KALBE GELEN DÜŞÜNCELERİN GELİŞ ŞEKLİ VE SIRASI

 

       Kalpte herhangi bir günah düşüncesi, önce aniden belirir, sonra değişir ve fazla beklemezse, bu, şeytandan gelen bir vesvesedir. 

       Kalpte yerleşen düşünce bir heva yahut devamlı kalan rahatsız edici bir hâl ise, bu nefs-i emareden/devamlı kötülüğü emreden nefisten kaynaklanan bir düşünce olup onun, tabiatı ve kötü adeti gereği istediği bir arzudur. 

       Kulun kalbine bir günah düşüncesi gelse ve aynı zamanda onu kötü gören bir duygu kalbinde bulunsa, günah şeytandan, onu kötü görmek de imandan kaynaklanmaktadır. 

       Yine kul, kalbinde bir hevaî/boş arzu yahut günah düşüncesi bulsa, peşinden de bunu ret eden bir duygu gelse, günah iştiyakı nefisten, ret duygusu da melekten kaynaklanmaktadır. 

       Kulun kalbinde dünyanın akıbeti yahut yaşanan hâli ile ilgili bir fikir veya geçmişiyle alakalı bir düşünce oluşsa bu, akıldan kaynaklanmaktadır. 

       Kulun kalbinde bulduğu korku, haya, vera, zühd yahut ahiret hâliyle ilgili düşünceler imandan kaynaklanmaktadır. 

       Kalbin kalbinde bulduğu Allah’ı yüceltme, heybet, saygı yahut manevi yakınlık gibi şeyler, yakînden kaynaklanmaktadır. Bu da, imanın artmasından hasıl olmaktadır. 

       Ayette şöyle buyrulmuştur:

       “Sonuçta bütün işler Allah’a döner. Öyleyse sen O’na kulluk yap ve O’na güven.”
1230 Bunun için Rasulullah (s.a.v) Efendimiz: “Ya Rabbi senden yine sana sığınırım”1231 diye dua ederdi. Bu anlayış ancak, ilâhî hudutları iyice bilmek, bulunulan mekanın büyüklüğünü ortaya koymak ve bu sahadaki ilmi çok sağlam yapmakla hasıl olur. 

       Allahu Teala, ayetinde söyle buyurmuştur:

       “Biz, her şeyi açık açık anlattık.”
1232

       Diğer bir ayette de:

       “Gerçekten biz, bilen bir topluluk için ayetleri geniş geniş açıkladık.”
1233 buyrulmuştur. 

       Tevhid ve müşahedede tefekkür bulunmaz İşaretle anlatımda bizzat görme yoktur. İlahi kudret için uymak zorunda olduğu herhangi bir tertip ve sıra söz konusu değildir. Fakat, bu konularda tafsilatlı ilim lazımdır. Allah her işinde galiptir.

       Alimlerden birisi, kulların amellerini açıklamış, emirle iradenin arasındaki farkı belirterek şöyle demiştir: 

       “Kulların amelleri şu üç şeyden birisine girmektedir: 1-Farz, 2-Fazilet, 3- Günah.

       Farz, Allah’ın emri, muhabbeti ve dilemesiyle olmaktadır. Farzlarda bu üç şey mevcuttur. Nafileler, Allah’ın emriyle değildir. Çünkü, Allah onları vacip kılmamıştır. Terk edene de azap etmeyecektir. Fakat o, Allah’ın muhabbeti ve dilemesiyle olmaktadır. Çünkü Allah onu (Rasulü diliyle) ortaya koymuş ve yapmaya teşvik etmiştir. Kötülük ise, ne Allah’ın emriyle ne de muhabbetiyle olmaktadır. Çünkü Allah, günahı, peygamberlerin uygulaması ile ortaya koymamıştır. Onu kötü görmüştür. Yapılmasını emretmediği gibi, teşvik de etmemiştir. Fakat bütün kötülükler de Allah’ın dilemesiyle olmaktadır. Hiçbir şey O’nun iradesi dışında değildir. Nitekim, hiçbir şey O’nun ilmi dışında da kalamaz. İrade ve dileme aynı manada olan iki isimdir. Her şey ilâhî iradeye dahil olmaktadır. Aynı şekilde her şey, ilmi ilâhîde de mevcuttur. Allahu Teala, irade ettiklerini bilmektedir. 

       Allah’ın ilmi, iradesini öne geçmiştir. Aynı şekilde O, bildiğini irade etmektedir. İradesi, ilmini ortaya çıkarmakta, iradesinin ortaya çıkmasıyla da gayb ilmi şehadet aleminde keşif olmaktadır. Allah görünen ve görünmeyen her şeyi bilir. Şu hâlde gayb, O’nun ilmi, şehadet de malumudur. Malum, ilme nasıl ters düşer ki? Hem ilmini malumda icra eden O’dur. İrade, malumatta ilmi uygulamakta, hükmünü geçerli kılmaktadır. Bu, tevhid konusunda bilinmesi gereken bir husustur. 

       Nafileler, (farzlar gibi herkesten istenen) emrin içine girmemektedir. Günahlar da ilâhî muhabbetin dışında cereyan etmektedir. Hükümlerin tafsilatı, helal ve haramın açıklanmasında söyleyebileceğimiz budur. Bununla birlikte, günah ilâhî iradenin dışına çıkmamaktadır. Allahu Teala, ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:

       “Küçük-büyük her şey, satır satır yazılmıştır,”
1234 

       Resulullah (s.a.v) Efendimiz de:

       “Acizlik ve zekiliğe varana kadar her şey, ilâhî takdire göre olmaktadır.”
1235 Buyurmuştur.

       Rasulullah (s.a.v) bu hadiste özellikle, kula ilâhî nimetlerin verilmesine veya men edilmesine sebep olacak iki sıfatı zikretmiştir.

       Bir alimimiz, irade ile emrin arasındaki ince farkı şu şekilde çok güzel açıklamıştır:

       “Arkadaşlarımızdan birisine, Allahu Teala’nın, İblise, Adem (a.s.) için secde etmesini emrettiği zaman, ondan, Hz. Adem’e secde yapmasını irade edip etmediği? sorulunca şöyle demiştir:

       “İrade etti, fakat, yapmasını istemedi.”

       Yani, Allah dinen iradesini ortaya koymak ve ona da secdeyi vacip kılmak için irade etti. Fakat fiilen, vakıada onun bunu yapmasını istemedi. Çünkü ancak Allah’ın irade ettikleri olur. Eğer, onun bilfiil olmasını isteseydi, mutlaka olurdu. Bunu şu ayetin anlıyoruz: 

       “O’nun işi, bir şeyi istedi mi ona, sadece “ol” der, o da (ilâhî murada göre) oluverir.”
1236

       Secde işi olmayınca, demek ki Allah, emrettiği şeyin bizatihi olmasını istememiştir. Her iki durum da, teklif ve kulluğun gerçekleşmesi için O’nun iradesine dahil olmaktadır. İlâhî irade, şeytanın secde etmemesi yönünde olduğu için, secdeye güç yetirememiştir. Nitekim iman eden kimse de, imandan kaçmaya güç yetiremez. 

       Adem Aleyhisselam’ın cennetteki yasak ağaçtan yemesinin yasaklanması da aynı şekildedir. Allah, onun ağaçtan yemesini irade etmiştir, fakat zahirde istememiştir. Yani onun vatıada/gerçekte o ağaçtan yemesini irade etmiştir. Çünkü yeme işi, vakıada mevcut olmuştur. Bu durumda, ayette geçtiği gibi: “Biz, bir şeyin olmasını dilediğimiz zaman ona: “Ol” deriz, o da (muradımıza göre) oluverir”
1237 hükmü gerçekleşir. Yeme işi gerçekleştiğine göre, bundan anlaşılır ki, Allah onun olmasını irade etmiştir. Fakat onu dini bir emir olarak istememiştir. Çünkü Allah, ona yemesini emretmemiş ve hüküm olarak da mubah kılmamıştır. Buna göre, her iki iş de iradesine uygun cereyan etmiştir. Bütün emir ve yasaklarda da durum aynıdır. Allah, kulların mükellef olması ve kullukta bulunmaları için bir takım emir ve yasaklar irade etmiştir. Fakat sonuç ve hayır gelmeyecek kimsenin onları yapmasını istememiştir. Çünkü Allahu Teala: “Biz bir şeyin olmasını istediğimizde, ona: “Ol” deriz, o da (muradımıza göre) oluverir.” buyurmaktadır. 

       Ayet haber veriyor ki Allah bir şeyin olmasını istediğinde o şey mutlaka oluverir. Aynı şekilde, vakıada bir şey olmuşsa, bu Allahu Teala’nın onu istediğini gösterir. Günahkar kimselerde itaat bulunmayınca, bundan, Allah’ın onu istemediği anlaşılır. Çünkü eğer isteseydi, itaat gerçekleşirdi. Yasaklanan şeylerin vuku bulmasından onların irade edildiğini anlarız. Çünkü, eğer Allahu Teala istemeseydi hiçbirisi olmazdı. Herhangi bir şeyin vaki olması, Cenab-ı Hakk’ın o şeyi irade ettiğini gösterir. 

       İlâhî irade, bazı şeyleri emretmiş, bazılarını da yasaklamıştır. Buna göre herkes emir ve nehiyle muhataptır. Bununla birlikte herkesten, istenen fiiller vuku bulmamaktadır. Çünkü Allahu Teala, (emrettiği hâlde) onun vukusunu istememektedir. Eğer isteseydi (her emri) mutlaka yapılırdı. İşte bu durum, imtihanın aslı ve bu konudaki ilâhî iradenin ortaya çıkmasıdır. Şöyle ki:

       Allahu Teala, bir şeyi emrediyor, fakat bununla birlikte onun zıddının olmasını istiyor. Bu durumda, sadece emretmeyi irade etmiş oluyor. Ayrıca, bir şeyi yasaklıyor, fakat onun olmasını irade ediyor. Bu durumda da, o şeyi sadece yasaklamayı irade etmiş oluyor. Eğer her emrettiğinin yapılmasını ve her yasakladığının terk edilmesini irade etseydi, alemde isyan olmazdı. 

       Alimlerimizden Ebu’l-Hasan, emir, hayır, imtihan ve ilâhî kahır (cebr) konusunda öyle açıklamalarda bulunmuştur ki; bu güne kadar o fikirlere ulaşan ve ondan bahseden hiç kimse olmamıştır. Onun açıklamalarından anlaşıldığına göre, Allah, kullar için bir imtihan ve deneme olsun diye, zahiren bazı şeylerin yapılmasını, bazı şeylerin de terk edilmesini emreder. İlâhî hükümleri açıklar, sonra da, iradesine göre (o fiilleri yapıp yapmama konusunda) azalara cebirle hükmeder. 

       Hasan-i Basrî, Ebu’l-Hasan’dan daha evvel kulda, ilahi ilmin cereyanı ile, emre muhalefetten dolayı azap görme arasındaki farkı belirtmiştir. 

       Hasan Basri’ye, bir zaman yanında talebe iken sonra ayrılan Mutezile imamlarından Amr b. Ubeyd’in: “Allah, önce bir şeyin olmasına hükmedip sonra ondan dolayı azap etmez.” sözü ulaşınca: “Hay yazık sana! Şüphesiz Allahu Teala, hükmünün icrasından dolayı azap etmez. O, ancak emrine muhalefetten dolayı azap eder.” demiştir.

       Bunun açıklaması şudur: Allahu Teala, içinde bir emir ve nehiy bulunmayan (henüz kullara bir şey icap etmeyen) hükmünden dolayı azap etmez. Çünkü bu durumda Allah, kul için o fiile, bir şehvet ve fiile giriş imkanı vermemiştir. Allah kuluna, onun şehvet ve kasıt ile işleyeceği bir fiilinden dolayı azap eder. Bu ise, nefsin uğursuzluğu ve ahlakın bozukluğundan kaynaklanmaktadır. Böyle bir sıfatla, hangi işe girilse, sonuç kötülüğe dönüşür. 

       Sonra, ümmet, “Allah’ın dilediği olur, dilemediği olmaz” görüşünde ittifak etmişlerdir. Yine, “Allah’tan başka günahlardan koruyacak ve itaata sevk edecek bulunmadığında” da ittifak hâlindedirler. Bu anlayış; “la havle vela kuvvete illa billah” sözüyle ifade edilmektedir. Bu, umumi bir ifadedir. Her şeyi içine alır. Rasulullah (s.a.v), bu sözü şu şekilde tefsir etmiştir:

       “Allah’a isyandan ancak O’nun muhafaza etmesiyle korunulur. O’na itaat da ancak ilâhî yardımıyla olur.”
1238

       Bu açıkladıklarımız, zahiren ilmin ortaya koyduğu ve kader konusunda inanılması farz olan şeylerdir. Kur’an’dan anlaşılan budur. 

       Melik ve Cebbâr olan Allah, kullarını dilediği şeye ve yöne yöneltir, icbar eder. Aynı şekilde onları dilediği şey için yarattığı gibi, dilediği sonuca sevkeder ve dilediği şekilde de yeni hayatta diriltir.

       Bütün hüküm yüce, ulu, tek ve kahhar olan Allah’a aittir. Kullarına dilediği şekilde hükmeder. Ve onlarda dilediğini icra eder. Huccet, izzet, her şeye hükmünü geçiren güç ve kuvvet O’nundur. Çünkü O, rububiyet sıfatına, hükmetme yetkisine sahiptir. Kullara ise, ubudiyet sıfatıyla, isteyerek yahut zorla, O’na teslimiyet, boyun eğmek, taat, yolunda gayret ve cihad düşer.

       Şu ayeti kerimeler bu manalara işaret etmektedir:

       “Eğer Allah sizi azdırmak dilemişse, O sizin Rabbinizdir. (dilediğini yapar) Ve siz O’na döndürüleceksiniz.”
1239

       “Eğer onlara azap etmek istersen; şüphesiz onlar senin kullarındır. (dilediğini yaparsın)”
1240

       “Yolu doğrultup (dilediklerini doğru yola sokmak) Allah’a aittir. Ama ondan sapan da var.”
1241

       “Eğer Allah dileseydi, mutlaka hepinizi hidayete ulaştırırdı.”
1242

       “Önce de, sonra da iş tamamen Allah’a aittir.”
1243

       Önce ve sonra, dünyada ve ahirette O’na hamd olsun.