Dünyayı Âhiret İle Dengelemek Esastır

Dünyayı Âhiret İle Dengelemek Esastır

Dünyayı âhiret mihenginde yaşayabilmeyi dert edinmiş insanlarla dostluk kurmak, aynı sosyal çevrede yaşamaya gayret etmek, dünya-âhiret dengesini kurabilmenin en kısa yoludur.

Dünya, kötülüklerin kaynağı mı? İnsanoğlunu aldatan, onu sıkıntıya sokan kötü ve yaklaşılmaması gereken bir varlık mı? Ölüm ve ötesi, insanın yok oluşu mu? Ölüm ve ötesini düşünmek, moral bozukluğunun bir sebebi mi? Ölüm ve ötesinin yani âhiretin yaşanmakta olan hayata etkisi var mı? Evet, nice sorular geliyor insanın aklına. İnsanoğlunun üçüncü bir vatanı yok; yaşadığı bu dünya ve gideceği âhiret. Bundan dolayı dünya ve âhiret, insanı yakından ilgilendiriyor.

Dünya, insanın ömrünü geçirdiği -alternatifi olmayan- mekân… “Allah’ın emaneti”ni yüklenmekten çekinen bu koca dünya, o emaneti yüklenen Âdem ve çocuklarının hizmetinde itaatkâr bir yaratık. Akraba, yakın arkadaş hiç kimsenin insanı kabul etmediği anda bile bağrını ona açan dost.

Bu dünya kime kötülük etmiş? Kime ihanet etmiş? Kimi arkadan vurmuş?

Eğer bu şikâyet, dünyada yaşanan hayattan ise bu hayatı yaşayan, insanın kendisi. O halde insan, dünyadan değil yaşadığı hayattan rahatsız.

 Dünya Hayatı Külfet mi Nimet mi?

Sıkıntısız, dertsiz ve meşakkatsiz dünya hayatı düşünülemez. İnançlı-inançsız, zengin-fakir, kültürlü-kültürsüz, köylü-şehirli hiçbir ayırım olmaksızın tüm insanlar için dünya hayatının az veya çok külfeti vardır. Aynı şekilde nimetleri de vardır. Dünya hayatı tamamen külfetlerle dolu olsaydı, nimet bilinemeyeceği için çekilen külfetin farkına bile varılamazdı. O halde dünya hayatının nimetleri de vardır.

Dünya hayatının külfetleri ve nimetleri, insanlara durumlarına göre dağıtılmış. Bunlardan peygamberlere, velîlere isabet ettiği gibi Firavun, Nemrûd ve Ebû Cehillere de isabet etmiştir.

Ölüm ile noktalanan dünya hayatını iman terazisinde tarttığımızda dünya hayatının, inananlar için nimet, inanmayanlar için tamamen külfet olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü ebedî hayatı kazanmak ve Allah’ın cemâli ile müşerref olmak, dünya hayatına bağlıdır; burada yaşanan hayattan geçmektedir. İnanmayanların ise ebedî mahrumiyetleri ve azapları buradaki hayat ile gerçekleşir. Çünkü, “Dünya, âhiretin tarlasıdır.”[1] Âhiretteki azap veya mükâfat, kesinlikle dünya hayatında yapılanların karşılığıdır.

Dünyanın kendisi, Allah katında bir oğlak ölüsünden bile daha değersiz[2] olduğu halde, ebedî mutluluğun kazanılabileceği tek yerdir. Değersiz olan bir şey, büyük değerlerin elde edilebilmesinin anahtarı haline Allah tarafından getirilmiştir. Bu konuda bazı âyetlerin meâllerini buraya almadan geçemeyeceğiz:

“Şüphesiz bu dünya hayatı geçici bir menfaatten ibarettir. Ama âhiret, gerçekten kalınacak yurttur.” Mü’min 40/39

 “Onlara dünya hayatının neye benzediğini söyle! Dünya hayatı, gökten indirdiğimiz bir suya benzer ki, onunla yeryüzünün bitkileri gelişip birbirine karışır ve sonunda rüzgârların savurup uçurduğu kuru bir çöp kırıntısı haline döner. Allah, her şeyi meydana getirmeye gücü yetendir. Mal ve oğullar dünya hayatının süsüdür. Ebedî kalacak iyi işler ise Rabb’inin katında hem sevapça daha hayırlı hem de ümit bağlamaya daha lâyıktır.” Kehf 18/45-46.

“Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlât sahibi olma isteğinden ibarettir. Tıpkı bir yağmur gibidir ki, bitirdiği ekin çiftçilerin hoşuna gider. Sonra kurur da sen onun sapsarı olduğunu görürsün; sonra da çer çöp olur. Âhirette ise çetin bir azap vardır. Yine orada Allah’ın mağfireti ve rızâsı vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir geçimlikten başka bir şey değildir.” Hadîd 57/20.

 “Ey insanlar! Allah’ın vaadi gerçektir, sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve aldatıcı (şeytan) da Allah hakkında sizi kandırmasın.” Fâtır 35/5.

Bir oyun, bir eğlence, boş bir iş, sadece övünme kaynağı şeklinde geçirilen dünya hayatı, insana külfet getirecektir. Buna karşılık Allah ve âhirete iman mihverinde yaşanacak olan aynı dünya hayatı, ebedî saadeti kazandıracağı için başlı başına nimet olacaktır.

“Dünya müminin zindanı, kâfirin de cennetidir”[3] mânasındaki hadisin, şöyle anlaşılmasının doğru olduğunu düşünüyoruz: Dünya, ölüm ötesi ikram edilecek nimetlere nazaran bir mümin için gerçekten zindan; kâfir için de ölüm ötesinde karşılaşacağı ıstıraplara göre gerçekten cennet sayılır.

Çare ne?

Günlük hayatın meşgaleleri, çevremizdeki insanlar, okuduğumuz ve seyrettiğimiz vasıtalar, hemen hemen her şey, yaşamak istediğimiz çizgiden bizi uzaklaştırıyor. Kendi halimizi beğenmiyoruz ve şaşkınlık içinde kalıyoruz. Âhirete inandığımızı söylüyoruz, fakat o inancın kendi hayatımızda hiçbir etkisini göremiyoruz. Çare ne?

Çare, dünyayı âhiret mihenginde yaşamak. Ölüm ve ötesi gerçeğini gözümüzün önünden ayırmamak. Bu öyle bir ilâçtır ki insanın gözüne, diline, eline, ayağına, gönlüne… düzen ve denge kazandırır; aşırılıkları ortadan kaldırır.

Hz. Peygamber’in (s.a.v) zâhiren meclisine girmemiz mümkün değil. Ama O’nun ahlâkı ve edebiyle edeplenmiş, âhireti hayatının bütün vechelerine miheng taşı gibi yerleştirmiş olan olgun müminlerle dostluk kurabiliriz. Bu dostluk, Hz. Peygamber (s.a.v) ile mânevî beraberliği de temin edecektir. Sahâbenin istisnasız ihtiyaç duyduğu bu beraberliğe, bu terbiye atmosferine, bizim ve zamanımızın insanının ne kadar ihtiyaç duyduğunu varın siz takdir edin.  (Kaynak: Fıkhın Aydınlığında İbadet ve Hayat, Semerkand Yayınları)



[1] İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, 11/230; Mübârekfûrî, Tuhfetü’l-Ahvezî, 6/151.

[2] Müslim, Zühd, 2.

[3] Müslim, Zühd, 1.





Yorum yapın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir