| |
Hayâtında, O müstesnâ ve en yüksek şahsiyeti örnek alan
her gence,
İnsân-ı Kâmil ve güzel ahlâk arayan
her insana,
Çocuklarının hayrını ve saâdetini isteyen
her baba ve anneye,
Talebelerine Allah Rasûlü'nün hayâtını öğretmek isteyen
her muallim ve muallimeye,
Allâh'ın izniyle, şu nâçiz eserimizin fâide verdiği
herkese,
h e d i y e d i r .
Müellif
A.S. : Aleyhisselâm
CC : Celle Celâlühû
Hz. : Hazreti
H. : Hicri
M. : Milâdi
R.A. : Radiyallâhü Anh
R.Anha : Radiyallâhü Anhâ
S.A.V. : Sallâllahü Aleyhi ve Sellem
B.M.M. : Büyük Millet Meclisi
Fihriste
Dön
Bismillâhirrahmânirrahîm
İnsanlığı ve bütün
âlemleri büyük bir hikmet ve gâye ile yaratan, insanların ve tâife-i
cinnin dünyâ ve âhiret saâdetine nâiliyyetini vesîle ve vâsıtaya
bağlayan Allâhu Zülcelâl'e hamdü senâlar olsun.
Âlemlere en büyük rahmet,
en büyük şefâatçı, en büyük Peygamber, Muhammed'ül Mustafâ Sallallâhü
Aleyhi ve Sellem'e, O'nun Âline ve Eshâbına salât, kıyâmete kadar
bütün O'na tâbi olanlara selâm olsun.
İnsanoğlunun tanıması
gerektiği, hayâtının en ince noktalarına varıncaya kadar bilmesi
ve onları kendi hayâtında tatbik etmesi îcâbeden yegâne insan; onsekiz
bin âlemin kâffesine rahmet olarak gönderilen, Peygamberler Peygamberi,
Hz.Muhammed (S.A.V.)'dir.
Beşer kaleminin kendisini
tavsiften âciz kaldığı, O Büyük Rasûl'ün hayâtının her şeyden daha
çok bilinmesi îcâbeder. O'nun hayâtı bilinmeden, İslâm'ın kâinât
çapındaki gâyesi tahakkuk ettirilemez, İslam anlaşılamaz. Kim, Sîret-i
Nebî'yi (Peygamberimiz'in hayâtını) bilmezse, Allâhın Rasûlü sevgili
peygamberimiz Hz.Muhammed (S.A.V)'i hakkıyla tanıyamaz. Yine kim,
Allâhın Rasûlü'nü hakkıyla tanıyamazsa İslâmı da layıkıyla anlayamaz.
Gerek bu dünyâda, gerek
bundan sonraki âlemlerde şerefli insan olmak, iyi insan olmak; Kâinât'ın
Efendisi, Muhammed'ül Mustafâ, Sallâllâhü Aleyhi ve Sellem'i iyi
bilmek, tanımak, anlamak ve O'na gerçekten ümmet olmakla kâimdir.
Bir müslümanın gerçek mü'minliği, gerçek îmâna kavuşması; Peygamberini
sevmeğe ve O'nun getirdiği esaslara tabî olmağa bağlıdır.
Beşeriyyet, içinde
bulunduğu sıkıntılardan, buhranlardan, huzursuzluklardan ancak ve
ancak Fahri Kâinât'a tâbi olmakla kurtulabilecektir.
Eshâb; arkadaş ve sohbetten
gelir ki, Eshâb-ı Kirâm'ın hepsi Peygamber Efendimiz'in sohbeti
ile yetişmiş, olgunlaşmış; mazhar oldukları bu devlet sâyesinde,
kendilerinden sonra gelenlerin ulaşamayacağı kemâle vâsıl olmuşlardır.
Dînimizde sohbetin ehemmiyeti pek büyüktür. Sohbet rûhun gıdâsıdır.
Din, sohbet ve nasîhatle kâimdir. Peygamber Efendimiz; "Bir
müslüman evinde, günde bir defa dinden îmandan bahsedilmezse, o
eve zulmet yağar." buyuruyorlar. Acabâ bu şerefli vazîfeyi
yapıyor muyuz?
Bu hususta, evde çocuklarımızla
beş dakîka bile meşgul olmadan, onlara Peygamberlerini, dînî vazîfelerini
öğretmeden; cemiyette İslâmın yaşanmadığını, İslâmın ahlâkî, îtikadî
ve ictimâî prensiplerinin tatbik edilmediğini şikâyete kalkışmamız
hakkımız değildir. Çünkü şikâyetçi olduğumuz cemiyet, bizlerden
ve bizim çocuklarımızdan teşekkül etmektedir.
Öyle ise bugünün müslümanına
düşen ilk vazîfe, kendi âilesinden başlayarak cemiyetin kurtuluşu
için çalışmasıdır. Bir müslümanın evinde ilk yapacağı sohbet ise,
Allah Rasûlü üzerine olmalıdır. Çünkü, Kur'an ahlâkı O'ndadır. Dînin
en ince yaşantıları, Yüce Rasûl'ün hayâtında birer pırlanta mîsâli
parlamaktadır.
Ey babalar, anneler
ve evlâdlar!
Bütün güzellik ve olgunlukları
üzerinde toplayan İnsân-ı Kâmil'e yaklaşın. Yüce Allah O'nu, ahlâkı
tamamlamak üzere göndermiştir. Evlerinizi O'nun sohbetleri ile süsleyiniz.
Bu takdirde başından sonuna kadar bütün bir devri, olanca çileleri
ve mutluluğu ile Peygamber Efendimiz'in ve Sahâbelerinin yanında
yaşamış gibi olursunuz. O'nun tedrîsiyle üzerinize rahmet iner.
O'nun müzâkeresiyle melekler üzerinize nur saçarlar.
Eshâb-ı Kirâm'ın, Peygamber
Efendimiz'e sevgileri, O'na itâat ve bağlılıkları, bizler için ne
büyük bir örnek değil midir? Şu satırları yazan bu fakîrin, Akabe
Bîatl'arı, Hudeybiye Musâlahası'ndaki bîat, Mekke Fethi'nde yapılan
bîat, kadınların biâtı, hülâsa bütün Eshâb-ı Kirâm'ın Peygamber
Efendimiz'e, münferiden, müctemian yaptıkları o bîatlar çok dikkatini
çekmektedir. Zîrâ, Eshâb-ı Kirâm, Allah Rasûlü'ne gelerek ellerine
sarılıp, bağlılık beyanında bulunup, söz vermişler, ahdü pîmân etmişler
(antlaşmışlar); harpler olmuş, darpler olmuş, çok zor ve sıkıntılı
anlar olmuş, fakat öyle büyük bir sevgi ve îmânla bağlanmışlar ki,
ahidlerinden asla dönmemişlerdir. Onlar gibi bugünün müslümanlarının
da Peygamberimiz'e, vârislerine ve O'nun Emîrlerine aynı itâat,
sadâkat ve sevgi ile bağlanmış olmaları îcâbeder.
Mûbârek Kitâbımız Kur'ân-ı
Kerîm'in dörtte üçü geçmiş kavimlerden, ümmetlerden ve peygamberlerden
bahseder. Bu gösteriyor ki târihi bilmek şarttır. Bu şartın edâsı
ve zaruretin giderilmesi için İslam Târihi mevzûunda birçok eserler
yazılmışsa da, bilhâssa yetişme çağındaki müslüman çocuklarının
ve herkesin, çok fazla mesâi harcamadan kolayca okuyup faydalanabilecekleri
işbu Muhtasar İslam Târihi'ni hazırladık.
Yüce Mevlâ'nın izni
ve lütfu ile hazırladığımız bu esere, Câhiliyye Devri (Fetret Devri)
diye tasvir edilen, Peygamberimiz'den evvel dünyâ üzerindeki milletlerin
hâllerinden; Mekke şehri, Kâbe-i Muazzama ve Zemzem Suyu'ndan behsetmekle
başladık. Peygamberimiz'in dünyâyı teşrifleri, çocukluk, gençlik
ve evlilik yıllarından bahsederek devam ettirdik.
Daha sonra, Peygamber
Efendimiz'in peygamberliğinin başlamasından irtihâllerine kadar
geçen yirmi üç senelik hayâtına yer verdik.
Kıyamete kadar cereyan
edecek hâdiselerin birer nümunesinin zuhur ettiği o ibret verici,
gözleri yaşartan, gönülleri çoşturan, İslâmi gayret ve cesaret ruhunu
şahlandıran hâdiselerle dolu bu dönem, meselenin esas can alıcı
nüvesini teşkil etmektedir.
Rasulüllah Efendimiz'in
ve ilk müslümanların çektiği o ıstıraplar ve onların bunca ezâ ve
cefâlara, İslam uğruna canlarını da ortaya koyup, sabredip, tahammül
göstermelerini, yeri geldiğinde mallarını, mülklerini, yerlerini,
yurtlarını ve herşeylerini terkedip Allah rızası için hicret etmelerini;
Hz.Peygamberimiz ve Eshâbının İslâmı anlatıp, öğretme metodlarını;
Eshâbı Kirâm'ın Peygamber Efendimiz'e ve O'nun emirlerine ne büyük
bir sadakatla bağlanıp, itaat ve mutâvaat gösterdiklerini; Ensar
ve Muhâcirîn arasındaki kardeşliği; muhârebelerde ve fetihlerde
îman gücünün ve mutlak itaatın gâlibiyetini; müşriklerin, yahudîlerin
ve her devirde eksik olmayan münâfıkların, İslam aleyhindeki entrika
ve kalleşçe tuzaklarını; nihâyet, bütün bu hâdiselerin hülâsasının
sözle de ifâdesi olan ve her müslümanın belleyip, hayâtında tatbik
etmesi icâbeden Vedâ Hutbesi'ni bu bölümde zevkle okuyacak, hakîkaten
o günleri yaşıyor gibi olacağınızı ümit ederiz.
Peygamber Efendimiz'in
hastalanması, mübârek cesedinin dünyâ âleminden, âhiret âlemine
intikâli; Rasulüllah'ın şekli ve şemâili ve mekârimi ahlâkından
bahsetmekle bu eserin siyer-i nebî kısmını bitirmiş olduk.
Son kısımda ise, Hulefâ-i
Râşidîn dönemini hülâsa edip, İslam halîfeliğini devam ettiren Emevîler
ve Abbâsiler döneminden kısaca bahsettik. İlk Müslüman Türk Devletlerine
de yer verip, bunlar içerisinden Selçuklular, Timuroğulları ve hâlen
dünyâ milletlerinin ismini işitince durakladığı, bizlerin de torunları
olmakla iftihar ettiğimiz Yüce Osmanlı Devleti'nden biraz daha genişçe
bahsettik. Bilhâssa Sultan Abdulhamid Han ve O'nun döneminden, O'nun
cihanşümul siyâsetinden bahsetmeden geçemedik.
Böylece tamamladığımız
bu eserin her okuyucu ve okutucuya, her gence ve her yaşlıya, hülâsa
herkese fâideli olacağını ümit ve temenni ederiz.
Cenâb-u Hak rızâsına
muvâfık kılıp, Fahri Kâinât'ın şefâatına mazhar eylesin. (Âmîn)
Hasan ARIKAN
Fihriste
Dön
Gariplikler, acâiplikler
ve zıdlıklar ülkesi olan Hindistan'da, İslâmiyet'in zuhûru sırasında
yüzlerce emirlik ve hükümdarlık bulunmaktaydı. Kubta, Çanika ve
Kumara hânedânları bunların en meşhurlarıydı. Örf ve âdetlerdeki
aşırılık, sınıflar arasında derin ayrılıklar, kan ve soy taassubu
ülkenin idâresine hâkimdi.
Hindistan, dînî ve
ictimâî yönden târihinin en kötü dönemlerini yaşıyordu. Bilhassa
Brahmanizm'in baskısıyla oluşan Kast sistemi, halkı âdeta mengene
içinde ezmekteydi.
Halk, dört sınıfa ayrılmıştı:
Din adamları (Brahmanlar), asker ve asiller, tüccar ve çiftçiler
ve bir de hizmetçiler. Bu dört sınıf arasında çok büyük farklar
bulunmaktaydı. Bir sınıftan diğerine geçmek yâ da diğer sınıfa mensup
bir âileden evlenmek yasaktı. En üst sınıf olan Brahmanlar, zulümle
diğer üç sınıfı yok etse bile suçsuz sayılırlardı. Çünkü, bütün
günahları af edilmiş olarak kabul edilirlerdi.
Hindistan'da kadınların
hiçbir önemi ve değeri yoktu. Kocası ölen kadın ya diri diri toprağa
gömülür ya da kendisini yakardı. Dul bir kadının saygı görmesi şöyle
dursun evlenmesi bile yasaktı. Kadınların iffetinden de söz edilemezdi.
Bir adam karısını kumar masasında kaybedebilirdi.
İslâmiyetin zuhûru
arefesinde karışıklık ve tam bir kaos hâlinde idi. Yerli olanlarla
olmayanlar, farklı muâmeleye tâbi idi. İnsanlık ve adâlet zevkinden
çok mahrumdular.
Çin'de kadınların hiçbir
hakkı yoktu. Erkek, âile içerisinde olağanüstü bir güce sahipti.
Eşini ve çocuklarını köle olarak satabilme veya istediği zaman öldürebilme
hakkı vardı. Çocuklarına ve eşlerine çok nâdir olarak sofrasına
oturma izni veriyorlardı.
Anneler için, kız çocuğu
dünyâya getirmek, çok büyük ayıplardan sayılıyordu. Kız çocuğu bulunan
bir evde, yeni bir kız çocuğu dünyâya gelir ve o âile de fakir olursa,
o günahsız çocuk, ya kışın şiddetli soğuğunda ölmesi için dışarı
atılır ya da ayılara ve vahşi hayvanlara yem olarak verilirdi.
Bu ülkeyi, halkın,
(hâşâ) güneş tanrısının soyundan geldiğine inandığı bir imparator
yönetiyordu. Japonlar, dünyâyı sâdece Japon Adalarından ibâret sanıyorlardı.
Peygamberi, kitâbı ve ibâdeti olmayan Shinto (Şinto) dînine mensuptular.
Atalarına, krallarına ve putlara tapıyorlar, bir takım delice hareketleri
ibâdet kabul ediyorlardı. Ülke son derece ibtidâi gelenek ve göreneklere
göre yönetiliyordu. Ancak, Japonlarda kadının nâmusu çok önemli
idi. Ona yönelik herhangi bir saldırıda, kadının erkek akrabaları
canlarını bile verirdi. Bir baba îdam ya da ateşte yakılma cezâsına
çarptırılmışsa, onun ergenlik çağına gelmiş bütün erkek çocukları
da aynı cezâya çarptırılıyordu. Bu çağa gelmemiş olanlar ise ergenlik
çağına gelince sürgüne gönderiliyorlardı. Kız çocukları mîras alamazdı.
Altıncı asır Avrupası,
cehâletin ve zulmün karanlığında, kanlı savaşlar içinde yaşıyordu.
Avrupalılar ilim ve medeniyetten çok uzakta idiler. Ne onların dünyâ
hakkında, ne de dünyânın onlar hakkında doğru dürüst bir bilgisi
yoktu. Vücudları murdar, kafaları bir takım kuruntularla doluydu.
Temizlikten ve su kullanmaktan çekiniyorlardı. Daha, kadının insan
mı yoksa hayvan mı olduğu, ruhun ebedi olup olmadığı, insanların
satma, satınalma ve mülkiyet haklarının olup olmadığı münâkaşa ediliyordu.
Başta Fransa ve Almanya
olmak üzere Orta ve Batı Avrupa'yı ellerinde bulunduran Frenkler,
her bölgede kendilerine has kânunlar tatbik etmekteydiler. Eskiden
batı medeniyetinin beşiği sayılan İtalya, haksızlığın, anarşi ve
çöküntünün kurbanı olmuştu.
Britanya adaları ise
beşinci asrın başlarında İngiller adıyle tanınan Alman asıllı Anglo-sakson
deniz korsanlarının istilâsına uğramıştı. Hırsızlık ve çapulculukla
meşgül olan bu korsanlar altıncı asırda tamamen yerli halkı mağlup
ederek Britanya adalarına hâkim oldular. Bundan sonra buraya «ingiller
ülkesi» mânâsına gelen İngiltere denilmeğe başlandı.
Bu dönem Avrupası hakkında
Avrupalı mütefekkir ve müverrihlerin (târihçilerin) de çok ilginç
tesbitleri bulunmaktadır. Bunlardan Robert Briffauld, şunları söylüyor:
"Avrupayı beşinci asırdan altıncı asra kadar devam eden koyu
bir karanlık kaplamıştı. Hem de giderek koyulaşan bir karanlık.
Bu dönemdeki karışıklıklar eski dönemlerden daha korkunç ve daha
karanlıktı. Çünkü Avrupa, yok olmağa mahkum, izleri tamamen silinmiş
büyük bir medeniyetin kokuşmuş cesedine benziyordu."
Hülâsa, dünyânın her
yerinde harpler, ırk, renk ve bölge ayırımları ve bu hususta saçma
sapan peşin hükümler yüzünden insanlık bir sefâlet ve bunalım içinde
idi.
İran ve Türklerle komşu
olan bu imparatorluk, sukut hâlinde idi. Bizans'ın ictimâî ve ahlâkî
durumu hiç de iç açıcı değildi. Bizans'da kokuşmuş bir ictimâî nizam
vardı. Rüşvet ve yolsuzluk çoğalmış, vergiler kat kat artmıştı.
Kumar, zevk ve sefâ peşinde enva'ı çeşit sefâhet almış yürümüştü.
Taht ve mezhep kavgaları, sınıf mücâdelesi ve zulüm Bizans'ı batırdıkça
batırıyordu. Seksen bin kişilik spor salonlarında bâzen insanlar
bâzen de insanlarla yırtıcı hayvanlar arasındaki mücâdeleyi seyredip
eğleniyor ve zevk alıyorlardı. Oyunları çoğu zaman kanlı olurdu.
Verdikleri cezâlar tüyler ürpertecek kadar vahşet verici ve iğrençti.
Bizans'ın bir eyâleti
olan Suriye, Bizanslıların ihtiras ve arzularını gerçekleştirmek
için kullandıkları bir yük hayvanı durumunda idi. Bizanslılar, mahkum
milletler için en ufak bir şefkat hissi duymazlardı. Borçlarını
ödeyebilmek için çocuklarını satan Suriyeliler az değildi. Zulüm
ve zorbalık artmış, köleler çoğalmıştı.
Bizans ve Orta Asya
Türkleri ile devamlı harp hâlinde olan bu ülkede, taht ve saltanat
kavgaları, siyâset entrikalarından ayrı olarak, avam ve zâdegân
(asiller) sınıflarına bölünen halk; bâtıl Zerdüştlük dîninin ve
onun yöneticilerinin, ismet ve iffeti ortadan kaldırmalarının verdiği
ıstırap ve huzursuzluk içindeydi.
Târih boyunca birçok
istilâlara uğramış bir ülkeydi. İranlılar, Büyük İskender ve Romalılar
eskiden Mısır'ı istilâ etmişlerdi. Romanın koyu zulmü, Romalıların
şiddetli tazyikleri karşısında Hristiyanlık Mısır'da yayılıyordu.
Mezhep ihtilafları, din kavgaları almış yürümüş, halk bunlardan
bıkmıştı. Ağır vergiler altında ezilen halk, İslam fâtihlerini halaskâr
(kurtarıcı) olarak karşılayacaklardı.
Peygamber Efendimiz'den
önce Araplar, bir kısım bâtıl zihniyet ve hurâfelerin te'siri altında
Dîn-i Hanîf'i (hak dînini) unutmuşlar, hak yoldan sapmışlar, putlara,
heykellere tapmağa başlamışlardı. Bâtıl bir düşünce neticesi, kız
çocuklarını diri diri toprağa gömerlerdi. Kumar, içki, fuhuş alelâde
şeylerden sayılırdı. İnsanlar kabîlelere ayrılmış, kabîleler arasında
kan dâvâları zuhûr etmiş, birbirlerine diş bileyen düşman hizipler
ve harp hâlinde idi. Hakdan, adâletten uzaklaşmış bir cemiyette,
kuvvetliler zayıflara, âcizlere saldırıyor, elinde nesi varsa alıyordu.
Köleler, esirler, acınacak bir halde idi. Kadının cemiyette bir
yeri yoktu. O, pazarlarda gezdirilen, para ile alınıp satılan basit
bir eşya muâmelesi görüyordu.
Târih ve edebiyatçıların
«Fetret Devri, (Câhiliyye Devri)» adını verdikleri, cihânın zulmetle
âlûde olduğu bu devirde, bütün insanlık, kendilerini bu dalâletten
kurtaracak, bir kurtarıcı, bir peygamber bekliyordu.
Allâhü Teâlâ tarafından,
Yahûdîlere indirilen Tevrat'ta ve Hz.İsa'ya verilen İncil'de; âhir
zamanda bir halaskârın, bir büyük Peygamberin geleceği de müjdelenmişti.
Bu yüzden ehli kitap olan Yahûdîler ve Hıristiyanlar O'nu bekliyorlardı.
İşte O, âlemlere en büyük rahmet olan Hazreti Muhammed (S.A.V.)'di.
Bütün dünyâ milletlerinin
mânevî çöküntü ve yıkıntı içinde kaldıkları bu devirde Araplar,
diğer milletlere göre soy ve nesebe dikkat eden, hakka daha saygılı
ve mert bir milletti. Dünyâ milletlerinin her sâhada gerilediği
bu devirde, Arabistan'da edebiyat çok gelişmiş ve ilerlemişti. Ümmî
(okuma-yazma bilmeyen) oldukları halde içlerinde çok güzel şiir
söyleyenler vardı. Araplarda, gerek şehirlerde oturanı, gerekse
bedevîleri şiir yazmaz fakat söylerdi. Yazmağı bilenler azdı. Amma
bilhâssa bedevîlerin şiirleri çok dokunaklı ve gerçekçi olurdu.
Çünkü onlar, kırlarda gezerler, hissettiklerini yazarlardı. Her
sene Mecenne, Zülmecaz ve bilhâssa Ukaz panayırlarında toplanan
geniş halk huzurunda, edebî müsâbaka, şiir yarışmaları yapılırdı.
Araplar inşad ettikleri şiirleri (kaidesine uygun, ahenk ile söyledikleri
şiirleri), aralarında en şerefli kabile olan Kureyş'e arz ederler,
Kureyş izin verirse birincilik alan şâir ve edipler, mükâfatlandırılırlar
ve onların şiirleri şanına tazimen Kâbe'nin duvarına asılırdı. Fesâhat
ve belâğat yönünden değer taşımayan şiirlere îtibar edilmez, hiçbir
kıymet atfedilmezdi. Yıllarca yapılan bu müsâbakalarda ancak yedi
kişinin şiiri birincilik alarak Kâbe duvarına asılmıştı. Târihte
bu yedi şiire «Muallekât-ı Seb'a» [1] denilir.
Bunlardan en güzel şiir, İmri-ül Kays'a âit olup, O'nun şiiri diğer
şiirlerin en üstüne asılmıştı. Bu şiir, Peygamber Efendimiz'in doğuşuna
kadar asılı kalmıştı.
Câhiliyyet devrinde,
Arapların belâğat ve fesâhata bu kadar ehemmiyet vermelerine dikkat
edilecek olursa, bundan ibret almak gerekir. Çünkü dalâlet ve cehâletin
derinliklerinde bulunmalarına rağmen, edebî yönlerinin artması,
Arapça'nın kemâle ermesi, muhakkak ki Allâhü Teâlâ tarafından bu
lisan üzere gönderilecek Kitâb'ı anlamaları için, onları hazırlamak
ve teşvikten ibâretti.
Araplar, asırlar boyunca
mütekâmil dillerinin sâfiyetini muhafaza etmişlerdir. Hz.Muhammed
(S.A.V.)'den evvelki nazım ve nesir, aradan geçen 1500 yıla rağmen,
bugünkünden ne kelime, ne dilbilgisi, ne de morfoloji bakımından
farklıdır. Şu içinde yaşadığımız asırda, diğer dünyâ milletleri
ise lisanlarını düzelteceğiz diye, yeni yeni kelimeler bularak,
koyarak, değiştirip durdukları halde, Arapların böyle bir dert ve
sıkıntısı hiçbir zaman olmamıştır. Çünkü, bu zengin ve güzel lisan
noksanlıklardan ârîdir.
Peygamber Efendimiz'den
önce Arabistan'da edebiyatın çok ileriye gitmiş olması, Arapça'nın
kemâle ermesi; Allâhü Teâlâ tarafından indirilecek kitâbın, kutsiyyet
ve kıymetini bilip takdir etmelerine mâtufdu. Çünkü O Allah Kelâmı,
fesâhat ve belâğatın insan gücüyle ulaşılması mümkün olmayan bir
mûcizedir.
Fihriste
Dön
Arap yarımadasının
ve bütün dünyânın kalbi olan Mekke-i Mükerreme'de Müslümanların
namaz ibâdetini îfa ederken, yönlerini kendisine çevirmeleri Allâhü
Teâlâ tarafından emredilen mübârek Kâbe'yi, Mevlâ'nın emriyle, Hz.İbrâhim,
oğlu İsmâil Aleyhis'selâm ile binâ ettiler. Böylece, Mekke'de halkın
ibâdeti için Beyt-i Harem kuruldu. Bu mübârek Kâbe; ibâdet edenler,
rükû ve secde yapanlar için tertemizdi, içinde heykel, put vb. yoktu.
Ancak, sonradan Araplar oraya, elleri ile yapıp taptıkları putları
doldurdular. Etraftan gelen ziyâretçiler, bunlara kurban kesmeğe
başladılar. Şirk aldı yürüdü.
Mekke, çok eski bir
şehir olup Kâbe'yi ziyârete gelenler, orada ticâret de yaparlardı.
Ziraat mümkün olmadığından, Mekke halkı zaman zaman etrafa ticâret
kervanı gönderirlerdi. Mekke'den, Yemen'e ve Şam'a ticâret kervanları
gidip gelirdi. Bu sâyede, Arabistan yarımadası içinde, Mekke, yüksek
mevkîini almış, rakipsiz bir merkez olmuştu.
Çöl manzarası göstermesine
rağmen Mekke'nin ehemmiyeti o kadar büyüktü ki, Roma ve Bizans imparatorları,
Acem ve Habeş kralları, sırasıyle hepsi, bu şehri kendi arâzilerine
bağlama teşebbüslerinde bulunmuşlardı. Fakat, İslâmdan önce aldığı
ismiyle, Ümmül Kur'a (şehirlerin anası) denilen Mekke, hiçbir zaman
ecnebî işgâlinde kalmamıştır.
Mukaddes Kâbe'ye yapılacak
hizmetler Hz. İsmâil'in sülâlesinden olan Hz. Peygamberimiz'in soyunda
toplanmıştı.
Bu hizmetler şunlardır:
Sigâye, imâre, rifâde, sidâne, i'sar, emvâl-ı muhcere, nedve, hılf-ül'fudul,
liva', kıyâde. Bunların içinde sigâye, rifâde Huccâca, diğerleri
Kâbe'ye âitti.
1- Sigâye: Kâbe'yi
ziyârete gelen hacıların suyunu tedarik etmek, zemzem kuyusuna bakmak,
hacıları susuz bırakmamak vazîfesiydi. Bu vazîfe Hâşimoğullarının
uhdesinde idi.
2- İmâre: Kâbe'nin
bakım ve îmârını yapmak vazîfesiydi. Bu vazîfenin îfâsına her kabîle
iştirak ederdi ve bu vazîfenin idâresi Ben-i Hâşim uhdesinde idi.
3- Rifâde: Gelen hacıları
konuklatıp ağırlamak, onları barındırmak vazîfesiydi. Kureyş arasında
bu vazîfe Nevfeloğulları tarafından îfa olunuyordu.
4- Sidâne: Kâbe'nin
kilitlerini muhafaza etmek. Bu vazîfe İzaroğullarında idi.
5- İ'sar: Her iş için
fal oku çekmek ve neticesini söylemek işiydi. Bu vazîfe Ben-i Cumh'a
âit bir vazîfe idi.
6- Emvâl-ı Muhcere:
Kâbe için yapılan vakıflar ile meşgul olup onları yerine sarfetmek
vazîfesiydi. Bu vazîfe Sehimoğullarına âitti.
7- Nedve: Nedvedeki
toplantılara başkanlık etmek vazîfesiydi. Bu vazîfe Esedoğullarının
reîsine âitti. Kureyşliler, Kâbe yanında inşa edilmiş olan Dâru'nnedve
adlı binâda toplanırlar, ehemmiyetli işleri görüşüp kararlaştırırlardı.
Harp, sulh, ticâret kervanları tertibi, resmî törenler ve nikah
akitleri burada yapılırdı.
8- Hılfü'l-Fudul: Fadıllar
anlaşması, adâlet tevzîine nezâretle, zulüm ve fesâdın önüne geçmek
için kararlaştırılmış bir kurulun alacağı kararlar. Bu kurul, Abdullah
ibn-i Cüdâ'nın başkanlığında toplanırdı. Bir defasında onaltı yaşlarında
iken, Peygamber Efendimiz de toplantıda bulunmuştu.
Bu mevzûda daha sonra
Rasûlü Ekrem buyuruyor ki: "Abdullah ibn-i Cüdâ'nın evinde
bir hılfe (bir ittifâka) şâhit oldum. Onun aynı için bugün de dâvet
olunsam, bu dâvete icâbet ederim."
Bu toplantıda, Yemenli
bir tüccarın malını alıp parasını vermeyen Mekkeli müşrik As ibn-i
Vâil'e, borcu ödettirilmiş, bu zulüm önlenmiş ve bâ'demâ, böyle
zâlimliklere meydan verilmeyeceğine karar alınmıştı.
9- Liva': Bayraktarlık
vazîfesiydi. Harp zamanlarında bayrağı taşıyan vazîfeliler bulunurdu.
10- Kıyâde: Kumandanlık.
Harp ve ticaret seferlerinde kafilenin başında kumandanlık edip
onlara istikamet vermek. Bu vazîfe Ümeyyeoğullarının elindeydi.
Fihriste
Dön
Zemzem, Hz. Hacer'in
Kâbe-i Muazzama'nın yanında susuzluktan kıvranmakta olan oğlu İsmâil
için, su aramak maksadıyle defalarca Safâ ile Merve tepesi arasında
koşup, çâresizlik içinde etrafına bakındığı bir zamanda, Kâbe'nin
hemen yanından Allâhü Teâlâ'nın ihsân ettiği mübârek bir sudur.
Hz.Hâcer, birbirine yakın Safâ ve Merve tepeleri arasında su aramak
maksadıyle yedi defa koşmuş ve en sonunda, bir kuşun ayağının pençesi
ve kanadıyle yeri kazdığını, oradan suyun çıktığını görmüş, koşarak
gelip, suyun akıp gitmemesi için önüne bent (gölet) yapmış ve bu
sudan kırbasını doldurarak oğluna içirmiştir.
İşte bu su bildiğimiz
Zemzemi şerif olup, Mevlâmız kuşu vâsıta kılmak suretiyle lütfu
İlahi olarak bu şifalı suyu müminlere ihsan buyurmuştur.
Zemzem ayakta, kıbleye
dönülüp, Salavât-ı Şerîfe okunarak ve niyet edilerek içilir.
Hz.Peygamberimiz; "Zemzem
ne için içilirse onadır" buyurmuşlardır.
Meselâ, bir insan karnı
aç olsa da doymak niyetiyle içse doyar, susuz olsa da susuzluğum
geçsin diye niyet ederek içse susuzluğu gider. En güzeli, «bütün
dertlerime şifâ olsun, bana feyiz ve nur olsun diye niyet ederek
içilmesidir.»
Vaktiyle Cürhüm kabîlesinden
Mudad, Mekke'ye düşman saldırınca, kaçarken Kâbe'nin bütün hazînelerini
Zemzem kuyusuna atmış, kuyunun üstünü de toprak seviyesinde tesviye
ederek, belirsiz bir hâle getirmişti. Nice yıllar sonra, Rasulüllah
Efendimiz'in dedeleri Abdulmuttalib gördüğü bir rü'ya ile Zemzem'i
açıp meydana çıkardı, temizledi. İçinden zırhlar, kılıçlar ve altundan
geyik heykelleri çıktı. Kuyu temizlenince eskisi gibi bol bol su
kaynamağa başladı. Abdulmuttalib'in bu hizmeti çok makbûle geçti.
Kâbe'nin, Araplar ve
kutsiyetini takdir edebilen herkes yanında müstesnâ bir ehemmiyeti
vardı. Kurulduğu zamandan beri uzaktan yakından pek çok insan, O'nu
ziyârete gelirdi. Bu sebeple, Mekke şehri, insanların toplandığı,
kaynaştığı mühim bir ziyâret yeri, ayrıca mühim bir ticâret merkeziydi.
Bunu bir türlü çekemeyen, Yemen'i müstemleke edinmiş olan Habeşistan
kralı Ebrehe, San'a'da [2] büyük bir binâ yaptırdı ve etrafa
haberler göndererek; "Bu insanlar niye gidip Arapların Kâbe'sini
ziyâret ediyorlar? Buraya gelsinler, benim binâmı ziyâret etsinler,
hem ben gelenleri burada yedirip içirip, gâyet güzel ağırlayacağım"
dedi. Onun bu hareketi Araplar'ın, bilhâssa Kureyş'in çok ağırına
gitti. İçlerinden birkaç kişi Ebrehe'nin binâsına geldiler.
Ebrehe onlara, -kendi
mukaddes binâlarını bırakarak bana geldiler diye- çok hürmet gösterdi.
Yedirdi, içirdi, o gece o binâda müsâfir etti. Fakat onlar geceleyin
kalkıp, binâyı kirletip, kırıp döküp gittiler.
Sabahleyin durumu gören
Ebrehe kudurdu. Gidip onların Kâbe'sini yıkacağım diye karar verdi.
O günün zırhlı vâsıtası yerine geçen fillerden kurulu muazzam bir
ordu hazırladı. En büyük filinin adı Mamud idi. Kâbe'nin görüldüğü
Cebel-i Kubeys'e (Kubeys dağına) kadar geldi. Dinlenmek için orada
konakladı. Bu esnada, orada otlamakta olan Peygamber Efendimiz'in
dedesi Abdulmuttalib'e âit ikiyüz deveye el koydu.
Bunun üzerine Ebrehe'nin
yanına gelen Abdulmuttalib; "Burada otlamakta olan develerimi
aşırmışsınız, onları istemeğe, almağa geldim, develerimi verin"
dedi.
Ebrehe; "Demek
benden sadece develerini istiyorsun, ben de Kâbe hakkında bana ricâda
bulunacaksın sanmıştım" dedi.
Bunun üzerine Abdulmuttalib,
ona; "Evet, ben develerin sâhibiyim, develerimi isterim.
Kâbe-i Muazzama'ya gelince, O'nun sâhibi Hz.Allah'dır. O bilir Kâbe'sini
korumasını." dedi.
Bu söz Ebrehe'nin vücudunda
büyük bir titreme husûle getirdi ve hemen develeri verdi.
Abdulmuttalib develerini
alıp Mekke'ye dönünce Kâbe'ye geldi. Beyt-i Şerîf-in siyah örtüsüne
sarılarak ağladı. Allâh'a yalvardı: "Yâ Rabbî! Bizim elimizde
o azgın Ebrehe'ye karşı koyacak güç yok, Kâbe'nin sâhibi Sensin,
Beyt-i Şerîf'ini Sen koru yâ Rabbî!" diye duâ etti.
Ebrehe, konakladığı
yerden ordusunu kaldırdı. Önde en büyük fil olan Mamud ve develeri
Kâbe'ye doğru zorluyor, fakat Mamud ve develer yere çöküyorlar,
bir türlü o tarafa gitmiyorlardı. Şam, Yemen, Irak cihetlerine döndürülünce
hemen yürüyor, Kâbe'ye yöneltilince çöküyor, bir adım dahi atmıyorlardı.
Ebrehe, ordusunu Kâbe'ye
saldırtmağa zorlarken, Cenâb-u Hakk serçeye benzer bölük bölük kuşlar
halketti. Onları sürüler halinde Ebrehe'nin ordusu üzerine sevketti.
Kuşlar, ayaklarında taşıdıkları, kırmızı çamurdan yapılmış, ateşte
pişirilmiş, kime atılacaksa üzerlerinde ismi yazılı, nohut tanesi
gibi taşları atı atıverdiler. Bu taşlar, Ebrehe ordusunun hepsinin
tepesinden girdi, iç organlarını tahrip ederek, aşağısından çıktı.
Hepsi de ölü ölüverdiler. Cenâb-u Hakk, Ebrehe'nin ordusunu yenmiş
ekin tarlasına döndürüverdi.
Hâdiseyi gören Ebrehe
kaçtı, sarayına geldi. Olanları oradaki adamlarına anlattı. Topal
bir kuş da onu tâkibediyordu. O da taşını attı. Ebrehe de orada
öldü.
Bu hâdise Peygamber
Efendimiz'in doğumundan 50 veya 55 gün evvel vâki oldu.
|