Yolun Edepleri

Yolumuzu Aydınlatan Kandiller: On Bir Esas

Yolu Rasul-i Zişan s.a.v. gibi, Sahabe-i Kiram gibi yürüyen Sâdât, peşlerinden gelenlere iz bırakmak, takipçilerinin kolay yürümesini temin etmek için kandiller yakıp, koymuşlar güzergâh üzerine.

Yolumuzu aydınlatan bu kandillere kimi “on bir esas” demiş, kimi “kelimât-ı kudsiyye”.

Hâce Abdülhalik Gücdüvanî k.s. ve Şâh-ı Nakşibend k.s. hazretlerinin, ışığını Hızır a.s.’ın taliminden, ledün ilminden devşirip yolumuza diktikleri bu kandiller neyi, nasıl aydınlatıyor, bir kere daha hatırlayalım.

Hûş der-Dem
Her nefesin farkında olmak

Nefes alıp vererek yaşarız ve irademiz dışındaki bu tabii halin çoğu zaman farkında bile olmayız. Hûş der-dem prensibi, böyle bir gafletten sakındırmak için, alıp verdiğimiz her nefesin farkında olmamızı istiyor bizden. Nakşibendiyye’de hûş der-dem, yani nefesi muhafaza, nefesin hakkına riayet yahut nefesten haberdar olma, yol almanın esası sayılmıştır.

Peki nefesin farkında olmak ne demektir ve bu farkındalık nasıl sağlanacaktır?

Cenab-ı Hak, sayılı nefeslerle geçici bir müddet hayat sürmesi için dünyaya gönderdiği insandan, canlı cansız bütün mahlukatın zikir korosundaki tevhide katılmasını istemektedir. Nefeslerimiz bize en geniş anlamıyla “zikir” için bahşedilmiştir. “İnsanın her an her yerde Allah’ı hatırlaması, emir ve yasaklarına riayetle hep O’nun rızasını gözetmesi, Bezm-i Elest’teki sözüne sadık kalması” anlamına zikir mükellefiyeti, kitap ve peygamberler aracılığıyla izah buyurulduktan başka, alıp verdiğimiz her nefeste de sürekli hatırlatılmaktadır.

Büyükler, “Allah” kelimesinin başındaki elif ve lâm harflerinin belirtme takısı (harf-i tarif) olduğunu, sonundaki “güzel he” ile Allah Tealâ’nın zat isminin kastedildiğini söylerler. Onlara göre “Hû” zamirinin aslı da, nefes alıp verirken çıkardığımız “h” sesi de lafza-i celâlin sonundaki “he”dir. Bu demektir ki, kainattaki bütün varlıklar gibi insan da kendisi farkında olmasa bile her nefeste Allah’ı zikretmektedir.

İşte insanın aldığı nefesin farkında olması, öncelikle nefesindeki zikrullahın farkında olmasıdır. Nefesinden gafil olanlar, uykuda sayıklayanlar gibi, ilahi ikram eseri bu zikrin varlığından ve mesajından haberdar olamazlar. Zira bir ses yahut söz, zikredileni hatırlatıyorsa zikirdir. Şu halde nefesin farkında olmak; nefeslerimizin sayılı olduğunun, bunları veriliş maksadına uygun sarf etmek gerektiğinin, her soluktaki zikrin bize neyi hatırlatmak için irademiz dışında tekrarlandığının farkında olmaktır.

Böyle bir farkındalık niçin yaşadığımızı bilmeyi, her nefeste Allah’ı hatırlamayı, tek nefeslik bir anda dahi Allah’tan gafil olmamayı ve dünya hayatını bu hal üzere sürdürmeyi gerektirir. Bu nedenle yolun büyükleri hûş der-dem’i “Her nefeste, hatta iki nefes aralığında bile Allah’tan gafil olmamaya çaba göstererek huzuru muhafaza etmek” diye tanımlamışlardır.

Hûş der-dem’deki farkındalık, nefesteki zikrullahı kalbe söyletmekle hâsıl olur ki aynı zamanda “Hayy” tecellisine mazhariyettir. Aldığı nefesten gafil olanlar, yahut nefeslerini ilahî maksat haricinde telef eyleyenler, yaşıyor görünseler de ölüdürler. Gerçekten diri olmak, kalbin diri olmasıyla mümkündür. Kalp ise Hayy tecellisiyle dirilir ve böyle kalplerin sahipleri Allah’ın her yerde hâzır ve nâzır olduğunu, her daim O’nun huzurunda bulunduklarını bildiklerinden gaflete düşmezler. Huzur hali, Allah Tealâ ile birlikte olmayı ifade ettiği kadar bir ruh dinginliğini, kalp veya gönül sükunetini de anlatır. Çünkü Ra’d suresinin 28. ayetinde buyurulduğu gibi; “Kalpler ancak Allah’ın zikriyle itminan (huzur ve sükun) bulur.”

Hûş der-dem’deki farkındalıkla kalbin zikrullaha alışması güzel sona da sebeptir. Çünkü Gavs-ı Sâni k.s. hazretlerinin buyurduğu gibi, ölüm sarhoşluğu halinde akıl baştan gitse bile, kalp ne söylüyorsa dil onu söyleyecektir.

Nefeslerin gafletsiz alınıp verilmesi elbette zor iştir. Bu hususta gayret ve ısrar gerekir. İnsanlık hali ile bazen gaflete düşüldüğünde ümitsizliğe kapılıp gayretten vazgeçmemeli, “estağfirullah” niyazıyla bağışlanma istenmelidir. Sâdât, tevbe ve istiğfar ile boşa giden nefeslerin kurtarılabileceğini haber vermişlerdir.

Nazar ber-Kadem
Bakışını kendi adımlarına yöneltmek

Yürürken gözlerin kendi ayaklarında olması, kişinin bakışını ve dikkatini kendi adımlarına yöneltmesi anlamına gelen nazar ber-kadem, özellikle yolun başındakiler için uyulması gereken zahirî ve bâtınî bazı edepleri ifade eder.

Önüne, yere veya ayaklarına bakarak yürümenin istenmesi, dikkat ve ilginin dış dünya üzerine toplanmaması içindir. Çünkü etrafa bakmak, çevre ile lüzumundan fazla ilgilenmek kalbi olumsuz etkiler, Allah’ın zikrinden alıkoyar. Görülen her suret, dikkatin yöneltildiği dünyevî her iş ve olgu kalbi perdeler. Perdelenen kalp ilahî tecellilerden mahrum kalır, huzur ve sükununu yitirir, dil ile yapılan zikre iştirak edemez.

Halbuki Allah’ı kalp ile yahut kalpten anmak esastır. Zikir kalpten olmayınca en temel kulluk vazifeleri bile ağır gelir insana. Sürekli sağa sola takılan göz, tecessüs hastalığının ve dünyaya meylin alâmetidir. Lüzumsuz, faydasız, hatta zararlı şeyleri de görür ve mutlaka masivanın ağına düşürür sahibini. Masivaya ilgi tefrikaya, yani kalbin dağılıp parçalanmasına yol açar ve tefrikanın olduğu yerde tevhit olmaz. Nazar, nazar edilen şeydeki zulmeti kalbe aktarır. Hele de bu, Rasulullah s.a.v.’in “İblis’in zehirli oklarından bir ok” diye nitelediği, harama yönelmiş bir nazarsa, kalbin ölümü bile söz konusudur.

İşte bütün bu tehlikelere karşı nazar ber-kadem, kalbi muhafaza için nazarı, dolayısıyla dikkat ve ilgiyi dış dünyadan kesmenin zahirdeki yöntemi, yürürken gözleri ayaklarımıza sabitlemektir.

Nazar ber-kadem Hz. Peygamber s.a.v.’in yürüyüşünün de tarifidir aynı zamanda. Zira Âlemlerin Efendisi, vücudunun üst kısmını ve başlarını hafifçe öne eğerek, gözleri yere bakar halde tevazu ile ama seri adımlarla yürürdü. Sağa sola bakmaz, bir tarafa bakması gerektiğinde o tarafa bütün vücuduyla dönerlerdi. Nazar ber-kadem esası bu yönüyle, yolu Rasul-i Ekrem s.a.v. gibi yürüme çabasının, Sünnet’e uyma hassasiyetinin gereğidir. Kaldı ki yol madem ancak O’nun izlerini takiple kat edilebilmektedir, dikkatin adımlara yöneltilmesi, bu izleri gözetme titizliğinin de nişanesidir. Zira adımımızı nereye attığımıza bakmayınca, bastığımız izler O’nun mudur, değil midir, anlama imkânımız yoktur.

Yürürken atılan adımlara dikkat, yol alma niyet ve çabasındaki samimiyetin de gereğidir. Bu dikkat, seyr ü sülûk denilen manevî yolculukta mürşidin talimatına harfiyen uymak şeklinde tezahür eder. Tökezleyerek düşmek, yoldan çıkmak, yanlış istikamete sapmak tehlikesine karşı tedbirdir.

Nazar ber-kadem nihayet bir tevazu eğitimidir. Dik ve böbürlenerek yürümek nasıl kibir eseri ise, ayakların ucuna bakarak yürümek de tevazu eseridir. Kişi başlangıçta alçakgönüllü değilse bile, nazar ber-kadem ile zamanla tevazu sahibi olur denilmiştir.

Sefer der-Vatan:
Dünyada sefer halinde olmak

İnsanın macerası bir seyr ü seferden, bir yolculuktan ibaret. Allah’tan geldik, yine O’na döneceğiz. Dünya denilen ikâmet vatanından, er veya geç aslî vatana, yani ahiret yurduna göçeceğiz bir gün. Allah’ın huzuruna ölümle, mecburi bir gidişle, yüzümüz yerde, zilletle ve gönülsüz dönmek de var; ölmeden evvel muhabbetle koşarak, izzetle ve gönüllü dönmek de…

Sefer der-vatan bu ikinci yolculuğun, dünyada iken Allah’a muhabbetle dönüş yolculuğunun esaslarını belirleyerek, bizi hem zahirde hem bâtında kutlu bir hicrete davet ediyor. Gönlün, Zariyat suresinin 50. ayetindeki “Allah’a koşun!” davetine icabetle, ecel kapıyı çalmadan, yegane Dost’a kavuşmak üzere yola koyulmasıdır bu hicret. Her hicret gibi daha iyiye, daha güzele doğru sürekli yol almayı, bizi yavaşlatan ağırlıkları terk etmeyi gerektirir.

Sefer der-vatan, tasavvufta seyr ü sülûk denilen ve insanın iç dünyasında gerçekleşen manevî bir yolculuktur. Bütün yolculuklar gibi bunun da kendine mahsus menzilleri, makamları vardır. Her menzil veya makam belli bir hali zaruri kılar. Haliniz yoksa yürüyemez, yol alamazsınız. Başlangıçta bir yürüme kararlılığının olması şarttır meselâ. Bu kararlılık samimi bir tevbe ve kalbi Allah’a döndürmek anlamına “inabe” ile hasıl olur. Sonra kalbin tasfiyesi, yani saflaştırılması gelir. Kalp, dünya hırsından, günah kirinden, gafletten; mal, mülk, makam, itibar sevgisinden arındırılarak zühd elde edilir. Sıra, nefsin tezkiyesinde; kibir, benlik, gösteriş, cehalet gibi kötü sıfatlarından kurtarılmasındadır. Güzel ahlâkla, takva ile artık beşerî sıfatlardan melekî sıfatlara, halktan Hakk’a, mülk aleminden melekût alemine, ilm’el-yakîn mertebesinden ayn’el-yakîn mertebesine sefer mümkündür. Nihayet kalp müşahede halinde ihsan mertebesine ulaşacak, her yerde ve her şeyde Allah’ı görecek, “huzur”a erecektir. İnsan böyle bir manevi yolculuğu tek başına gerçekleştiremez. Doğruyu yanlışı bilen, tasfiye ve tezkiye usulünden anlayan bir mürebbiye, bir mürşide, bir rehbere ihtiyacı vardır. Bu nedenledir ki sefer der-vatan esası, önce bir mürşid-i kâmili arayıp bulmak için zahirî anlamda bir sefer olarak düşünülmelidir. Mürşid-i kâmilin bulunduğu beldeye sefer etmek, mürşidin nazarından istifadenin, manevî nasibimizi arama sorumluluğunun ve Lokman suresinin 15. ayetindeki  “Bana yönelenlerin yoluna tabi ol!” buyruğunun icabıdır. Mutlaka o beldeye yerleşmeyi gerektirmez. Aslolan mürşidin beldesinde değil, terbiyesi dairesinde ikamettir.

Hz. Peygamber s.a.v.’in, “Gerçek muhacir, Allah Tealâ’nın yasakladığı haram işlerden kaçınan kimsedir.” hadisi, hicret yolculuğunun illa bir beldeyi terk edip diğerine yönelmek suretiyle yapılmayacağını da anlatır. Kötülüğe, günaha teşvik eden bir ortamı, çevreyi veya arkadaş grubunu terk edip iyilerin meclisine katılmak da bir hicrettir. Sefer der-vatan’la kastedilen hicrette, kötülükten iyiliğe doğru yol almak esastır. Her halükârda bir mücahededir. Temenni ile yetinmemeye, tembellikten kaçınmaya, arayışa, salih amel ve ibadete davettir.

Halvet der-Encümen
Halk içindeyken de Hak ile olmak

Kişinin halktan uzaklaşarak tek başına bir tenhaya çekilip yahut bir yere kapanıp zikir, dua ve ibadetle meşgul olmasına “halvet” denir. Bazı tarikatlarda kalbi tasfiye ve nefsi tezkiye metodudur. Nakşibendilikte toplumdan uzaklaşma tarzında bir halvet yoktur. Şâh-ı Nakşibend k.s. hazretleri, “Halktan uzaklaşmakta şöhret, şöhrette afet vardır. Hayır cemiyette, cemiyet ise yakınlıktadır. Bizim yolumuzun esası yakınlıktır/sohbettir.” buyurmuştur.

Elbette cemiyet içinde olmak veya yakınlık, halveti de, halvetteki zikir halini de terki gerektirmez. Nitekim halvet der-encümen, “insanın bedenen halk arasında, işinde gücünde iken kalben onlardan ayrı, yalnız ve sadece Allah Tealâ ile olması” demektir. Elin kârda, gönlün yarda olmasıdır. Bu esasla halvetin zahirde değil bâtında yaşanması, kalbin halvetgâh kılınması istenmektedir.

Büyükler, halk içindeyken de Hak ile olabilmek, tasavvuf terbiyesinden geçmiş kâmil müminlerin  halidir, derler. Tasavvuf terbiyesinde kemâl alameti keramet değil, halkın arasına girip onlarla ülfet ettiği, maişetini kendi kazandığı halde bir an bile Allah’tan gafil olmamaktır. Böyleleri Âl-i İmran suresinin 191. ayetinde “…ayakta, otururken, yanları üzeri yatarken Allah’ı zikreden gerçek akıl sahipleri” olarak övülmüş, Nur suresinin 37. ayetinde ise “ne bir ticaret ne de bir alışverişin onları Allah’ı zikretmekten ve ibadetlerden alıkoyamayacağı” haber verilmiştir.

Böyle bir mazhariyete kavuşmak için yola yeni girenler de halvet der-encümen esasına uymaya çalışmalıdır. Bu çaba zamanla devamlı bir zikir halini kazandıracağı gibi, edebi, insanlara rahmet ve adaletle muamele etmeyi de kazandıracaktır. Çünkü kalbini zikrullahla meşgul edenler çarşı pazara çıktıklarında, en kalabalık ve gürültülü bir ortamda dahi ya hiçbir şey işitmeyecek ya da her sesi zikir olarak algılayacaktır. Kalpte Allah varsa, muamelemizi O’nun ölçüleri belirleyecek, ilahî emirlere uygun hareket edilecektir.

Halk içinde bulunmak ve gönle almamak kaydıyla zâhirle meşguliyet, dünyadan el etek çekmemek, başkalarına yük olmadan elimizin emeğiyle geçinmek, kendi ihtiyaçlarımızı kendimiz görmek, örneklik ve tebliğ ile insanlara hizmet edebilmek için şarttır. Bütün bunlar Allah’ı zikretmeye mani olmamalıdır. Zira halk içindeyken de Hak ile olanlar, Bakara suresinin 115. ayetinde buyurulduğu gibi “her nereye dönüp yönelseler Allah’ın vechinin (zatının) orada olduğunu” fark edecekler, bir an bile O’nu anmaktan geri durmayacaklardır.

Zahirde halk, bâtında Hak ile olma prensibi, kalbi zahire karşı perdelemeyi, sırrı gizlemeyi de gerektirir. Bu yolda şöhret ve övünme tehlikesine karşı bâtında yaşanan manevi zevkler söz ile dışa vurulmaz; hali, farklılığı yahut mensubiyeti yansıtacak özel kıyafetler tercih edilmez, halktan biri gibi görünmeye gayret edilir.

Yâd-kerd
Daima Allah’ı hatırlamak  

Yâd-kerd, özelliği olan bazı zikirlerle, Allah’ın her an hatırlanması, O’nun varlığının kalbe yerleştirilmesi ve kalıcı bir tefekkür haline getirilmesi usulüdür. Tasavvuf lisanında müritlere vazife olarak verilen, lafzı, sayısı, zamanı, adap ve erkânı belli özel zikirlere “vird” denir. Vird, kalbin tasfiyesi, kalp aynasının kir ve pasından arındırılarak ilahî tecellilere mazhar olabilecek bir safvete kavuşması için çekilir. Nitekim virdini aksatmadan, usulünce çekenler müşahede makamına ulaşırlar.

“Yâd etmek, hatıra getirmek” anlamına yâd-kerd ile Allah lafza-i celâlinin tesbih edildiği kalp veya letâif zikirleri yanında daha ziyade kelime-i tevhit yahut nefy ü ispat zikri kastedilir. Sayı bakımından çokluğu ve sürekliliği ile huzur halini devamlı kılmak için ehlince telkin ve tavsiye edilen bu zikirlerin kendine mahsus usulleri vardır. Usul ve şartlarına riayet ederek çekilmesi halinde kalp hanesi mamur olacak, Hakk’ın tecellisine uygun hale gelecektir. Evrâdın (virdlerin) sayıca çokluğu zikir alışkanlığını kazandırırken, usulü de kalbi saflaştırıp temizlemektedir. Meselâ kelime-i tevhidi, yani “lâ ilâhe illallah” lafzını, nefesi tutarak kalbe söyletmek suretiyle yapılan nefy ü ispat zikri böyledir. Kelime-i tevhidin “lâ ilâhe” (başkaca hiçbir ilah yoktur) kısmına “nefy”; “illallah” (ancak Allah vardır) kısmına ise “ispat” denir. Bu zikir çekilirken zâkir (zikreden) nefesini göbeğinin altına hapsedip tutar, gözlerini ve ağzını kapatır, dilini damağına yapıştırıp kıpırdatmaz. İç sesiyle “lâ” derken, göbek altında tutulan nefesle birlikte kalbindeki bütün sahte mabutları, kiri, pası, masivayı da yukarı doğru çeker; “ilâhe” ile sağ omuz hizasından dışarı atar. Sonra “illallah” ile nefesini şiddetle vurur gibi boşalan kalbine indirir. Böylece hem kalbin tasfiyesi, hem de oraya ilah olarak yalnızca Allah’ın varlığının sabitlenmesi gerçekleştirilmiş olur.

Yad-kerd, zikrullahın usulü ve çeşidinden ziyade sıklığını, çokluğunu yahut devamlılığını ifade eder. Fakat devamlılıktan netice alınması, usule uymaya bağlıdır. Bu nedenle yâd-kerd esasını, zikirde usule riayetsizlikten, zikre ara verip devamlılığını aksatmaktan, virdi ihmalden kaçınmak şeklinde de anlamak mümkündür. Zikirde ısrar ederek kalbini beytullah kılan kişi her an Allah Tealâ ile olmanın huzurunu yaşayacak, Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanacaktır. Zikrullahın tekrar edile edile kalbe yerleştiğinin, kalbin beytullah kılındığının alâmeti, kişinin bütün aza ve amelleriyle, bütün zerreleriyle her daim zikir halinde olmasıdır. Çünkü dervişin fikri ne ise zâhire yansıyan zikri de odur.

Bâz-geşt
Allah’a dönmek

“Geri dönmek, bir şeyi yeniden aramaya çıkmak” anlamındaki “bâzgeşt” ile, zikir esnasında belirli bir sayıdan sonra, “İlâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî” cümlesinin söylenmesi kastedilir. “Ey Rabbim! Benim yegâne maksadım sensin ve talep ettiğim tek şey sadece senin rızandır.” mealindeki bu Arapça cümle, kalp ve letaif zikirlerinde çekilen her yüz lafza-i celâl tesbihinden sonra, nefy ü ispat zikrinde ise iki nefes aralığında dil ile söylenir. Maksat, zikir halinde iken kalbe gelen ve havâtır denilen duygu ya da düşüncelerden yüz çevirmek, bunların kalpte yer etmesine fırsat vermemektir. Havatır olumlu bile olsa, kalbe Allah’tan gayrısını almak anlamına geldiğinden zikri zedeler, tesirsiz kılar. Şu halde bâz-geşt, zâkirin zikirdeki niyetini şu veya bu sebeple kaybetme ihtimaline karşı yeniden hatırlatma, bozulan iştikametini düzeltme usul ve imkânıdır.

“İlâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî” cümlesinin nefy ve ispat zikrinde iki nefes arasını zayi etmemek, kelime-i tevhidin anlamını güçlendirip kalbe tevhit sırrını yerleştirmek yahut zikredilen varlık hakkında derinlemesine tefekküre dalmak için söylendiğine dair izahlar da sonuçta zikirdeki istikametin tashih edilmiş olmasına bağlıdır. Zikir esnasında belli sayıdaki tesbihten sonra zikirdeki maksat ve matlubun dil ile ikrarı, gaflet yahut kaymalardan korunmak için yeniden en baştaki doğru istikameti hatırlama çabasıdır ve bu yüzden de “geri dönmek, tekrar ve yeniden başlamak” anlamına “bâz-geşt” diye adlandırılmıştır. Bu çaba da her hususta olduğu gibi ancak Cenab-ı Hakk’ın yardımıyla semere verecektir. Dolayısıyla bâz-geşt aslında kalbimizde zikrullahtan başka bir şey bırakmaması yahut yeniden istikamet bulmamızı ihsan etmesi için Allah Tealâ’ya ilticadır. “İlâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî” cümlesi bir irade beyanı olduğu kadar bir niyazdır da. Öte yandan hiç kimse sırf kendi gayretiyle Allah’ı, O’nun şanına layık bir zikirle zikredemez. Hakiki zikre Yüce Allah’ı yine Allah ile birlikte zikretme makamında ulaşılabilir ki, bunun için de Cenab-ı Mevlâ’ya dönmek, O’nunla olmak şarttır. Kısaca zâkir, kendini zikrullahtan alıkoyan etkenlerden korunmak, zikrullaha devam için yardım istemek veya Hakk’ı Hak ile zikredebilmek için “İlâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî” diyerek hem zikir iradesini yenilemeli hem de beş vakit namazda olduğu gibi tekrar tekrar Allah’a yönelip O’nun rahmetine sığınmalıdır. Yolun başında olanların bâz-geşt ile istikamet ve irade beyanına rağmen zikrullahı kalbe söyletmekte sıkıntı yaşasalar bile, mürşidi taklitle zikri sürdürmeleri tavsiye edilmiştir. Taklit zamanla tahkike dönüşecektir.

Nigâh-dâşt
Teveccühü gözetmek

Tasavvuf terbiyesinde maksat, usulüne uygun yapılan devamlı zikirle kalbi beytullah kılmaktır. Bu nedenle zikrullahtaki feyiz ve devamlılığı korumaya yönelik esaslar konmuştur. Bunlardan biri olan “nigâh-dâşt”, masivaya yönelmemesi için bakışımızı, yani ilgi ve teveccühümüzü kontrol altında tutmak demektir. Zikri zedeleyecek ölçüde bir ilgi veya meşguliyet, sonuçta kalbe sirayet edeceğine göre nigâh-dâşt’ı, “Allah’tan gayrısına yönelmesi ihtimaline karşı teyakkuz halinde bulunup kalbi masivadan korumak” şeklinde de anlamak mümkündür.

Masivayı kalbe sokmamanın ilk şartı, Allah’tan gayrı ne varsa bunların hiçbirini kalbin semtine uğratmamaktır. Nefse hoş gelen, göz alıcı şeylere itibar etmemek, dünya ile lüzumundan fazla meşgul olmamaktır. Bakışımızı dışa değil kendi içimize yöneltmektir. Elbette kişi kalbi masivadan korumak için kalbinin kapısını da dikkatle beklemeli, Allah’tan başka hiçbir varlığın, hiçbir düşünce ve hatıranın kalbe girmesine izin vermemelidir. Fakat bu daha sonra düşünülecek bir tedbir olmalı, öncelikle kalbin huzurunu bozabilecek yönelişlerden kaçınmaya çalışmalıdır. Bunun için hariçte bir şey sık sık kalbi meşgul ediyorsa o şeyden kurtulmanın çaresi aranmalıdır. Tasavvuf yoluna giren bazı varlıklı kimselerin mal mülklerini vakfetmeleri bu çarelerden biridir mesela. Yahut eski dervişlerin bir lokma bir hırka tercihi ile sıradan işlere talip olması, çoğu zaman insanlardan itibar görme duygusundan kurtulma arayışının sonucudur.

Şüphesiz ki dünyanın bin bir türlü hali vardır ve üzülmek, kederlenmek, sevinmek, telaşlanmak, dünyevî bir beklentiye girmek bazen kaçınılmaz olmaktadır. Böyle durumlarda dünyanın geçiciliğini, bir rüyadan ibaret olduğunu, imtihanımızı, ahiret yurdunun ebediliğini, zikrin anlamını düşünüp bu duyguların kalbimizde hiç değilse kalıcı hale gelmesine müsaade etmemelidir. Yine de asıl olan dünyalık meselelerin kalbe hiç sokulmamasıdır. Büyükler, kısa sürelerle de olsa kalbi sadece Allah’a hasrederek zikretmeyi denemenin ve bu denemelerde ısrarın, böyle bir mazhariyete kavuşturabileceğini söylemişlerdir.

Bütün bu tedbirlere, dikkate ve kalp murakabesine rağmen, yabancı bir duygu veya düşüncenin kalbe girmesine mani olunamamışsa, bâz-geşt esasıyla bunun orada karar kılmamasına çaba gösterilmelidir.

Yâd-daşt
Zikir halini korumak

Allah’ı zikretmek, O’nun esma ve sıfatlarını, anlamlarını içselleştirmeden, sesli veya sessiz söylemekten ibaret değildir. Zikirde önemli olan hatırlamaktır. Hatırlamak ise bir bilinç halidir. Öyleyse Allah’ı zikretmek, O’nun varlığının ve uluhiyetinin bilincinde olmaktır. Bu bilinç de Allah’ın rızasını ve ölçülerini gözetmeyi gerektirir. İlahî ölçüler hayatımızdaki her alanı düzenlediğine göre, hatırlamanın devamlı olması gerekir aynı zamanda. Zikir; Allah Tealâ’nın yegâne ilah olarak kalbe yerleştirilmesi, sürekli orada kalması ve insanın bütün davranışlarına yön vermesi için, tasavvufun hem metodu hem de hedefidir. Fakat hedefe bir kere varmak hep orada kalınacağını garanti etmez. Zirvede tutunabilmek için de çaba gerekir ki bu çabanın adı “yâd-daşt”tır.

Yâd-daşt, zikrullahı, zikirle beytullah kılınan kalbi, ihsan mertebesini, huzur halini muhafazaya çalışmak demektir. Muhafaza edilmesi istenen kemal noktasına ulaşmak da bu zirvede kalıcı olmak da diğer esaslara her zaman uymayı gerektirir. Yani kelimat-ı kudsiyyede bir öncelik sonralık sıralaması yahut sebep sonuç ilişkisi yok;  bir iç içelik vardır. Bu durum, Nakşibendiyye’de sonda yaşanacak olan, başlangıca yerleştirildiği için böyledir. Esaslara aynı anda uyulması keyfiyeti, daha en başta sâliki huzura erdirebilir. Fakat öte yandan bu esaslardan birinin ihmali, huzur halinin kaybına ve yeniden aranmasına da sebep olur.

Yâd-daşt, gelip geçici olmayan, sürekli bir huzur halini de ifade edebilir. Ancak, her an her yerde Hakk’ı müşahade etme, Allah’ı asla unutmama, zikrin meydana getirdiği manevi uyanıklığı devamlı yaşama hâli olan bu huzur, vuslat alametidir ve Nakşibendiyye yolunun büyük velilerine, kâmil mürşitlere mahsustur.

Vukûf-i Zamânî
Zamana vâkıf olmak

Zaman, her an biraz daha eriyip tükenen ömür sermayemizdir bizim. Vukûf-i zamanî, yani zamana vâkıf olmak yahut zaman bilinci, öncelikle zamanın asla geri getirilemeyecek şekilde akıp gittiğinin farkında olmaktır. Bu farkındalık hızla eriyen zamanı değerlendirmeyi, boşa geçirmemeyi gerektirir.

Zaman sermayesi ömür müddetimizdir ve her nimet gibi Cenab-ı Hakk’a kulluk etmemiz için verilmiştir. Dolayısıyla zamanı değerlendirmek, ömrün her anını Allah’tan gafil olmadan, kulluk görevlerimizi aksatmadan, zikirle, hep huzur halinde yaşamaya çalışmak demektir. Bu çaba, içinde bulunulan ana teksif edilmelidir. Geçmiş, şöyle veya böyle geçip gitmiştir. Gelecek ise henüz elde değildir ve yaşanacağına dair garantimiz de yoktur. Öyleyse “keşke”lerle, “sonra yaparım”larla içinde bulunulan anı heba etmemek gerekmektedir. Gün bugün, saat bu saattir.

Ancak şimdi yaşanılan anı, yapılması gereken en hayırlı amelle doldurmamız, zikrullahla geçirmemiz halinde zamana vâkıf olmaktan söz edilebilir. Geçmiş ve geleceğe takılmadan anı değerlendirmek, özellikle geçmişi umursamamak anlamına gelmez. Vukûf-i zamanî, içinde bulunulan “şimdi”yi kaybetmemek için geçmişin muhasebesini ister. Bu muhasebe ya tövbeye ya da şükre sevk eder insanı. Gafletle, günahla geçirilen zamanlar için pişmanlık ve tövbe; huzurla, zikirle, salih amelle geçirilen zamanlar için ise şükür gerekir.

Bu gereklilik, dediğimiz gibi geçmişe takılıp kalarak anı ihmalin değil, tam aksine anı kurtarmanın şartıdır. Çünkü pişman olunmayan gaflet, tevbe edilmeyen günah, mutlaka sonraki anı etkileyip karartır. Samimi bir pişmanlığın alameti geçmişe takılıp hayıflanmak değil, aynı yanlışlara düşmeden halihazırı doğru yaşamaktır. Şükürsüzlük ise amelle mağrur olmanın alametidir. Geçmişten şükür yerine taşınan kendini beğenmişlik ve gurur da “şimdi”yi perdeler, huzura mani olur.

Vakit, tasavvuf terbiyesi esnasında yaşanan hallerin kabıdır aynı zamanda. Bu nedenle vukûf-i zamanî hale vakıf olmak ve o halin gereğine göre hareket etmek şeklinde de anlaşılır. Denilir ki, “Sâlik kabz halinde istiğfara, bast halinde şükre yönelmelidir. Vukûf-i zamanî, bu iki hale riayettir”.

Vukûf-i Adedî
Zikirde sayıya riayet etmek

Müride vazife olarak zikir verilirken, bunun ne zaman, ne kadar, nasıl çekileceği; bâz-geşt’ten önceki veya habs-i nefesteki sayısı, hangi miktarda artırılacağı da belirlenir. Vukûf-i adedî, salikin zikrini yaparken bütün usul şartlarıyla beraber belirlenen sayılara da uyması demektir.

Zikrin usul veya şekil şartları arasındaki vukûf-i adedî, namazdaki tadil-i erkân gibidir. Dikkati ve disiplini sağlamak suretiyle zikrin feyzini artırır. Maksat sayı saymak değil, bir düzen ve ciddiyet içinde zikrullahın bilincinde olmaktır.

Gavs-ı Sânî k.s., zikirde sayıya riayeti, doktorun yazdığı ilâcı dozuna dikkat ederek almaya benzetir. Bir hastalığın tedavisi için ehlince verilen bir ilacı, zamanında ve düzenli kullanmamak nasıl fayda sağlamazsa, dozuna uygun almamak da fayda sağlamaz. Hatta hastanın kendi kafasına göre ilacını azaltması veya çoğaltması ona zarar bile verebilir. Özellikle çok zikrederek bir an önce yol alacağım diye, belirlenmiş sayı disiplinini ihlalden sakınmalıdır. Zikrin çok yapılması değil, gafletsiz yapılması önemlidir. Ancak gafletsiz yapılan zikirden zevk alınır. Bu zevk haline ulaşılmadan zikri kendiliğinden, külfetle, zoraki çoğaltmanın faydası olmaz.

Usul şartları yalnızca şekille ilgili değildir. Bunlarda sadece yolun büyüklerinin bildiği sır veya hikmetler de vardır. Nitekim zikirde sayıya riayetin ledün ilmine götüren kapı olduğu, kalbi zikrullahtan alıkoyan havatırı sildiği söylenmiştir.

Vukûf-i Kalbî
Kalbin hallerini bilmek

Zikirden maksat kalbi sahibine, yani Allah Tealâ’ya tahsis ederek oraya başkasının girmesine izin vermemektir. Zikirle arındırılmış bir kalp, ilahî tecellilere mazhar olmuş parlak bir ayna gibi, sâlike esma ve sıfatlarıyla sadece Allah’ın varlığını müşahede ettirir. Fakat kalp için bir kere gerçekleşince sonuna kadar hep böyle devam edecek bir hal değildir bu. Çünkü kalbin her an değişmeye müsait bir karakteri vardır. Kalbe, halden hale geçtiği, inkılab eylediği için kalp denilmiştir zaten. Kapısı açıktır; oradan kim ya da ne girerse onunla ünsiyet eder.

Kalp aynası çabuk toz kapar. Vukûf-i kalbî, bu özelliğinden dolayı kalbi sürekli murakabe altında tutmak, onun hallerini gözetmek demektir. Kalbin kapısında uyanık durmak, gönül beklemektir. Bunun için bilhassa hafi (gizli) zikirde iki nefes arasında ve her yüz adet tesbihattan sonra dikkati kalbe yöneltip zikrullahın kalp ile yapılıp yapılmadığı, kalpte hasıl olan hal ve tesir kontrol edilir. Ancak böyle bir dikkat ile zikir esnasında kalbe Allah’tan gayrısının girmesine mani olunabilir veya zikrullahı zedeleyen havatırı fark edip kalpten uzaklaştırma imkanı bulunabilir. Aksi halde safiyeti bozulan, bulanan kalbin müşahedesi belirsizleşecek, itminanı kaybolacak, huzuru kaçacaktır.

Vukuf-i kalbî, nefsin türlü bahaneler üretip kalbin bu hallerini dikkatimizden kaçırma gayreti karşısında kalbimizle yüzleşme çabasıdır. Kalp, böyle bir çaba ile her çeşit alaka, fikir, hayal veya duygudan soyutlanmayınca Allah’ı layıkıyla zikredemez.

Vukuf-i kalbî, yani zikrin maksadına uygun bir hal üzere karar kılıp kılmadığını anlamak için kalbe teveccüh, namazda kıbleye yönelmek gibidir. Namazın sıhhati için nasıl Kâbe’yi bilmek ve o istikamete yönelmek gerekiyorsa, zâkir de kalbinin beytullah olduğunu bilmek ve kalbine yönelmek zorundadır. Kalp, tıpkı Kâbe gibi içindeki putlar temizlenerek beytullah olur. Kalbe teveccüh, beytullaha put sokmamak, varsa çıkarıp atmak, orasını her daim tertemiz, pırıl pırıl tutmak içindir.

Kaynak: Ahmet Nafiz YAŞAR, kaleme aldı, Semerkand Dergisi  151. sayısında yayınlandı.