu kez kalbe, önce, şeytanın, kötülüğü emreden vesvesesi gelir. Arkasından, kula ilâhî bir yardım, hayırda kalmasını sağlamak ve Allah’ın bir inayeti olarak meleğin ilhamı gelir ve kulu kötülükten alıkor. 

       Bu durumda kula, şeytandan gelene isyan etmesi ve melekten gelene itaat etmesi gerekir.

       Bazen, kalbe, önce, meleğin hayrı emreden ilhamı gelir. Peşinden de, kulun nasıl amel edeceğine bakmak için Allahu Teala’dan bir imtihan olarak ve şeytanın da hasedinden dolayı, kulu hayırdan alıkoyan, onu ağırdan alma ve gecikmeye sevk eden şeytanî vesveseler kalbi sarar. Bu durumda kula, melekten gelene itaat, şeytandan gelene ise, isyan etmesi gerekir. Sonra kalbe, melekten gelen hayır ilhamı ile şeytandan gelen vesveselerden oluşan birçok düşünce hücum eder. Kulun, dünyaya rağbetinin kuvvetli olmasından dolayı, hayır düşüncesinin zayıf kalması, heva ve şehvetinin kuvvetinden dolayı şer düşüncesinin kuvvetli olması sebebiyle, bu düşüncelerin kalpteki etkileri değişik olur. 

       Bu düşünceler, azlık ve çokluğuna, öncelik ve sonralığına göre farklı hükümlere tabidir. Hem Cenab-ı Hakk’ın da her biri ile ayrı bir muradı vardır. O, dilediği zaman hayır içinde şer yaratır ve kulunu sevdiği zaman, kendisinden başkasına meyl ve muhabbet etmemesi için şer içinde hayır yaratır. Bu durumda kul, Cenab-ı Hakk’ın kendisinde ortaya çıkardığı fiillere aldanmamalıdır. Arif, bu hâli yakinen görünce, hiçbir hayırdan geri durmaz ve asla ameline de güvenmez. Çünkü o, Allahu Teala’nın, hayrı şerre çevirererk kendisi için murad edebileceği gizli imtihandan emin olmaz. İçine düştüğü kötülükten dolayı da ümitsizliğe düşmez. Çünkü o, şerrin hayra dönmesini ümit eder ve böylece korku ve ümit, havf ve reca arasında olur. Bütün bunlar ancak, ince ilim, derin anlayış, keskin zeka ve Rahim ve Cebbâr olan Mevla’nın öğretmesiyle nurlanmış kalb safiyeti ile bilinebilir. 
Kul, kalbinde kötü bir düşünceden sonra, kendisini ondan alıkoyan bir hayır düşüncesi buluyorsa bu, onun ilâhî himayede olduğunu ve manen desteklendiğini gösterir. İşte bu, kalpte devamlı hakkı emreden vaiz ve aklı hak yolda destekleyen sakındırıcıdır.

       Bazen kalbe, nefis ve hevadan kaynaklanan peş peşe kötü düşünceler hücum eder; peşinden de melekten kaynaklanan hayır düşüncesi gelmez. Bu hâl, Allah’tan uzaklaşmanın ve kalbin son derece katılaştığının alametidir. 

       Bazen de kalb, melek ve nefsin düşüncelerinden tamamen kurtulmuş olur. Bu, Allah’a yakınlığın alametidir ve bu, mukarrebûnun/ ilahi huzurda özel kabul görmüş velilerin hâlidir. 

       Bazen de, Allahu Teala’dan bir imtihan, şeytandan bir hile ve nefisten bir tuzak olarak, kalpte iyilik ve hayrı şeytanî düşünce ve vesveseler takip eder. Şeytan bununla, kulu kötülüğe çekmek yahut sonuçta günaha düşürmek veyahut da bir farzdan alıkoymak ve o andaki en faziletli amelden uzaklaştırmak için daha düşük bir hayırda tutmak ister. Bu durumda o, görünüşte hayırdır. Fakat, sonunda günah olur. Başlangıcı hayır iken sonu kötülüğe ve zarara çıkar. Şeytanın aradığı onun aslı ve sonudur. Nefsin bu konudaki arzusu da, ameli kendi heves ve keyfine göre yaptırmaktır. Şeytan ve nefis amelin zahirini hayırla, evvelini iyilikle süsleyerek asıl hilelerini gizlerler. İşte bu, hak yolunda amel edenlerin müptela olduğu anlaşılması çok zor en ince hilelerden birisidir. Bunun esasını ve gizli yönlerini ancak gerçek alimler anlarlar.

       Meleğin ilhamına gelince, bu, her halükarda ancak hayır ve iyilik getirir. Çünkü hile ve aldatma meleklerin vasfı değildir. Fakat, bazen, kalb iyice katılaştığı ve isyana devam ettiği zaman, ibadet ehlinden meleğin ilhamı kesilir. Bu hâlde kalp, mel’un şeytanın vesveselerine açık bir hâle gelir. Kötü arzuları onu istediği gibi kullanır: Heva kalbi, iyice hakimiyeti altına alır ve kula iyice yakın olur. Haktan uzaklaşıp, hayır ve doğrudan mahrum olmaktan Allah’a sığınırız.

       Kul, iman makamında meleğin ilhamıyla devamlı desteklenir. Yakin makamına yükselince, Allahu Teala, ruhta tecelli eden ilâhî nurlar vasıtasıyla, kulun terbiye ve kontrolünü üstlenir. Böylece ruh, hakkın tecelli mekanı olur. Nihayet Allahu Teala’dan ruha tecelli eden nurlar vasıtasıyla, kula öyle sırlar açılır ki, melek onun ne olduğunu bilemez. Bu hâl, kulda nefsani arzular tamamen yok olmadıkça ve nefse ait her şey kalpten atılmadıkça meydana gelmez. Nefsin düşük ve kötü arzuları tamamen silinip temizlenince, nefis, ruhun hizmetine girer ve artık kendisinden kötülük adına bir hareket meydana çıkmaz. 

       Sonra, Allahu Teala, yakîn nurlarının tecellileri ile kulun terbiye ve terakkisini üzerine alır. Kalpte, gayb ve ceberût aleminden gelen yakîn nurlarının tecellileri ile kulun terbiye ve terakkisi ilahi destekle olur. Kalpte gayb ve Ceberut aleminden gelen yakîn nurları yayılır. O zaman kul, açıkça hakkı müşahede eder ve gaybı görür. Bu durum, kulun zahiri varlığını kaybedip manen yeni bir vücut bulmasıyla hasıl olur. Bundan sonraki hâlleri, ancak ehline veya hakikatini öğrenmek isteyene açmak doğru olur. Bu anlattıklarımız, tevhid makamında olur ve bunlar, mukarrabûn sıfatındaki ehlullahın hâl ve dereceleridir.