|
KONUNUN BİR BAŞKA YÖNDEN AÇIKLAMASI |
Her amelde -bu amel az da olsa- mutlaka, Allahu Teala’ya ait şu üç şey bulunur: 1-Tevfik: Yapılacak işle kulun buluşmasını sağlamak. 2-Kuvvet: Kulda işi yapacak imkanların bulundurulması. Bunların başında akıl gelir. 3-Sabır: Fiilin tamamlanmasını sağlayan manevî destek. Allahu Teala, bütün fiillerin kaynağı olan bu üç şeyin, kendisine ait olduğunu, şu ayeti kerimelerde beyan etmiştir: “Şuayb dedi ki: “ Benim başarım ancak, Allah (ın yardımı) iledir.”1197 “Bu, ancak Allah’ın dilemesiyle olur. Kuvvet yalnız, Allah iledir.”1198 “Sabret, sabrın ancak Allah (ın yardımı) iledir.”1199 Allahu Teala, bütün kainatı kudretiyle evirip çevirdiğini, özetle, şu ayeti kerimeyle ifade buyurmuştur: “Allah gece ile gündüzü çevirir.”1200 Yani içindeki olayları evirir çevirir demektir. Çünkü gece ile gündüz, olayların cereyan ettiği zaman dilimleridir. Bu sebeple onlarla ifade edilmiştir. Şu ayet-i kerimede de ifade şekli aynıdır: “Hayır! gece gündüz (işiniz) tuzak kurmaktı.”1201 Ayette, onların yaptığı, “gece ve gündüzün tuzağı” diye ifade edildi. Çünkü gece ve gündüz hile ve hiyanetin yapılacağı vakitlerdir. Şu ayette de aynı durum söz konusudur: “Gecede ve gündüzde olan her şey O’nundur.”1202 Ayette geçen “sekene” fiili, durmak, barınmak ve sakin olmak (sükunet içinde bulunmak) manalarında kullanılır. Burada eşyanın hareketinden değil de, sakin olmasından bahsedilmesi, esasen varlıklarda asıl (ilk) hâlin hareketsizlik olduğunu ifade içindir. Hem bu hâl, yokluk ve acziyete daha yakındır. Hareket ise; Allahu Teala’nın izin ve icrasıyla, sonradan oluşan bir hâldir. Hareketin varlığına delil olması için sukünün zikredilmiş olması da caizdir. Çünkü hareket, sûkünün zıddıdır. Eşya, zıddı ile bilinir ve tanınır. Şu ayette de böyle bir ifade şekli mevcuttur. “O (Allah) sizin için , sizi sıcaktan koruyacak elbiseler yaptı. (yarattı)”1203 Burada zikredilen elbise, aynı zamanda soğuktan da korumaktadır. Onun vasıflarından birisi zikredilip diğerine de delil olması istenmiştir. Allahu Teala bir ayetinde de: “Onların gönüllerini (kalplerini) ve gözlerini ters çeviririz.”1204 buyurmuştur. Rasulullah (s.a.v) bazen yemin ederken: “Hayır, kalpleri çeviren Allah’a yemin ederim ki...”1205 buyururdu. Efendimiz (s.a.v), kalplerin çevrilmesinde, Allahu Teala’nın kudretinin büyüklüğünü ve tecellisinin gizliliğini, dilediği şeylerde ilâhî kudretin süratle tecelli edip ilahi hükmü yerine getirmesinde, başkalarının fark edemeyeceği şeyleri müşahede ederek; kendisine yemin edilen zatın yüce kudretinden ve ilm-i ilâhiyede kalbinin değişme hükmünün geçmesinden korktuğunu ifade için, bu sıfatla yemin etmiştir .Resulullah (s.a.v) şöyle dua ederdi: “Ey kalpleri (dilediği tarafa) çeviren Allahım! kalbimi dinin üzerinde sabit kıl.”1206 Ashab-ı Kiram: “Siz de kalbinizin çevrilmesinden korkuyor musunuz?” diye sorduklarında; Efendimiz: “Beni bundan ne emin edebilir ki. Kalpler, Allahu Tealanın iki kudret parmağı arasındadır. Dilediği şekilde çevirir” 1207 buyurmuştur. Başka bir rivayette ise şu lafızlar mevcuttur: “Sabit kılmak istediğini dinide sabit kılar, kaydırmak istediğini de kaydırır.”1208 Yine, rivayet edildiğine göre, Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Kalpler, her saat yer ve şekil değiştirmesi hususunda kuşlara benzer.”1209 Başka bir haberde de: “Kalpler, devamlı değişme konusunda, kaynayan bir kazana benzer.”1210 buyrulmuştur. Meşhur bir haberde ise: “Kalb, çölde bulunup rüzgarın alt üst ederek çevirdiği kuş tüyü gibidir.”1211 Kalp, içinde bulunan gaybe ait şeylerde devamlı değişmeye müsait bir yerdir. Nitekim gece ve gündüz de, peş peşe gelip giden vakit ve zamanlar sebebiyle hükümlerin değişmesi için bir mekan durumundadır. Kalplerin değiştiğine ve onu çeviren Allahu Teala’nın, kalple sahibi arasına gireceğine ve ona dilediği gibi müdahele edeceğine iman etmek vaciptir. Yüce Allah, şu ayet-i kerimede, kalbin değişmesi ve ona müdahalesiyle, öldükten sonra dirilmeye imanı bir arada zikretmiş ve buyurmuştur ki: “Bilin ki, Allah kişi ile kalbi arasına girer ve şüphesiz siz O’nun huzurunda toplanacaksınız.”1212 İbnu Abbas, bu ayeti tefsir ederken: “Allah, müminle küfür, kafirle iman arasına perde çekip engel olur.”1213 demiştir. Bu ayeti kerimeye değişik manalar verilmiştir. Şöyle ki: “Allah kul ile kendisinin ve Rasulünün davetine icabetin arasına girer.” Başka bir mana: “Allah, müminle kötü akibetin arasına ve kafirle güzel ölümün arasına girer, engel olur.” Başka bir mana: “Allah, müminle, onu helak edecek büyük günah arasına girer ve münafıkla, kendisini kurtaracak taat arasına set çeker. Ayrıca Allah (bazen) muvahhidle, tevhid üzere ölme arasına da engel kor.” Bütün bunlar, bir tehdit içerdiği için müminleri korkutmaktadır. Tevhid ehline göre, bütün kainat ilâhî kudret önünde çölde şiddetli rüzgarın önünde sağa sola savrulan bir tüy mesabesindedir. Cenab-ı Hak, bu alemi dilediği şekilde evirip çevirmektedir. Allah’ın kudreti için bir sıra, uzaklık, yakınlık, mesafe, zaman ve mekan engeli yoktur. Görünen ve müşahede edilen mülk ise, zaman ve mekanla kayıtlıdır. Mülk ve melekût aleminde zuhur eden, bütün hikmet, ilâhî sanat ve düzen, ilâhî kudretin gizli tecellisi ve alemin sultanının hakimiyeti ile olmaktadır. Her kulun bu kudretin tecellilerini müşahededeki nasibi, tevhid ilminden ve nurundan nasibi kadardır. Tevhitteki nasibi, yakîni miktarıncadır. Yakîni de Cenab-ı Hakka yakınlığı nispetindedir. Ona yakınlığı ise, Allahu Teala’nın kalbine yakınlığı miktarıncadır. Allahu Teala’nın kalbe yakınlığı, ondaki marifet ilmi ve ilâhî bilgideki genişliği kadardır. Bu ise, kulun iman ve irfanının fazlalığı ve Allahu Teala’nın ihsanı miktarınca olur. Allah’ın kuluna ihsanı, ona yaptığı inayeti ve tercihi kadardır. Bundan öte, Allah’ın ilmi vardır. Bütün bunlar, bizlere perdeli ilahi kudretin sırrı ve bilemediğimiz tecellileridir. Her kulun (ilâhî ilim ve hikmetlerden) cehaleti, gafleti miktarınca olur. Gafleti, dünya muhabbeti nispetindedir. Dünya muhabbeti hevasının/kötü arzularının kuvveti derecesindedir. Hevasının kuvveti de nefsinin kalbe hakimiyet kurup sıfatlarını ortaya çıkarması ölçüsündedir. Nefsin sıfatlarını ortaya çıkarması, yakînin zafiyeti miktarıncadır. Yakîninin zafiyeti de, kalbin perdelenip kapanması ve kulun Rabbinden uzaklığı derecesindedir. Hicap/manevi perdelenme ve Haktan uzaklık, kibir ve kalp katılığını meydana getirir. Kalb katılığı, günahlara dalmaya götürür. Günahlara alışmak ve devam etmek, Haktan yüz çevirmek ve ilâhî azaptan ileri gelir. Haktan yüz çevirme ve gazap, Yüce Mevla’nın kuluna inayetinin azlığından ve ona rahmet nazarıyla bakmadığından ileri gelmektedir. Bundan öte sadece Cenab-ı Hakk’ın bileceği kaderin sırrı geçerlidir. Bize orada söz hakkı yoktur. Kulun müptela olduğu bu çirkin sıfatların karşısında, ona ihsan edilen güzel sıfatlar da vardır. Herkesin takip ettiği bir yol vardır. Kalpteki heva şeytanın, kötülüğü kula süslemesi ve ona hakimiyeti ölçüsünde olur. Şu ayette de kulun ilâhî lütfa mazhar olması ve nefsiyle baş başa bırakılması anlatılmaktadır. Allahu Teala buyurur ki: “Allah, kimi doğru yola ulaştırmak isterse, onun kalbini İslam’a açar. Kimi de sapıtmak isterse kalbini iyice daraltır.”1214 “Allah size yardım ederse, artık size üstün gelecek hiç kimse yoktur. Eğer sizi kendi hâlinize bırakıverirse, ondan sonra size kim yardım eder.”1215 “Eğer Allah, sana bir zarar dokundurursa, onu, yine O’ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse, O’nun ihsanını geri çevirecek de yoktur.”1216 Kulunu hidayete ulaştıran Allah, aynı zamanda onu sapıklık içinde bırakan da olunca, artık kim hidayet verebilir ki? Bir ayette: “Şüphesiz Allah, sapıklıkta bıraktığı kimseyi hidayete ulaştırmaz.”1217 buyrulmuştur. Yani Allah, bir kimse hakkında, ezeli ilminde sapıklık içinde kalacağını tespit ettiğinde, artık onu dünyada nasıl hidayete ulaştırır. Bunun için yukarıdaki hükmü belirtmiştir. Veren ve alan O olunca, artık kula kim ne verebilir! Şayet bütün hayırlar bir kulun kalbinde bulunsa, (Cenab-ı Hakk dilemedikten sonra) kul, kendine zerre kadar hayır ulaştıramaz; kendisine iyilik yapmaya güç yetiremez. Çünkü onun kalbi, her ne kadar kendisinin bir azası da olsa, onun asıl bekçisi Allah’tır. Orada kulun bilmediği nice hâller, vakıf olamadığı durumlar vardır. Nitekim Yüce Allah, hikmetinden cahil bırakıp sapıklığa terk ettiği kimsenin hâlini, taaccüple söyle ifade etmiştir: “O, gaybı mı bildi yoksa Allah’ın katından bir söz mü aldı.”1218 Bir de Allah, kuluna sahip çıkar ve ondaki nimet ve melekeleri sevdiği şeylerde kullanırsa, onun hâlinin nasıl olacağını düşün! Bunun için, Rasulullah (s.a.v) bir dua ve tesbihinde: “Kalpleri dilediği yöne döndüren zatı tesbih ve takdis ederim”1219 buyurmuştur. Allahu Teala, beşeriyetin Efendisine hitap ederek, şunu bildirmesini emretmiştir: “(Rasulüm) De ki: Ben, Allah’ın dilediğinden başka, kendime herhangi bir fayda ve zarar verme gücüne sahip değilim.”1220 Diğer bir ayette de: “De ki: Ben size (kendi başıma) ne zarar ne de fayda verme gücüne sahibim. De ki: “Beni Allah’ın azabından hiç kimse kurtaramaz ve O’ndan başka sığınacak kimse de bulamam”1221 buyurulmuştur. Her şeye sahip olan zat, her şeye gücü yeten ve her hükmünü geçiren birisi olunca ve her şey de O’nun elinde bulununca, O’nun yanındakine ulaşmaya, ihlas, sıdk, zillet ve boyun büküklüğünden başka hiçbir yol ve çare yoktur. Ariflerden birisi demiştir ki: “Kim tevhidinde aklına bakar ve güvenirse, bu tevhid anlayışı onu cehennemden kurtarmaz. Kimin de tevhid anlayışı aklî şeylere bağlı olarak dünya hakkında ise, bu şekil bir tevhid anlayışı sahibini yakine götürmez.” Zannediyorum bu söz, hadiste geçtiği gibi; kendisi için: “Kalbinde zerre kadar imanı olanı cehennemden çıkarınız” denilen kimsenin imanıdır. İmanı bundan fazla olan kimse, derecesine göre yakîne ulaşmış birisidir. O, manevi bir ruh ile/rahmetle desteklenmiş ve kuvvetlenmiş bir imandır. Artık onun nuru sönmez ve sahibi de ateşte kalmaz. Alimlerden birisi de şöyle demiştir: “Kim Allahu Teala’nın izni ve yardımı olmaksızın O’na ulaşacağını zannederse, yolu kesilir, muvaffak olamaz. Kim de Allahu Teala’ya yaptığı ibadette nefsinden yardım isterse, nefsiyle baş başa bırakılır.” |