Şeyh Fethullah Verkanisî k.s.

Şeyh Fethullah Verkanisî k.s.

Şeyh Fethullah hazretleri, “Âdâb” kitabında da belirttiği gibi tasavvuf terbiyesini ihlâsı elde etmenin vasıtası olarak görür, bunun için de ruhsat ve bid’atlerden kaçınarak Şeriat-ı Muhammediyye’ye uymak ve kalpten gafleti uzaklaştırmak gerektiğini söylerdi. Ona göre Nakşibendî tarikatı Sünnet’e ittiba ile gafletten kaçınmaktan ibaretti.

Edep şahı

Aslen Mardinli olan ve Hz. Ömer r.a.’in neslinden gelen ailesi önce Siirt’in Baykan ilçesine, sonra da bu ilçeye bağlı Verkanis köyüne yerleştiği için Verkanisî nisbesiyle anılan Şeyh Fethullah hazretleri, ilim tahsiline erken yaşlarda başladı. Varlıklı bir aileye mensup olmasına rağmen ticarete değil, ilme meyletmişti. O dönem yaşadığı çevredeki hemen her yerleşim merkezinde bulunan medreselere devam ederek zâhir ilimlerini öğrendi. Son derece zeki ve azimli bir talebeydi. Hadis, tefsir, fıkıh ilimlerinde temel kaynak sayılan bütün kitapları ezberlemiş, bu ilimlerde her soruya cevap verebilen bir alim olmuştu.

Medrese tahsilini tamamladıktan sonra aldığı icazetle genç bir müderris olarak Muş’un Bulanık ilçesine bağlı, şimdiki adı Esenlik olan Abri köyünün medresesine tayin edildi. Eskiden beri tasavvufa ilgi duyardı. Bu ilgi müderris olduktan sonra da artarak devam etti. Zâhir ilimlerinde ilerledikçe bâtın ilmini bir mürşid-i kâmile bağlanmadan öğrenemeyeceğini anlıyordu. Böylece bir mürşid-i kâmile bağlanma arzusuyla arayış içine girdi. Etrafta olup bitenlere dikkat kesiliyor, konuşulanlara kulak veriyor ve hemen herkesin Gavs-ı Hizanî’den bahsettiğini duyuyordu.

Nasibini ararken

Bir ara Gavs-ı Hizanî Seyyid Sıbgatullah Arvasî hazretlerinin Bitlis’e geldiğini, birkaç gündür orada kaldığını öğrendi. Şeyh Fethullah’ın annesi Bitlis’te oturuyordu. Bu saliha hanım Bitlis’e gelen her Allah dostunu muhakkak ziyaret ederdi. Hem annesini görmek, hem de Gavs-ı Hizanî hakkında ondan bilgi almak için Abri’den Bitlis’e geldi. Validesinin elini öper öpmez, “Anacığım, Hizan Şeyhi buraya gelmiş, onu ziyaret ettin mi?” diye sordu. Evet, annesi bu büyük zatı ziyaret etmiş, şimdiye kadar sohbetine katıldığı diğer şeyhlere nazaran ondan daha çok etkilenmişti. Halbuki Gavs-ı Hizanî uzun uzun konuşmamış, sadece “Kim ne biliyorsa, bildiği kadarıyla da olsa amel etsin.” buyurmuştu. Ama bu söz annesini değiştirmeye yetmiş, onu sünnetlere titizlikle riayet eder hale getirmişti.

Fethullah Verkanisî Abri’ye döndükten sonra yalnızca Gavs-ı Hizanî’yi düşünür oldu. Kendi kendine “Aradığım mürşid-i kâmil, bir cümlesiyle insanların halini değiştiren bu zat olmalı.” diyordu. Ona ulaşmak için fırsat kollamaya başladı.

Medresedeki talebelik yıllarından tanıdığı ve Gavs’ın bağlılarından olan bir arkadaşının Seyyid Sıbgatullah hazretlerini ziyaret edeceği haberini aldı. Onunla beraber gitmek istediyse de arkadaşı, Gavs-ı Hizanî’nin hasta olduğunu, vasiyet etmek üzere yalnızca talebelerini çağırdığını söyleyerek Fethullah Verkanisî’yi götürmedi. Fakat ona Gavs’ın halifesi Abdurrahman Tağî’den bahsetti. Abdurrahman Tağî’nin ismini kendisi de duymuştu. Ancak Gavs-ı Hizanî’ye bağlanmayı düşünürken onun henüz irşada bile başlamamış olan halifesine gitmek hususunda tereddüt ediyordu. Bir zaman daha işi oluruna bırakmayı uygun gördü. Yolu Abri’ye düşen yahut yakın köy ve kasabalardan geçen mürşitleri ziyaret ediyor, onların sohbetlerine katılıyor, bir işaret bekliyordu.

İşaret geliyor

Beklediği işaret, Seyyid Tahâ-yı Hakkarî’nin halifelerinden Şeyh Muhammed Küfrevî hazretlerini ziyarette, onun bir sohbeti esnasında geldi. Şeyhi dinlerken birden bir istiğrak hali ile gözleri kapanmış, kendinden geçmişti. Uykuyla uyanıklık arasında kıyametin koptuğunu, insanların dehşet içinde oradan oraya koşuştuklarını gördü. Şeyh Küfrevî o kargaşa içinde elinden tutmuş, kendisine cennete giden yolu tarif ediyordu. Gözlerini açınca bunun manevi bir hal yahut rüya olduğunu anladı. Bu sırada Küfrevî hazretleri ona döndü, hiçbir şey sormadan, “Abdurrahman Tağî’ye git!” buyurdu. “Abdurrahman Tağî’ye git ve gördüklerini ona anlat!”

Daha sonra gördüğü rüyalarda da aynı işareti alınca yola düştü. Abdurrahman Tağî hazretlerinin huzuruna gelerek tabi oldu. Abdurrahman Tağî, Gavs-ı Hizanî’den emaneti devralıp Nurşin’de irşat halkasını kurunca, üzerine titreyediği bu talebesine kısa zamanda seyr ü sülûkunu tamamlatarak hilafet verdi. Onun Fethullah Verkanisî’ye gösterdiği özel ilgi, bir mektubunda da belirttiği gibi sadece kendi tasarrufu değildi. Yolun büyükleri böyle ilham etmişler, gelecekte emaneti yükleneceği bildirilen bu gence daha fazla özen göstermesini istemişlerdi. Abdurrahman Tağî hazretleri de Sâdât silsilesiyle gelen manevi feyz ve marifeti öncelikle onun göğsüne aktarmıştı. Kızı Tayyibe Hanım’ı bu halifesiyle evlendirmiş, oğlu Muhammed Ziyaüddin’i yetiştirmek üzere ona havale etmişti. Vefatından hemen önce de bütün bağlılarını Şeyh Fethullah Verkanisî’ye ısmarlamıştı.

Şeyh Fethullah irşat faaliyetinde bulunduğu her yerde müderrisliğinin etkisiyle zâhir ilimlerini de öğretti. Sofilerin özellikle fıkıh öğrenmelerine çok önem veriyordu. Seyda-i Tağî’nin vefatından sonra epey bir müddet Nurşin dergâhında kaldı. Muhammed Ziyaüddin’i yetiştirip ona, “Sana verebileceğim her şeyi verdim. Artık babanın makamına geç ve irşada başla.” diyerek Nurşin’den ayrıldı. Önce Pirnaşin köyüne taşıdı dergâhını, ömrünün sonlarına doğru da Bitlis’e yerleşti.

‘Âdâp’ kitabı

İrşada başladığı ilk yıllarda mürşidi Seyda-i Tağî’nin emri üzerine köy köy dolaşan Şeyh Fethullah Verkanisî, gittiği her yerde tasavvuf zannedilen bid’atlerle karşılaşıyordu. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da tasavvuf anlayışı ve usulleri çoğalmış, tarikatler yaygınlaşmış, fakat bu durum bir seviye kaybını beraberinde getirmişti. Bölgenin aşiret ağırlıklı yapısı ve aşiretler arasındaki düşmanlıklar sebebiyle, tasavvufî tercihler zaman zaman çatışmalara gerekçe olarak gösteriliyordu. Tarikatlerin çoğalarak sıradanlaşması, sofilerin âdâba aykırı tutum ve davranışlarını neredeyse normalleştirmişti.

Seyda-i Tağî de bu durumdan şikayetçiydi. Bazı sohbetlerinde Şeyh Fethullah’a döner, “Keşke Kur’an ve Sünnet ölçülerini esas alarak tasavvufu ve sofilerin yanlış anladığı konuları anlatan bir kitap yazsan…” temennisinde bulunurdu. Şeyh Fethullah kendisinin de fark ettiği bu ihtiyaca cevap vermek üzere oğlu Şeyh Alaeddin Farukî hazretlerini görevlendirdi. Alaeddin Farukî, babasının yaptığı sohbetlerden notlar alarak, yazdığı mektuplardan faydalanarak, “Âdâb-ı Fethullah” adı verilen bir risale derledi. Abdurrahman Tağî hazretleri, incelemesi için kendisine sunulan bu risaleyi okumuş ve “Eğer bu kitabı ben yazsaydım, belki bir iki kelime değişikliği ile aynısı olurdu.” buyurmuştur.

Zaten rabıta gibi, zikir gibi yolun amelleriyle ilgili bahisler hariç, kitabın ağırlığını teşkil eden âdâp kısmını Seyda-i Tağî hazretleri “El-Hadikatü’n-Nediyye ve’l-Behçetü’l-Hâlidiyye” adlı bir eserden daha önce kendisine okutmuştu. Şeyh Muhammed b. Süleyman el-Bağdadî’nin yazdığı ve Halidîliğin temel kaynaklarından sayılan bu eserde anlatılan edepler, “Âdab-ı Fethullah”ta daha anlaşılır hale getirilmiş, müridin mürşidi karşısında, diğer müritlerin yanında ve toplum içinde nasıl davranması gerektiği maddeler halinde sıralanmıştı.

Sofilerin babası

Şeyh Fethullah hazretleri, “Âdâb” kitabında da belirttiği gibi tasavvuf terbiyesini ihlâsı elde etmenin vasıtası olarak görür, bunun için de ruhsat ve bid’atlerden kaçınarak Şeriat-ı Muhammediyye’ye uymak ve kalpten gafleti uzaklaştırmak gerektiğini söylerdi. Ona göre Nakşibendî tarikatı Sünnet’e ittiba ile gafletten kaçınmaktan ibaretti. Seyda-i Tağî’nin vefatından sonra on üç yıl süren irşat hayatı boyunca bağlılarına bunun nasıl yapılacağını öğretti. Gittiği her yerde edep üzerinde çok duruyor, âdâba riayet etmeden yol alınamayacağını hatırlatıyordu. O da yolun diğer büyükleri gibi istikametin önemine dikkat çekerek insanları keşif ve keramet arayışından uzak tutmaya çalıştı. Bu konuda “Şeriata uymayan keşiflere zaten itibar edilmez. Sahih olmaları halinde de bunlar üzerine hüküm bina edilemez.” buyururdu.

Ömrünün son aylarında vefat edeceğini sezmişti. Bir yandan ahiret yolculuğu için hazırlıklarını yapıyor, diğer yandan hastalığının verdiği ızdırapları dindirmek için siyer okuyordu. Hz. Peygamber s.a.v.’in muhabbeti bütün dertlerini unutturuyordu ona. Bu sebeple İmam-ı Kastalânî’nin, Efendimiz s.a.v.’in hayatı ve şahsiyetine dair meşhur eseri “Mevâhibü’l-Ledünniyye” ile meşgul oluyordu.

Son zamanlarında vasiyet için oğullarını yanına çağırdı. Onların ağlayıp üzüldüğünü görünce:

– Ağlamayınız! Allah Teâla hastalığıma şifa verirse babanız benim. Eğer şifa bulamazsam, babanız Muhammed Ziyaüddin’dir, buyurdu.

Böylece onları mürşidinin evladı, kendisinin de hem talebesi hem halifesi olan Muhammed Ziyaüddin hazretlerine emanet etti. Oğullarına manevi nispetin maddi babalıktan önce geldiğini daha evvel öğretmişti. Sık sık onlara Bilal-i Habeşî r.a. ve Selman-ı Farisî r.a. hazretlerinin manevi yakınlıkla Ehl-i Beyt’ten sayıldığını, Peygamber s.a.v.’in amcası olan Ebu Talib’in ise Ehl-i Beyt’in dışında kaldığını anlatırdı. Kendisi de hayatı boyunca bağlılarını evladı gibi bildi. 1899’da Bitlis’te Hakk’a yürüdüğünde arkasında Ehl-i Beyt çizgisinde yürüyen on binlerce evlat bırakmıştı. Bundan sonra onlar da Muhammed Ziyaüddin hazretlerinin kılavuzluğunda aynı çizgide yürümeye devam edeceklerdi.

Ali Yurtgezen – Semerkand Dergisi, Kasım 2013.





YORUMLAR

  1. Allah ondan razı olsun ve rahmet eylesın ınsaallah bızlerıde sefaatınden mahrum bırakmasın insaallah….Selam ve dua ile….

Yorum yapın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>